10 Ekim 2008 Cuma

ic deney

acılmışıtır, bekleriz.
www.icdeney.blogspot.com

8 Ekim 2008 Çarşamba

manhattan


sanırım ilk defa izlediğimde 16 yaşındaydım. sonra bir defa daha 2004 yazında bu filmi izlemiştim.
dört sene sonra bir kez daha izleme fırsatı buldum manhattan ı. yıllar önce izlediğiniz, önem verdiğiniz, özümsediğiniz bir eseri izlerken farkında olmadan kendinizi de yargılıyorsunuz-en azından benim için durum böyle-. evet, itiraf etmeliyim ki, filmi izlerken içgüdüsel olarak filmi beğenmeye meyilliydim.
ama öyle olmadı.
uzun uzun film eleştirisi yapmak istemiyorum. filme olan sempatimi kaybettiğim bir sahne var, ondan bahsedeceğim. allen sevdiği filmlerden, müziklerden, ressamlardan, yazarlardan bahsederken en sonunda tracy nin gülüşünü sevdiğini söyler ve tracy i durdurmak için onun apartmanına gider. her zaman yaşadığımız nesil için fazla romantik olduğumu söyler ve insanlarının edimlerini bu doğrultuda değerlendiririm. ama bu gerçekten sevimsiz bir sahne. bir kadının gülüşü herhangi bir eserden aldığın feyz, mutluluk, bilgiyle karşılaştıralabilir mi? bir kadının gülüşü post modern bir aydın için diğer sevdiği şeylerin yanındaki tamamlayıcı nesne midir? aşk böyle bir fikre indirgenebilir mi? ben hala bir kadının gülümsemesi için her şeyi bir kenara bırakabilirim. gülümsemesini özlediğin bir kadının varsa çok şanslısın jeremy, değerini bil.
kendi gelişimim açısından olayın ironik tarafı da eskiden izlediğimde beni mutlu eden sahnenin şimdi beni filmden soğutan sahne oluşudur. aslında woody nin gözlemleri bu filmde çok başarılı. karakterler çok iyi çizilmiş ve woody nin çaresizliği, çıkmazı filmde çok güzel ortaya konulmuş. woody insanlardan insan oldukları için nefret eder ama ortaya yeni bir şey koyamaz. kim koyabilir ki?
filmle ilgili ilginç bir bilgi ise aklımın bir köşesinde kalmış, ama tam olarak çıkartamıyorum. woody filmi çektikten sonra filmin yayınlanmasını istemez ve yapımcı şirkete yeni bir film çekmeyi önerir, şirket bunu kabul etmez, film vizyona girer ve woody nin en çok hasılat yapan filmi olur.
peki woody niçin filmi göstermek istemedi? bunu hatırlamıyorum. zamanında bunu okumuş ve woody e kızmışım sanırım, baksana hafızam hikayenin sadece bu kısmın hatırlıyor.
bunu bilen biri varsa yazsın lütfen.
pekala yine de bu filmi sizlere önerebilirim. interiors, annie hall ve manhattan birlikte izlenmeli.
manhatan yukardaki fotoğrafla anımsayacağım. galiba birçokları da benim yaptığımı yapıyor.

yeni blog

ortak bir yazım alanı olarak blog düşüncesi ilk olarak iki üç sene öncesi ilgimi çekmişti. bir sinema blogu yapmak istiyordu(k), ama gördüğün üzere böyle bir şey yok.
galiba bunu yapmak için fazla tembeldik. düzenli olarak film yorumlamak ürkütücü gelmişti.
bu fikir orada kaldı, daha sonra ise aylak zamanları yapmaya başladım. aylak zamanlara bir yazar alma düşüncesi ise ilk günden beri aklımdaydı. birçok kişiyi çağırdım, olumlu bir yanıt yoktu, üsteselesem kabul ederlerdi, ama bunun da anlamı yoktu. geçtiğimiz günlerde ise burak ı benimle birlikte yazması konusunda ikna ettim, eşzamanlı olarak ışıl da bana ne zaman beni bloguna alıyorsun sorusunu yöneltince bir blog acmaya karar verdim. aylakzamanlar bana kalsın istedim sanırım, nedenini tam olarak açıklayamayacağım.
işte öyle, yakında yazmaya başlayacağız, üç yazarımız olsa da sürekli güncellenen bir sayfa olacağını söylemek biraz komik kaçar, ihtiyatlı olmak da yarar var, canı isteyen yazacak jeremy, göreceksin zaten.
aylak zamanlara gelince. evet, buraya da devam edeceğim. tahmin edersin ki çok fazla yazmayacağım, ama sinema üzerine bir şeyler yazmak istersem aylak zamanlar a yazarım sanırım.
durumlar böyle.

30 Eylül 2008 Salı

tebrikler!!!!


gazete okumayınca insan gündemi takip edemiyor, çok güzel bir haberi bu yüzden üç gün gecikmeyle öğrendim.
efendim yeşim ustaoğlu nun yeni filmi pandoranın kutusu san sebastian film festivalinde en iyi film ödülünü almış, haberi okuyunca çok sevindim. toronto da gösterildiğini okumuştum filmin ama burada yarışacağını bilmiyordum, sessiz sedasız aldı getirdi ödülü yeşim abla.
eh bu ödül hakkında yorum yapmaya gerek yok. avrupa nın en önemli dördüncü film festivali dersem yanlış bir şey söylemiş sayılmam sanırım.
yaklaşık bir ay öncede yazmıştım, tekrarlıyorum, lütfen vizyona girdiğinde bu filme gitmeye çalışın. ilkbaharda gösterime gireceği söyleniyordu, son ödül bir değişiklik yaratır mı bilemeyeceğim.
hatta daha ilkbahara çok var, siz eski filmlerini-üç tane- bulup izlemeye çalışın, ben bugüne kadar hiçbir türk televizyonunda filmini görmemiştim ama fransız kanalı arte de filmini rastlamıştım.
burada işler böyle ne yazık ki. filmlerinin dvd si var mı bilmiyorum, kusura bakmayın, ilk filmi iz'i nerden bulabilirsiniz hiçbir fikrim yok ama son iki filmi güneşe yolculuk ve bulutları beklerken emule de mevcut. bu filmler usta işi bir elden çıkma başyapıtlar değiller ama düşünsene o kadar saçma şeyler yapıyoruz ki herhangi bir günde, bu filmlere de zaman ayırabilirsin sanırım.
ha bu arada, bir kez daha gördük ki aylak zamanlar flaş bir haberde anında güncellenen bir site.
görüşürüz jeremy.

bayram sabahı

evet aslında daha saatlar sıfır kırk beşi gösteriyor ama bayram sabahı sayılır diye düşünüyorum jeremy.
sabah camide iyi bir yer kapmak için sabahlamayı düşünüyorum da, sen ne yapacaksın acaba?
ha ha, ne yazık ki canım şu an yüzümdeki çarpık, hırt gülümsemeyi göremedim.
hiç camiye gittin mi jeremy veya nasıl desem ara sıra da olsa uğrar mısın?
kiliseleri çok severim. çok sakin ve aynı zamanda mimari çok güzel.
ha bu arada herkesin bayramı kutlu olsun.
bu bayram ablam hollanda da, peder bey memleket ziyaretinde, anlayacağın çok yalnızız.
melankolik bir sabah olabilir.
evet, en azından peder beyin plağa bağlayan konusmasıyla uyanmak zorunda kalmayacam.
ne diyordum?
bayram çocukları.
evet ben de çok severim onları.
lanet olsun küçükken hiç dolaşamazdım kapı kapı.
bunun için fazla temiz bir çocuktum sanırsam.
evet her neyse araya bir anı sıkıstırmalıyım bu noktada sanırım.
bekliyorsun insallah.
sürekli gecmisten bahseden insanları sıkıcı bulur musun?
onlara kızma, sadece lanet olası-amerikan filmi modundayım, bozma- hafızaları onlarla oyun oynuyor.
bilir misin bu saçmasapan hikayeleri hatırlayacağıma fransızıca konusmak isterdim.
neyse, bu sefer ki hikayem cok kısa.
bizim sınıftan-ilkokul- bir çocuk vardı, o da bayramda bizim eve gelip seker isteyen güruhdandı.
neyse bizim valide dandik seker mi vermis, kapıya mı çıkmamış, kovalamış mı onları, ne olmus bilemiyorum ama okulda bana siz çok cimrisiniz demişti.
ha ha.
hem kibirliydim, hem de cimri.
ve bayram cocukları mükemmel bir istihbarata sahiptirler ceremi.
aklın durur. en kalite cikolatayı mı ikram ettin, hepsi kapında.
lanet olsun, yüzlerine bakarken ilerde ne yapacaklarını tahmin etmek isterim ama bilemezsin.
düşünsene, her neyse.
bu gece oturduğu yerde hislenen lüzumsuzu oynamak istemiyorum.
bir de davulcular var.
insallah o gerizekalı sitelerden birinde oturmuyorsundur, senin için çok üzülürüm jeremy.
evet davulcular da çok pis kafa siker bayramda, peder bir kere bir ayar çekmişti ki, yıllar geçti hala unutamam.
aslanım babam benim. her zaman beni korur.
neyse bir şey var.
küçük beyoğlu diyorlar galiba.
emek in arkasındaki sokağa.
orayı yakmak istiyorum.
berbat bir yer.
birkaç ay sonra nevizade den beter olacak.
lanet olsun, hepsi birbirinin aynı gerizekalı hırdavatlar.
isletmeci olmak isterdim jeremy.
beyoğlundaki en klas mekan olmazdı, ama en azından birbirinden ayırt edebileceğin insanlar takılırdı.
ve biradan baska seyler de icmek isteyen.
portakal suyu için ama o boktan biraları içmeyin, ne olur, yalvarıyorum.
sinir bir durum.
bir hikaye daha anlatayım en iyisi.
peki her cümleden sonra enter tuşuna basmam hakkında ne düşünüyorsun?
çok klas olmasa gerek.
yılmaz özdil style.
her neyse bir arkadaşınıza onun tanımadığı birini anlatırken-bu kişi hakkında olumlu bir şey söyleme zorunluluğunu hisseden duyarlı kaltak stili- yakışıklı çocuk dersiniz veya zeki çocuk. bir de şey vardır, çok tatlı çocuk.
evet, hiçbir zaman çok tatlı çocuk diye adlandırılanlardan olmadım.
en azından böyle umuyorum.
lanet olsun biri hakkında çirkin demek bu kadar zor mu?
evet, biz türkler çirkin insanlarız. bu genel kabul görmesi gereken bir olgu. nedenini bilemeyeceğim, ama bu böyle.
her neyse bir kızla oturuyorduk. yeni tanışmıştık, sonra arkadaşımın işi çıkmıştı aniden az sonra gelecekti,allah belanı versin, benim kıza kur yapmam gerekiyordu sanırım ve bilirsin insanın her zaman aklına yeats dan falan dizeler gelmez.
bazen her şey yeterince karelidir ve bu kız sadece o karenin içinde fazladan bir nefesti.
her neyse, evet kız güzel değildi pek ve kabul ediyorum biraz toplucaydı-bu tanıma da bayılırım- ve ben en azından çok tatlıdır diye adlandırdıkları kızlardan değilsin demiştim.
tanrım nasıl bozulmuştu görmeliydin jeremy. hatta basta anlamadı, birkaç saniye sonra, yani önce anlaymaadığı bir şeye gülen aptak kız sırıtışı belirdi dudaklarında ve sonra.. çevresindeki herkesin sürekli aklından geçenlerden başka saçmalıkları kusmasının bedelini ben ödüyordum. lanet olsun, hiçbir suçum yoktu, sadece kelimeler afili değildi, ama yanlış bir şey dememiştim, ve işin boktan yanı o da bunun farkındaydı.
lanet olsun, güzel değilsin.
evet bu bir gerçek bunda uzlaşalım değil mi?
ama bunun sonrası da vardı.
benim için en azından.
hiçbir şey demedi ve sonra da kalktı gitti.
ve kadınlarla açık konuşmanın bir işe yaramadığını durumlardan birini bir kez daha gördüm.
sene 06.
öyle işte jeremy.
belki bir ara ben bir daha uğrarım, sen de yaz, bulusalım kücük beyoğlunda falan.
kendine iyi bak.

25 Eylül 2008 Perşembe

filmekimi


dün akşam itibariyle 2008-2009 bulantı sezonunu açtım, neyse ki sabah kendimi iyi hissediyordum, kalkıp bilet alayım dedim.
açıkçası perşembe sabahı insanların işleri güçleri olduğundan kuyruk olmaz diye düşünmüştüm, o yüzden hiç acelem yoktu, ama gördüm ki memleketimizdeki aylak sayısı azımsanacak sayıdaymış. heyhat, işler düşündüğüm gibi olmadı, sokğaın dışına taşan bir kuyrukla karşılaştım. sırada beklerken bir digitalizm albümü, ardından morphine, sonrasında the doors bitirdim, kulağım acıdı, kapattım, yarım saat sonra sıra geldi. ne kadar beklediğimi kestirebilirsin sanırım. önümdeki boğaziçi üniversitesi kütüphanesi damgalı yabancı-camus- yı bu sürede okudu, sanırım sonuna kadar da geldi. aslında sinir oldum, ama kimsenin işine karışmam bilirsin jeremy, boğaziçilileri kategorize etmek istemiyorum, ama ne yazık ki azımsanamayacak bir kesimi bu kitapları sadece okumuş olmak için okuyorlar, o karambolde o kitabı da anca bir boğaziçili okur diyorum ve rutin boğaziçi çemkirmemi bitirip film analizine geçiyorum.
öncelikle gittiklerim; bu sene pek canım filme gitmek istemiyor, altı bilet aldım, biraz bahsedelim onlardan.
frozen river: birkaç güzel yazı okumuştum sundance zamanı, o zamandan aklımda, bakalım artık, göreceğiz, courtney hunt filmin yönetmeniymiş, bu isim hakkında hiçbir şey bilmiyorum, araştırmadım da.
eve dönüş: winterberg abimiz en son sevgili vendi yi cekmişti yanılmıyorsam, dogma filmlerin hepsini izlemeye özen gösteriyorum, izle, izlet.
rüya: kim ki duk filmlerini filmekiminde izlemek bir alışkanlık oldu, sırf bunu bozmamak adına festivalde izleyeceğim, yoksa filmekimindeki kim ki duk seyircisi midemi bulandırıyor.
lorna nın sessizliği: eğer bir filmin yönetmeni dardenne lerse senaryosunu okumayı gerek bile duymadan filmi listeme alırım. düşününce böyle yönetmenler cok az, izle bence.
o horten: bent hamer a yumurta yı izlediğimden beri sempati duyarım. sonra bir iki film daha yapmış, izledim, sonra bukowski mevzusu, en son da bu film. cannes da yarısma hakkı kazanamamış, hamer sinemasını ilerletemiyor ne yazık ki, ama önce izleyelim, sonra konusalım.
limon ağacı: bu filmle ilgili hiçbir şey bilmiyorum. bu film festivaline iyi çalışamadım jeremy, ama böyle şeyler denemek gerek. hiçbir şey bilmiyorum film hakkında, ama iyi çıkabilir. yani şansını denemek gerek. hatırlar mısın bilmem, strokes un şarkısı vardı trying your luck. ya ne güzel şarkıdır hatırlar mısın, ben çok severdim.
evet bu filmler dışında birçok iyi film var. aslında merak ettiğim filmler yerine ikircikli kaldığım filmleri seçtim. bunları artık emule den alırız.
vicky cristina barcelona: bir filmde hem scarlette, hem de penelope cruz varsa o film izlenir. zaten biletleri tükendi, ek gösterim konuldu. filmi indireceğim de, birkaç dil var filmde, dublaj da benim kabusum, bakalım yapacağız bir şeyler.
gomorra: çok konuşuldu bu film, çok merak ediyorum, izlemelisin.
sınıf: merakla beklenen diğer bir film de sınıf, bir şekilde temin et.
tıkanma:chuk palahniuk’un bir kitabından uyarlama, kitabı okumadım, ama filmden önce okumayı umuyorum. senenin en ilgi çekici yapımlarından, aslında bu gala filmlerinin çoğu için aynı şeyleri söylebilirim.
diğer filmlere bakalım.
chelsea de rock: bu belgesel ismiyle bile dikkat çekmeyi başarıyor. bakalım, umarım iyi bir şeyler yapmışlardır. bir şey yazamıyorum, çünkü gerçekten hiçbir şey okumadım.
deniz kızı: bu filmin etiketi çok güzel. tanıtımdaki amelie göndermesi gösterimleri doldurmaya yeter. aslında ben de giderdim, ama kesin full yapar bu film.
küçük denizkızı ponyo: eh izlemezsen ayıp edersin.
cenova: winterbottom günümüz sinemasının en ilginç ismi. her filmi de izlenmeyi hakediyor. bir festivalde yarıştı mı film hatırlamıyorum, bu yönetmene dikkat et.
aynı zamanda wenders in ve leigh in filmi de var festivalde. genelde festivalde birkaç tane doldurma film olur, ama bu sene program gayet hoş olmuş, izleyelim jeremy.
yazıyı düzeltmeler için okudum; niye yazdım bunu, bir bok dememişim ki, ama yazdık bir kere, koyalım, kızma bana jeremy.



16 Eylül 2008 Salı

tatil kitabı


geçen hafta vizyona giren filmlerden bahsetmiştim, değerlendirmelerimize tatil kitabıyla başlayalım.
son dönem türk sinemasında taşra filmlerinin çok büyük bir yeri var, bunun ana nedeni yönetmenlerin çıkış noktalarının taşra olması ve kendi hikayelerini anlatmayı daha iyi becereceklerini düşünmeleri olsa gerek. mayıs sıkıntısı, karpuz kabuğundan gemiler yapmak, yumurta hep otobiyografik uzantıları olan filmler, tatil kitabı da bu yeni türün en son örneği sinemamızda.
tatil kitabı filminin saydığım diğer filmlerden en büyük farkı taşra ya olumsuz bakışında yatıyor. saydığım filmleri izlediyseniz bilirsiniz her ne kadar taşra bir çıkmaz yeri olsa da, aynı zamanda cezbeye sahip bir yer olarak gösterilir. tatil kitabı ise taşrayı tamamen olumsuz bir şekilde yansıtıyor. hatta yönetmen güzel bir kare göstermemeye özen göstermiş gibi geldi, filmin bize anlattığı şey taşranın insanın kaçması gereken , yaşamını heder edeceği bir yer olduğu.
hikaye bir karakterin üzerinden anlatılmıyor. bunun yerine teoman dört silifkeli erkeğin üzerinden adeta silifkeli bir erkeğin hikayesinin ayrı evrelerini eşzamanlı olarak anlatmış. çocukken yaz ayları büyüdkleri zaman babaları tarafından yaşayacakları baskının bir hazırlık evresidir, ergenken hayallerinizin peşinden gitmenize izin verilmez, orta yaşlarınızda idealleriniz örselenmiştir, tipik bir taşralı olmaktasınızdır-yeğenine parayı vermemesi güzel bir örnek- ve sonra ölürken bile 100 doları düşünürsünüz. alın size bir silifke portresi. filmin ilk sahnelerinde hikayenin basmakalıp diyaloglarla ilerlediğini düşünmüştüm, ama taşranın hikayesi bu, aynı karenin içersinde ilerliyor, çıkış yok-filmin yorumu- yönetmen benden çok daha iyi biliyor taşrayı, orjinal taşra karakterleri eğreti dururdu, bu sıradanlığı olumsuz yorumlamamak lazım.
taner birsel i görmek gerçekten hoştu, çocuk oyuncu da gayet iyiydi, zaten oyunculara yüklenen bir mizanseni yoktu filmin, hiçbir karakterin üstüne gitmiyor film, sadece baba hakkında olumlu konuşmak güç, gerçekten rahatsızlık veriyordu. hikayede hiçbir karakterin üstüne gitmiyor derken şunu demek istedim:sanki silifke insanlarının hayatına ayrı ayrı sahnelerde konuk oluyoruz . sahneler birbirine bağlanmak zorunda değil. otuz bir çeken asker, turistleri kesen çocuk, manisa ya gidip migros da çalışmak isteyen kasap çırağı, makina gibi çalışan işçiler, kocası ölürken kıskançlık krizi geçiren ve sabah programlarını izleyip kafasında yeni şeyler kuran ev hanımı, hepsinin hayatına bir sahne konuk oluyoruz ve sonra onları geride bırakıyoruz. kısa ve bir örgüye haiz olmayan sahneler, filmi böyle anlatabilirim sanırım.
gelelim seyfi teoman ın kamerasına. seyfi teoman ın kamerası birkaç sahne dışında hiç hareket etmiyor, hatta pan bile yapmıyor, hatta karakterleri gösterme derdi de yok, evlerin içine girmek bile istemiyor. yakın planlar hiç yok, çoğu sahne tek plan ve bazı sahnelerde kamera orada misafir olduğumuzu duyumsatıyor. görsel anlamda filmde tek bir güzel kare yok, bu da yönetmenin taşraya bakış açısıyla alakalı bence.
seyfi teoman simgelerle boğulmayan, müziğe yer vermeyen, taşraya son derece katı bir şekilde bakan, seyircinin sempatisini kazanma derdi olmayan bir film yapmış. bu filmle ilgili olarak menfi şunu söylersem haksızlık etmiş olmam sanırım: seyfi teoman ın karakterlerinin derinliği yok, kısacası film bir hikaye anlatmıyor. onun derdi bir hikaye anlatmak değil, bu film bir taşraya bakış izletisi ama onun yeteneklerini değerlendirmek de güç oluyor bu durumda. ama ilk filmlerde yönetmenlere yüklenmemek lazım, ilk filmler sadece ilerde yapabileceklerinin bir imidir. seyfi teoman la ilgili olarak en son şunu söyleyeceğim. kendisi boğaziçi çıkışlı ve bu film mithat alam film merkezinin desteğini arkasına almış bir yapım. mithat alam film merkezinin çıkardığı ilk önemli isim seyfi teoman, arkasının gelmesi türk sineması adına çok önem teşkil ediyor.