31 Aralık 2007 Pazartesi

yeni yıl mesajı

Adettendir ben de bir şey yazayım dedim.
Yeni yılda her şey istediğiniz gibi olur umarım. Ben dedim diye olacak değil ya, yazıyorum yine de. Yeni yılda nedensiz gülümsemeler yüzünüzden eksik olmasın. Nisan ayında umarım yeni birileriyle tanışma durumunuz olur. Hepsinden önemlisi dostlarınızla ve ailenizle aranız iyi olur, zor anlarınızda konuşmak isteyeceğiniz biri olur.
Tayland gazileri cenk, emir ve batuğ’ ya, zorunlu memuriyetini Ankara’da sürdüren sevgili Burak’a, nerede olduğunu bilmediğim-umarım okuyorsundur beni-, çok özlediğim sevgili dostum Birsen’e de selamlar. Burada olanlar kıskanmasın, onları zaten gördüm.
Hepinize iyi yıllar!

asaf halet çelebi

Doğumunun 100.yılında asaf halet çelebi’yi saygıyla anarak, haftanın alıntısını onun bir şirinden alıyorum.
Birçok şairi ve yazarı köşemde andım bu sene; bu blogda yapmayı en çok sevdiğim de bu. Sevdiğim şairleri bir şekilde hatırlamak ve hatırlatmak çok hoşuma gidiyor.

adimi unuttum
adi olmiyan yerlerde
ne in
ne cin
ne benî âdem

zamanlar içinde
kuslar uçuyor
kervanlar geçiyor
bir igne deliginden

çarsilar kuruluyor
saraylari oyuncak
insanlari karinca sehirler
zamanlari gördün mü
bir igne deliginden

adimi unuttum
adi olmayan yerlerde
geçip gidenlere bakarak

30 Aralık 2007 Pazar

aylakzamanlar

Aylakzamanlar ı açalı yaklaşık altı ay oldu, birkaç şey demek istiyorum sayfam hakkında. Aylak zamanlar her ne kadar altı ay önce açmış olsam da sizin de gördüğünüz üzere hala oturtamadığım bir sayfa oldu. Bundan sonra da bir düzene giremeyecek sanırım. Aslına bakarsak 2007 nin basında eski bir dostumla çok daha ciddi bir şey yapmayı düşünüyorduk, şartlar bizi ayırdı, bu iş yattı. Ben de aylakzamanlar ı üzerinde çok düşünmeden açtım. Aylakzamanlar için birçok şey düşünsem de sonra sadece o an aklıma gelenleri yazmaya başladım, bazı arkadaşlarımın da belirttiği üzere basite kaçtım. Onlar benden başka şeyler bekliyorlar, ben de istekliyim. Önümüzdeki birkaç ayda aylakzamanlar a düzenli olarak yazmayı devam edeceğim, ama haziran ayından sonra yazılar seyrekleşecek galiba. Bos zamanımı aldığım notlar üzerine yoğunlaşarak geçireceğim, inşallah her sey iyi olacak.
Aylakzamanlar da siz okuyucularımdan tek istediğim şey yorum yazmanız, sizin bunu yapmadığınızı görmek de beni üzüyor. Sayfanın tık sayılarına bakıyorum, giren var, ama yorumu olan ne yazık ki yok. blog yazmak bir paylaşım sonuçta, ama yeterince paylaştığımızı düşünmüyorum. Yani lütfen yazın.
Aylakzamanlar i acarken ne için açtığım kafamda muğlak olsa da ne için açmadığım kafamda netti. Burası daha önce de dediğim üzere kız tavlamak icin açılmış bir sayfa değil. Böyle şeyler dönüyor doğrudur, bu yüzden sayfaya bir resim koymaya bile çekindim. İlerleyen aylarla beraber meebo üzerinden yaptığım tek sağlıklı konuşma sonucu bizim okuldan çok kafa iki kişiyle tanımsa fırsatım oldu, açıkçası bloğum hiçbir şeye yaramadıysa da buna yaradı-selamlar efendim-. Bunun dışında birkaç kişiyle daha net üzerinde konusma fırsatım oldu, henüz sürekli bir iletişim kuramasak da tanımadığım insanlarla konuşmaya alıştım onlar sayesinde biraz. İletisim kurmak icin sayfaya koyduğum meebo ya pek uğramıyorum, unutuyorum. Bu meebo yazılanlarda kayboluyor sanrım, bana yazdım okudun mu diyenler oluyor-bu arada cağrıcıım, yavrum senin yazdıklarını okudum. Lütfen icip icip sayfamda varoluşsal çözümsüzlüklerini kusma-. ben de aylakzamanlar@gmail.com adresine bir msn actım, gmail talk indirdim, hepinizi beklerim. Saçmalamayan herkese kapım acık-tamam saçmalayanlara da açık-. Ayrıca sağ tarafa chatbox koyduk, oradan da ehe ehe tarzı konuşmalar yapacağımızı umuyorum.
Herkese selamlar.

selim

selim'in yazısı kafasının çok karışık olduğunu gösteriyor. kendiyle çeliştiği satırlarda acaba kendini mi buluyor arkadaşım?

Uyandığımda ellerim boşluğa uzandı. Bir kez daha yokladım, hayır yoktu.
Sevdiğiniz kadın uyandığınızda aklınıza gelen ilk şey ise onu görmelisiniz. Merve’yi görmeliydim.
Merve’yi en son iki ay önce Arda’yla beraber Tünel’de çay içerken görmüştüm. Merve’yle Arda arasında biz ayrıldıktan sonra bir şeyler olmuştu, bunu biliyordum. Bu kaçınılmaz bir sondu; yıllardır benden çok daha fazla birlikte zaman geçiriyorlardı baş başa. Bugüne kadar bu olmadıysa bunun tek sebebi bendim. Daha önce size bahsetmiştim; kimle yattığı beni pek ırgalamıyordu. Ama Arda farklıydı sonuçta. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz gibi düşünüyorduk üçümüzde. Üçümüz de bunu sadece kendi kendine söyleyebiliyordu. Bu durum beni çok üzüyordu. Üçümüzün de farkında olduğu, üçümüzü de rahatsız eden, üçümüzün de konuşmak istemesine rağmen asla konuşmayacağı bir durum. Unutmuş gibi yapıyorduk; ara sıra gerçekten unutuyorduk da. Biz arkadaştık, bu her şeyden önce geliyordu.
Arda’yla bunu konuşmadık. Merve’yle ne yaptığını ona sormadım, o da anlatmadı. Durduk yere benden kaçmaya başlamıştı, ben de gerizekalı değildim; ne olduğu ortadaydı. Sonra bir gün Deniz’in evinde onula karşılaştım. O rahatsızdı, suçluluk duyuyordu. Arda’ya bizim şarap paylaştığımızı hatırlattım, gerisi hikayeydi. O “anladı” ve sarıldı bana. Sonra gerçekten de eskisi gibi olduk. Bir farkla tabii… artık merve bizmle değildi.
Ben Merve’yle görüşmüyordum, Arda da görüşmüyordu bildiğim kadarıyla. O gün onu uzun bir süre sonra gördük. Biz biraz demlenip ardından da ıslak hamburger yemiştik. Sonra da tünel de mekanımızda çaylarımızı içiyorduk. Yanımızdan geçiyordu, bizi fark etmemişti. Ben bağırdım, bizim tarafımıza döndü. Suratı birden bembeyaz kesildi, elini nereye koyacağını bilemeyerek yanımıza geldi. İkimizinde kafası biraz iyi olduğu için biz rahattık. Sarıldık ona, eski bir dostu uzun süre sonra görmenin verdiği mutlulukla. Geçen bununla gidiyorduk muhabbetleri, gülüşmeler. O donuk bir ifadeyle bizi izliyordu. Beş dakika olamadan patladı. Nasıl bu kadar rahat oturuyorduk? Kendimize hiç mi saygımız yoktu?
Konuştu ve gitti. Üzülmüştüm ona, ama durumu abartıyordu. O hep bizi Jules et jim’deki aşk üçgeni görmek istedi. Oysa böyle güçlü bir aşk yoktu aramızda. Belki o aşkı arıyordu, ama bizi bağlayan asıl şey arkadaşlığımızdı ve bu aşktan çok kuvvetliydi.
Yine de benim tek bir kandım vardı ve o hala “Merve”ydi. Bulmalıydım onu; öncesi, sonrası yoktu bunun. Öyle bir an gelmişti ki, tek ihtiyacım ona sarılmaktı.
Pek de kendim de olmayarak yataktan sıyrıldım, üstümü giyindim, kendimi dışarı attım. Kafamı toparlamaya çalışıyordum, ama bir türlü kendime hakim olamıyordum. Aradım onu, telefonu kapalıydı. Saat yediye gelmişti, Galata Köprüsünün altında olacağını tahmin ettim ve tramvaya bindim.
Köprünün altındaki mekanlara deli daldım. Bir mekanda içeri girdiğimde, insanlar önce beni bir süzüyor, sonra kısa bir süre de ilgilerini benden uzaklaştırıyorlardı. Yoktu; oysa burada olmalıydı. Hissetmiştim.
Arda’yı aradım.
“Alo”
“Arda, Merve nerede?”
“Bilmem. Nerden bileyim.. Ne oluyor abi? Sesin hiç iyi gelmiyor.”
“Onu görmem lazım.”
“Selim nerdesin? Ben de geleyim, birlikte bakalım.”
“Bekleyemem.. İstiklal’e gidiyorum.”
“Selim, bekle beni. Ner-“
Kapattım. Arda’nın sesinde bir suçluluk hissettim. Merve konusu açılınca tedirgin olmuştu. Bir “nerden bileyim” deyişi vardı ki.. Arda ben seni suçlamam, sen de beni anlamayacaksan ben ne yaparım?
“Suçumuz insan olmak” demiş üstat. Öyle işte, ne kadar kötü huyları var insanların düşünsene. Arda bile tedirgin oluyor. “Nerden bileyim”
Karaköy’den hızla Tünel’e seğirttim. Günde iki paket içtiğime kimse inanmazdı beni görseler. Nefes nefese Tünel’e geldim, tramvay durağına baktım, orada da yoktu. Tek tek bakıyordum olabileceği yerlere, her seferinde biraz daha düşüyordum. İstiklal inanılmaz kalabalıktı. Yarın 31 Aralık’tı ve her yerde aptal aptal sırıtmaya bir gün önceden başlamış olan varlıklar vardı. Dükkanların vitrinin de sırıtan salaklar ve içeri giren salaklar. Hepsinden nefret ediyordum. Nasıl böyle mutlu olabiliyorlardı,, ben de öğrenmek istiyordum; bir türlü bulamıyordum. Nefretim bu sokoğa, bu vitrine, köşedeki kestaneciye, hepsineydi; ama tabii ki aslında kendimeydi.
Kendi bilincimden nefret ediyordum. Kurşunun daha yola çıkmadan bizi vuracağımı bildiğim için kendimden nefret ediyordum. Ben alçak, korkak, hiçbir işe yaramayan bir adamın tekiyim. Bunu bilmek, bunun farkında olmak, diğerlerinden beni farklı kılıyor; bazen bununla teselli buluyorum bile. Ama sadece bazen.. hep bir hayalim vardır. Bir yer olmalı benimde kendime uygun bir iş yapabileceğim, sevebileceğim insanların olduğu, akşam yattığımda huzurla uyuyabileceğim bir yer. Denemeden bilemezsin öyle değil mi? Gazetede şeftali kokan kasaba diyor. Ben şeftali kokan kasabaya gerçekten gitmek istedim. Düşündüm, ölçtüm, biçtim, karar aldım; ya da sadece kendimi kandırdım. Sonra otogara gittim ve binemeyip geri döndüm. İşte bu yüzden de kendimden nefret ediyorum. Tiksindiğim her şeyi geride bırakabilecek güce bile sahip olmadığım için kendimden nefret ediyorum. Belki Merve olsaydı.. Merve’yle ben: bir aşk hikayesi. Ben old school punk yapacaktım, o alexander klauge tarzı filmler. Nerde kaldı şimdi bütün bunlar? Her şey çocukluktaydı, büyüdükçe hiçbir bok olamayacağımız yüzümüze vurmaya başladı. Bahanelerimiz başladı, örselenmiş sevgimiz akıtmaya başladı. Hep dışarıda aradık kinimizin nedenini, sevgimiz yetmedi, tıkandık.
Bir rüya görmüştüm, birkaç ay önce. Bir araziye geliyordum, bomboş, kurumuş otlarlara dolu bir arazi. Ben, arda, deniz, batuğ, Burak bu araziye bir ev yapıyorduk, ama sadece biz vardık. Temelini kazıyorduk, tuğlalarını tek tek diziyorduk vs.. Evin etrafında bir bahçe alanı belirleyip evimizi çevreden ayırıyorduk. Toprağa ekiyorduk tohumları, usanmadan suluyorduk ve sonra tomurcuklar ve sonra şeftali.. her şey çok güzledi; ama bir gün biz her şeyi paramparça ediyorduk. Harabeye dönen araziyi evimiz izlerken yüzümüzdeki gülüşü gerçek hazdı; aslında aradığımız buydu, boşuna zaman kaybetmiştik.
Etraftaki insanlara çarpıp duruyordum. Her şey vardı İstiklal’de. Sürtünme, itişme, yiyişme, sikişme, kokuşma, sürüklenme, umursamama, korkma, kaybolma, kusma, kaçma.. Bir tek şey eksikti. Kimseyle konuşamıyordum. Kimseye tek kelime edemiyordum. Simitçi köşedeydi, kestaneci arkamdaydı, YKY önü veletleri selam veriyordu. Hiçbirine diyecek lafım yoktu. Bir tek Merve’yle konuşabilirdim. Eğer bir yarın varsa o Merve’deydi. Eğer şeftali kokan bir yer varsa oraya Merve’yle gidecektim. Eğer o gitarı elime tekrar alacaksam, yanımda o olacaktı. Hepsini unutabilirdik, sevgimiz her şeyi bağışlayabilirdi.
Hızlı adımlarla yürümeye başladım. Işıkları geçiyordum ki, beni neredeyse ezecek olan araba son anda frene bastı.
“Önüne baksanıza lan!”
“Bas git lan!”
“Orospu çocuğu, görmüyon mu lan götün kadar lambayı!”
Herifler-3 kişi- hızla arabadan indiler. Caddenin orasında sağlı sollu giriştiler bana. Onlar vurdukça sanki bilincim yerine geliyordu, acı çekmek acayip bir zevk veriyordu. Küfrediyordum, bir daha vuruyorlardı. En sonunda bıraktılar beni, siktirip gittiler. Ağzımdan süzülen kanla yüzümü sildim, artık tertemizdim.
Merve buralarda olmalıydı, bulacaktım onu.

29 Aralık 2007 Cumartesi

2007 En İyiler

Evet senenin en iyilerini belirliyoruz, önce Türklerden baslayalım dedim. Bence iyi bir sene oldu türk grupları adına, umarım siz de beğenmişsinizdir onları.
1.Portecho-symphaty: evet biz gitar dinleyerek büyüyen çocuklardık, ama bu şarkı bu seneye damgasını kesinlikle vurdu hakkını vermesem olmazdı. Ayrıca grup elemanlarının rock müziğe hakim olmalarının onların müziğine çok olumlu bir katkısı var bence.
http://www.youtube.com/watch?v=oDCJZzpK5M8
2.Malt-deprem: cenk’i aslında sevmezdim, bu grup çıkınca da dudak büktüm basta. Türkçe şarkılarda görmeye hiç alışık olmadığımız ironik sözler, hakim bir vokal, gaza getiren baslar. Kekse klip de daha iyi olsaydı..
http://www.youtube.com/watch?v=MMNz-Vk28bw
3.yakup-bilmece: mtv yi alamadılar, ama önemi yok. grup bu senenin en öne çıkanlarından olmayı basardı. Sonunda gitar duyuyoruz be kardeşim, dinleyelim tekrar tekrar.
http://www.youtube.com/watch?v=eh_v1ixgjbk
4.dandadadan-kara araba: evet bu şarkıyı dinlemeye basladığın ilk anda bir türk grubundan olduğunu anlıyorsun. Ama bu şarkıdan bir sey götürüyor mu? Kesinlikle hayır. Acayip isimlerini bana zorla ezberlettiler, yılın en iyi çıkışını yapan gruplarından oldular.
http://www.youtube.com/watch?v=Zlkci3C8-TY
5.rashit-zor günler: hava soğuk, dinazor gibi slogan şarkıların grubu rashit den yeni bir slogan sarkı, ama bu sefer sözler pek güldürmüyor. Bu albüm 2006 da çıkmıştı, ama bu klibi bu sene çektiler, o yüzden aldım listeye.
http://www.youtube.com/watch?v=gTzsYWfveIA
6:hayko cepkin-yalnız kalsam:her şey bir yana bu klip kral da dönüyor ya, hayko cepkin e helal olsun.
http://www.youtube.com/watch?v=0cefI-qfI7Q
7.cem adrian-yağmur:-cok güçlü bir ses. Biraz duygudan yoksunluk var, bence bu sesin gücünün kullanımına aşırı yoğunlaşmasından kaynaklanıyor. Yine de liste de olmayı hak ediyor.
http://www.youtube.com/watch?v=PAzMjJcvFaM
8-ayyuka-takınak:burada Türkiye den alternatif sesler adlı derlemede yer alan grupları genel olarak eleştiren, biraz da cok bilmişliğimin etkisiyle peşin hüküm veren bir seyler yazmıştım. Bu grupların bir kısmının bazı elemanlarını şahsen tanıyan bir arkadaşım bana özelikle ayyuka ya dikkat etmemi söyledi ve taptaze olan albümlerini dinlememi önerdi. Dinledim, ona hak verdim. Ayyuka nın müzisyenleri hepsi amatörmüş, bence bunun albüme olumlu bir etkisi var. Ne yapsalar kendileri gibi yapmışlar. Şarkılar arabesk den blues a genis bir alanda gidip geliyor, ama hep kendileriler. Bunu ilk albümde basarmışlar. Replikas a kardeş geldi, bence hemen dinleyin.
http://www.youtube.com/watch?v=CsVUOtkg1vQ
9:gevende-nayu:bu da gecen sene çıkan bir albüm, ama asıl çıkışları bu sene oldu. Özenle yapılmış bir albüm var, şarkı seçmekten çok genel olarak dinlemek lazım, öyle yapın siz de.
http://www.youtube.com/watch?v=nXucWIhJhYA
10:norrda-infinite face:deniz beyin bu seneki ikinci isi. Listemizin son şarkısı dinlendirici bir etki yaratıyor insanda. Kasıtlı olarak yapmadım, ama simdi arkaya arkaya dinlenilse bu liste olur gibi duruyor sanki. Evet dinleyelim.
http://www.youtube.com/watch?v=crU12sgcrfU

Sürprizler:
Sebnem ferah-sil bastan:
özlem tekin niye albüm yapayım kimse almıyor ki diye dursun, sebnem hanım çalışıyor, alan da alıyor onun albümünü. Son albümünden klip çekmediği şarkısı sil bastan senenin sürprizlerindendi.
http://www.youtube.com/watch?v=AlaRXRGjemM
Teoman-arkadaşımın askısın:tadımlık bir şarkı. yine çok iyi bir cover. Teoman ı beğenmeyenler onun coverlarda gösterdiği üstün performansa bir kez daha baksın derim.
http://www.youtube.com/watch?v=lVZaBWg1jzg

Yılın albümü-tanışma bitti: çok sık rastlayamayacağımız bir albüm var karsımızda. Hayko cepkin tematik bir albüm çalışması yapmış, bu albüm de korkularımızın, kabuslarımızın üstüne yoğunlaşmış, şarkılar için özel introlar düzenlemiş, kimse albümleri satın almasa da albüm fotoları için özel olarak çalışmış, albüm için imaj değişikliğine gitmiş ve de her şeyden önemlisi türk albümlerinde rastlanılmayan bir bütünlük yakalamış, bunu ilk şarkıdan bizi uyanmaya çağırdığı son şarkıya kadar bize hisssettiryor.
Her ne kadar şarkıları benim için cok sert olsa da-artık dinleyemiyorum bunları, misal cok sevdiğim daydream nation albümü bile cok sert geliyor bana- hayko yu dinlemek zevk veriyor adama. Hayko türk vokallerinin silikliğinin aksine hem canlı, hem de kayıt olarak cok özgün bir vokal oturtmayı başardı.
Çok iyi bir müzisyenin ikinci albümü pek de afili olmayan rock tarihimizde hayko cepkin in yerini sağlamlaştırdı.

Yılın mevzusu: hande yener in Türkiye de bir ilki yaptığını iddia ettiği-elektronik müzik- albümü e arkasından çıkan bakkal müziği geyikleri.
Valla hande yener ilk ve ya da ikinci pek ilgilenmiyorum, ama Aylin aslım da diye birini tanıyor mu acaba, bunu da merak ettim. Neyse bunu gecelim, ben acıyorum arada kral tv vb yi şarkılara bakıyorum. Abd ve İngiltere de çekilen bir erkek yüz elli hatun, arabalar, gerzekçe sözler, salak suratlarla dolu olan kliplerin iğrenç kopyaları buradalar. Bunların orijinallerinde bir bok yok ki.. bir de bunun iğrenç kopyalarını, uyarlamalarını izleyince insan bazen kilitleniyor. Saçmanın hakim olduğu bir yer oluyor burası, bunu müzikte de görebiliyoruz ne yazık ki. Tanpınar yıllar önce saatleri ayarlama enstitüsünde yazmış bizlere, oraya geldik mi ne dersiniz?

En İyi Klipler

1.Athena-yalan: geçen senenin en iyi klibini çektiler, yetmedi bu sene de en iyi klibi cektiler. İşin benim adıma bir ilginç yanı da geçen sene kayıp şarkısının dinlemek için indirdiğim beş şarkılık it albümünün tamamını dinlemeye tenezzül etmediğim için bu şarkıyı ilk defa dinlememin bu sonbahara kalması oldu. Athena bu şarkıların devamını getirecek mi bende çok merak ediyorum. Bu kadar iyi klipler çekerlerken onların yeni albümünden bir sey beklememek olmaz. Bu arada klip ocak ayında çekilmiş ama heralde o sıra dönen kayıp klibinden ve arkasından gelen yazdan dolayı sonbaharı beklemişler, bu da iyi olmuş. Yönetmen alican tezer yazıyor, bu alican tezer ayyuka bateristi olan adam mı ben de bilmiyorum.
http://www.youtube.com/watch?v=QmoBuGldQ2o
2.Emre aydın: üçlemesiyle bizlerle beraber. Bu tarz arkası yarın isi klipler tutmaz ama senaryo iyi olunca oluyormuş meğersem. Emre aydın çok basit sözler yazıyor, herkes bu sözleri kendi hikayesinde bulabiliyor, başarısının temelinde de bu yatıyor. Hatta sürekli git dediği için şarkılar birbirine de karıştırılabiliyor. Benim en sevdiğim klip hikayenin sonuca eriştiği üçüncü klip. Dediğim gibi herkesin bir hikayesi var..
Afili yalnızlık: http://www.youtube.com/watch?v=tfHu6hle4Bw
Kim dokuduysa sana ona git: http://www.youtube.com/watch? v=2K-Npw7tZX0
Git: http://www.youtube.com/watch?v=sie6QNQ38KQ
3.Asfalt dünya-beni severmiş o: bu klibi daha önce de konuşmuştuk burada. Bu klibi bir de emirciğimle beraber izledim. İkimiz de tarttık, biçtik hatun kisinin kemiklerinin iri olduğuna kanaat getirdik. Saçlar küt ve siyah, şişman dersek kendisine ayıp olur vesselam.
http://www.youtube.com/watch?v=1ayqfc-Owoc
4.Gripin-böyle kahpedir dünya: bu tarz birçok ayrı plana sahip klip buralarda da pek çekilmiyor, uğraşılmış bu klip belli. Gripin in gittiği yolu beğenmiyoruz ama şöyle bir durum var. Bence her türk ün kanlarında bir arabesk ruhu var, bu bir şekilde bir yerde dışa çıkıyor; bu yüzden bu şarkının sizin hoşunuza gidecek bir anı olabilir diyelim.
http://www.youtube.com/watch?v=F5fITrKYJnc
5.Göksel-yarabbi şükür: bu sene güzel klipler çekilmedi ben de beş klip yazarken bile zorlandım, çoğu klibi de izledim yani -Tnk diye bir sey var herifler ucmus ya, bir de aydilge işkencesi vardı tabii-. Neyse efendim göksel çok tatlı, biz çok sevdik bu klibi.
http://www.youtube.com/watch?v=ReT9vdjNuFE



son olarak barış akarsu
temmuz ayının bir gününde onu kaybettik. Salonda tek başıma oturuyordum, onun ölümü beni derin düşüncelere sevketti. Tv deki spiker ölmek fiilinin anlamını o kadar boşalttı ki, o akşam tv de onları izlerken dondum kaldım.
Allah rahmet eylesin.

25 Aralık 2007 Salı

cassandra's dream


Woody nin kendi oynamadığı filmleri beni pek açmaz, onun oynamadığı beğendiğim tek tük filmi vardır, interiors misal. Woody nin deconstructing harry den sonra düşüşte olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. 2000 lere geldiğimizde onun elinden çıktığını belli eden, ama yine de eski filmlerinin gücüne sahip olamayan bir holivud ending ve iki sene önce gündemi meşgul eden filmi match point. Ne yazık ki iki binlerde sıyrılabilen tek filmleri bunlar.
Bu arada başlamadan önce filmi izlemeyi düşünenler okumasın. Çünkü her bir siki anlatacağım. Bu yazı spoiler içerir-ekşi hesabı-.
Yani beklentiler düşüktü salona girdiğimde. Başlangıçta kısa kısa karakterleri anlatan sahneler var. Dağıtmıyor usta, kısa kısa, anlıyoruz karakterleri. Bu sahneler de özel bir şey yok, ama bazı yönetmenler karakter tanıtacam diye öyle saçmalıyor ki bazen, bu da bana yetiyor.
Yine elimizde bir suç filmi var, ister istemez match point da şöyleydi demeye başlatıyor film. Woody nin yunan mitoloji takıntısı depreşmiş, ben çakmıyorum bu yunan mitolojisinden, ama var böyle bir şey bu filmde de. Ewan ın oynadığı karakter match point deki herife çok benziyor. İkisi de alt seviyede, loser olarak kalmak istemiyorlar, zekiler, yakışıklılar-kadınlara yaklaşımları farklı ama- nasıl olursa olsun köşeyi dönmek istiyorlar. Kendilerini haklı çıkarmayı başarıyorlar. Bu noktada da yönetmenin Dostoyevski takıntısı ortaya çıkıyor. Özellikle match point deki karakter tam oradan alıntıydı. Ama dostoyoveski nin karakterlerini fazla dünyaya uygun yapmış woody. Onun karakterlerinin uzam ve zamanla bağlantısı çok sınırlıydı.
Dağıttım, biraz daha konuşursam başta ne yazacağını unutacağım. Burada bir de aile teması var. Çok açık konuşan bir dayı, onlara ne istediğini açıkça anlatıyor ve buna da hakkı olduğunu düşünüyor. Ben colin beyin bok gibi oynayacağını tahmin ediyordum, bir tek başlardaki para kazandığını kardeşine söylediği sahne dışında çok tatminkar. Neyse efendim dayı istiyor. Ewan balıklama atlıyor. Karakterli açık woody nin. Onların ruhsal gelişimlerini izliyoruz,ama ne olacağını da biliyoruz aslında. Basit yazmış onları, neler yapabileceklerini tahmin etmemiz çok kolay, uzatılmaya başlayan sahneler ve hiç hareket etmeyen kamera sizi sıkabilir.
Yine match point le karşılaştıracağım. Match point de diyaloglar daha sıkıcıydı, sizi çok bayabilecek entel geyikler dönüyordu, ama ne olacağını merak ediyordun. Burada ise ne olacağı çok ortada.
Psikoloji woody nin alanı ne zaman dalsa iyi işler çıkarıyor. Bence ewan ın kardeşini öldürme kararı aldığı yer daha uzun anlatılabilirdi, ama bu da filme fazla bir şey katmazdı. Karakterleri de tınmayınca geriye bir şey kalmıyor. Bu filminde içeriğe yüklenmiş woody. Ama içerik çok sıradan. Bunun gibi onlarca film var holivud da. Woody nin farkını ortaya koyan bir şey yok. match point de de öyküye yükleniyordu ama orada çok şık bir açılış ve de süper bir final vardı. Salondaki herkes ananı olmuştu finalde. Bunlar onun sinemasında alışık olmadığımız şeyler. İçerik de takılması beni üzüyor. Dönsün Manhattan a, deconstructing harry gibi şeyler yapsın, bu filmler onun kariyerinde hiçbir önem taşımayan filmler olarak kalacak.
Son olarak benim izlediğim seansta salonda Tuğrul eryılmaz vardı. Gittim yanına, abi ne iş olsa yaparım, şu senin milliyet sanat da bir iş versen dedim. O hızlı adımlarla yürümeye başladı,ben arkadan koşturuyorum. Abi elimden her şey gelir, müzik, sinema, edebiyat, plastik sanatlar-çüşş artık- kulun kölen olayım abi dedim. Dinlemedi, gitti. Beni duyamayacak kadar uzaklaştığından emin olduktan sonra ben de bağırdım: ulan senin siktirik dergini o dvd leri vermesen kim alacak, kim okuyo yazdıklarınızı dedim, sonra çevremdekilerin gözlerini üzerimde hissederek istiklal e çıktım.

samuel beckett


gecen sene samuel beckett in 100. doğumyılıydı, epeyce konuşulmuştu. neyse ben de ölüm yıldönümünün birkaç gün sonrasında onu anıyorum.
godot'yu beklerken in bendeki yeri çok farklıdır. dört sene önce ilk defa okudum, sonra birçok sefer daha elime bu kitabı almışımdır. beckett in karakterleri bana çok ykaın geliyor ve açıkçası çok dailham veriyor. beckett den ilhma alarak ben de birçok şey yazdım, ne yazık ki hepsi hala taslak olarak bende kaldılar.
godot yu beklerken de alıntı yok, başak bir şey ypayım dedim, aklıma ilk bu sözü geldi. basit gibi, ama bu bir şey eksiltmiyor ondan.


Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde bir başkasının gözyaşları diner.

23 Aralık 2007 Pazar

selim

selim bayram için bir şeyler yazmış koyuyorum, bu arada geç de olsa hepinizin bayramını kutlarım.

Uzaklardan belli belirsiz bir ses geliyordu. Ben sese aldırmayıp yatakta dönmeye devam ettim; biraz sonra sesin kesilmesini umuyordum. Heyhat gürültüler devam ediyordu. Sorumlu bir insan olmanın getirdiği yükümlülüklerin bilincinde yataktan sıyrıldım. Yine de üstüme bir şey giyecek kadar bilincim açılmamıştı.
Üstümde sadece bir don vardı, telaşla-?- kapıya koştum. Karşımda iki tane tip vardı. Bir tanesi tahmince 11,12 yaşlarındaydı. Diğerinin ise benden çok bıyığı vardı, yalnız henüz jilet görmemişti sivilceli yüzü. Bir süre bakıştık, sonra ne istiyorsunuz dedim. Bir anda toparlandılar, senkronize bir şekilde bağırdılar:
“Bayramın kutlu olsun abi!”
“Bayramı mı bugün.. ne güzel.. sizin de kutlu olsun..”
Bana bakmaya devma edioyrladı.
“Ha şeker.. ya görüyorsunuz çocuklar, iş güç, unutmuşuz bayramı.”
“Abi para versen de olur.”
Bu sırada dün gece konuğum olan “bayan” anadan doğma bir biçimde yanıma geldi.
“Who’s this boys?”
Ona kurban bayramını anlatacak kadar ingilizceye hakim değildim. Ayrıca o sırada çocuklara kilitlenmiştim. Onlar hatuna, ben de onlara. Çocuklar gördüklerine inanmakta zorluk çekiyordu, çocuklarda kalıcı zarar kalmaması amacıyla hatunu içeri yolladım. O gittikten sonra kendilerine geldiler, gülmeye başladılar.
“Abi iyi işler.”
Espri de yapabiliyordu, çocuklara bir şey olmamasının bünyem de yarattığı etkiyle gülümsedim.
“Eyvallah canım, çalış senin de olur.”
Çocukları postaladım, inatla çalan telefonuma yöneldim. Amma doluydum bu sabah. Arayan dayımdı. Hayırdır inşallah..
“Alo”
“nerdesin lan, niye açmıyorsun?”
“senin de bayramın kutlu olsun dayı.”
“ geç lan bu ayakları. Nerdesin sen bayram sabahı?”
“dayı ben..”
“çabuk eve gel.. ayıptır oğlum, annen belli etmiyor ama çok üzülüyor.”
Bizim validenin bir bayram takıntısı vardı. Bayramın ikinci günü İstanbul’daki bütün akrabalar bizim evde toplanırdı. Bu yemek bana tehlikeli oyunlardaki o meşhur sofrayı hatırlatır. Birbiriyle alakasız, ayrı statülerden tipler bir arada.
Eve gitme vakit gelmişti. Hatunu bir şekilde evden çıkardım, işim olduğu için ona bugün İstanbul’un turistik yerlerini gezdirmeyeceğimi söyledim. İstanbul’a gelmek için yanlış bir zamanı seçtiğini de ekledim. Düşünsene istiklal’i..
Eve ayda bir iki gere uğruyordum. Evi otel gibi kullanmıyordum en azından. Biraz çamaşırhane durumu oluyordu kabul, ama ben de haklıydım. Bizim ev bağcılar’daydı. Bu tarz yerlerde dikkatimi çeken yer insanların benzerliğidir. İnsanlar birbirinden farklı olmaya çekinirler, aynı olmaya özen gösterirler. Tekdüzelik en büyük alışkanlıklarıdır. Böyle bir ortamda kurallara uygun davranmayanlar hemen göze batar. Mimlenmeniz için çok küçük şeyler yeter. Bu noktada bu yerlerin ikinci büyük özelliği devreye girer: dedikodu Bizimkiler, daha doğrusu annem çok üzülüyordu, bu yüzden ortalıkta gözükmek istemiyordum. Bir de mahallenin delikanlıları sorunu vardı ki, benim için her şeyden beterdi. Neyi niçin yaptıkların hiç anlayamadığım bu herifler beni rahat bırakmazlardı. Gece sokakta yürümem imkansızdı. Saçımı mohikan kestirdiğim dönemde adeta mahalleye girişim yasaklanmıştı. Aslında saçımı uzun süre saklamıştım ama yazın ortasında bere takmak istemiyordum.
Eve geldim ,annemin yüzünde her zamanki ben sana sorarım ifadesi vardı. Annem komşular ne der sorusunu kafasına takmış birsiydi. Şimdi “komşular” gelecekti, her şey kusursuz olmalıydı, oysa ben eve saat birde geliyordum; leş gibi kokarak, düğüm olmuş yağlı saçlar ve bir aylık sakalla. Evdeyken hep onu idare etmeye özen gösterirdim, yine böyle yaptım. Hemen banyo yaptım, makasla kestiğim sakallarıma aylar sonra jilet sürdüm, saçlarımı arakaya özenle taradım. Şimdi bir şeye benziyordum sanırsam.
Salona gittim, dayımla babamın karşısına oturdum. Babam her zamanki gibi dalgındı, içeri girdiğimi fark etmemişti bile. Onu her görüşümde bizden biraz daha uzaklaşmış görüyordum. Her seferinde o biraz daha buranda gitmiş oluyordu, bizim göremediğimiz bir kuvvet onu kendine çekiyordu.
Küçükken biz gerçekten baba oğul gibiydik. Her şeyi konuşurduk, büyüdükçe o da bana bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Gerçek aşkını, annemle evlenmesini.. onun mecburiyetler karşısında boynunu büküp kabullenmesi beni o yaşlarda sarsmıştı. Sonra bir gün onun öldüğü haberi geldi. Artık babam da gitmişti, son bir kez konuşamamıştık bile.
Dayım bir şeyler konuşuyordu, ikimiz de susuyorduk. Sonra baba oğul aynısınız deyip kalktı babamın yanından. Aynı mıydık? İkimiz de konuşmazdık, başımıza buyruktuk, mutsuzduk, ama bunlar yeter mi? Gerçekten aynı mıydık? O kadar çok istiyordum ki bunu bilmeyi. Nasıl bilebilirdim ki?
Misafirler teker teker damlaya başladı. Bizimkiler herkesten büyük olduğu için herkes bizi ziyaret ediyormuş. Bilgisayarda programlanmış hissini veren konuşmalar. Siz nasılsınız, çocuklar niye gelmedi, büyüdüler artık, ellerinize sağlık çok güzel olmuş.. her seferinde tekrarlanan hastalık muhabbetleri, iş muhabbetleri. En çok şeye bayılırım. Bir misafiriniz gelmiştir, oturuyorsunuz falan. Sonra misafirlerinizi tanımayan başka bir misafir grubunuz gelir. Böylece izlemeye doyamadığım sahne başlar. Dayımın kardeşinin bacanağı, komşumun eniştesinin baldızı.. efendim nasılsınız, iyiyim, siz nasılsınız, yana dönülür, siz nasılsınız, öbür tarafa siz nasılsınız efendim. Sonra nasılsınızlar biter ve sessizlik olur. İşte o zaman herkesin suratına bakarım. Rahatsız bir halde gülümseyen suratlar. Ama çok uzun sürmez, hemen kaynaşırlar. Müşfik, sevecen aile dostlarımız.. ben o sevgiyi hiç hissedemem, sorun ben de sanırım.
Biri gelip bir gidiyordu, sonra yıllardır görmediğim kuzenim Burak damladı. Yıllardır görmemiştim onu, sokakta görsem tanımazdım. Çok değişmişti herhalde. Upuzun saçları sakallarıyla karışmıştı, bu yaşta saçalar ağarmaya başlamıştı. Kül rengi gözleri yeni dostumu tanıtıyordu bana adeta. Öyle akraba meraklısı bir insan değilim, ama Burak’a hemen ısınmışım.
Burak İstanbul’da okul kazanmış, İzmir’den buraya taşınmıştı. Dayım her sene vermeye bayıldığı öğütleri için bizi kenara çekti.
“selim sene ne yapacaksın evladım?”
“yemek yeriz, sonra da yatarız herhalde dayı… başım çok ağrıyor, ölebilirim.”
“dalga geçme lan. Ne oluyor senin okul, ne olacan bitirince?”
“bakıyoruz be dayı, daha çok var.”
“bak selim evladım..”
Dayım her zamanki saçmalıklarına başlamıştı. Dayım karşısındakinin yerine düşünmeyi bayılan insanlardandı. Söylediği şeyleri karşısındakinin de düşünmüş olabileceği hiç aklına gelmezdi. Herkes için en doğruyu o bilirdi, sizin düşüncenizin hiçbir önemi yoktu. Benim yaşına gelince anlarsın der dururdu. Şu hayatta birçok şey belirsiz benim için, ama emin olduğum şeyler de var. Dayımı ne şimdi, ne de onun yaşına gelince anlayacağım.
“bak Burak’a. Ne güzel bir bölümde okuyor. Yanlış anlama Selim. İkinizi karşılaştırmıyorum. Ben ikinizi de çok seviyorum. Tek istediğim baban gibi davranmayı bırakman. Ona bak ve kendine çeki düzen ver.”
Hep birilerini örnek göstererek yol çizmek. Oysa sen sensin, ben benim, o da sadece o. Hepimizin yolu kendine.. zaten bizi üzen her şey hep o başkalarından gelmiyor mu, niye üzelim kendimizi onlara bakarak.
Biraz oturduk, sonra yarın sabah için erken kalkmazı gerektiği için kalktık. Dayım , ben ve Burak aynı odada yatıyorduk. Dayım yerde yatıyordu, vefakar dayım. Ben çekyattaydım, Burak da yatak da. Biraz sağa, biraz sola, üfler, püfler ve dayım uyur. Ama nasıl bir felaketti bu, anlatması çok zor. Horlaması odada yankı yapıyordu. Bilgisayar efektleri vardır ya, böyle sesin yavaş yavaş azaldığı. Aynen öyle. Arada sırada bir sessizlik oluyordu, sonra tekrar. Dayanması imkansızdı, dürttük, sarstık, uyanır gibi oldu, tekrar daldı.
Aklıma bir fikir geldi. Çarşafın bir ucuna ben geçtim, bir ucuna Burak’ı yolladım. Çarşafla beraber dayımı kaldırdık ve onu hole yavaşça bıraktık. Yine de horlaması geliyordu. Burak’ın çok hoşuna gitmişti yaptığımız. Durup durup gülüyordu, o gülünce ben de gülüyordum. Yaktık sigaraları, sabaha kadar fısır fısır konuştuk. Aile yemeğine kalmak istemiyordum, dayımla yaşadığım işkenceyi katlanarak bir daha yaşamak korkutuyordu. Burak’a gelip gelmeyeceğini sordum, kabul etti saat beş civarında üstümüzü giyindik, yavaşça kapının önüne geldik. Salondan babam bana bakıyordu, elimi kaldırdım, gülümsedim. O dalgın gözlerle ban bakmaya devam etti.
Burak’a baktım, o bana baktık. Bir tane daha yaktım, sonra michel gibi diğerini de onunla yaktım, Burak’a uzattım. Dışarı çıktık, yürümeye başladık.

22 Aralık 2007 Cumartesi

2007 sinema

Bir sıralama yapmadan bu sene beğendiğim filmleri yazacağım. Benim beğendiğim filmlerle sizinkiler uyuşmayabilir. Misal geçen sene 10 film eleştirmenin yedisi eternal sunshine adlı filmi en iyi film seçti. Ben bu filmi izlerken jım carrey nin sonsuz maymunluklarına başladığı sahnelerde kalktım işedim, telefonla konuştum, çay doldurdum. Sonuna doğru cd takıldı, en başa sardı. Ben de bir daha ileri sarmaya üşendim, kapadım. Yani zevklerimiz uyuşmayabilir.
Azizleri keşfetme kılavuzu: İyi amerikan filmi olunca biz bağrımıza basıyoruz. Amerikan filmi düşmanlığım yok. şimdiki zamanla geçmişe dönüşler daha dengeli olsaydı film çok daha iyi olabilirdi.
Beynelmilel: bana çek ve Slovak filmlerini hatırlattı. Sonu aceleye getirilmiş, yine de yılın en iyi türk filmlerinden.
Sabun köpüğü: zekice bir gönderme, başarılı bir senaryo ve oyunculuk. Bağımsız film festivalinin en iyilerinden.
Kurt cobain:bir oğul hakkında: sadece cobain konuşuyor ve tüylerimi diken diken etmeye bu yetiyor. Ara ara gözlerimi kapayıp sadece dinledim. Cobain’i iyi tanımayanlar için çok iyi bir fırsattı.
Başkalarının hayatı:senaryon ne kadar sağlamsa, o kadar varsın-sanki bu söz bir yerden arak, ama nerden çıkaramadım-.
Bilek kesenler:bir aşk hikayesi: açılış sahnesindeki intiharda tom watis çalan, tom waits in hatırı sayılır bir role sahip olduğu bu filmi kötülememi bekleme benden. Bu konudan çok depresif bir film çıkardı, ama bir bağımsız yapım olmasına rağmen sanki holivud filmi izliyoruz. Final holivud ending e güzel bir örnek. Eğlenmek için güzel bir fırsat, bağımsız film festivalinin en çok kouşulan filmi.
Durgun yaşam:mükemmel bir alegorik anlatım.
İşte İngiltere bu: bir şeyler demek isteyen ve bunu başaran bir film. Başroldeki veletin çok tatlı olması ve senaryonun da bundan yararlanması filmin akışını sağlıyor. Punk hatun da çok tatlıydı.
Yarım ay: Kürtlerin dört bir yana dağılmış olmalarını, kimlik sıkıntılarını başarıyla anlatan İstanbul film festivalinin seyirci ödüllü filmi.
Beethoven’i anlamak: holivud filmi olduğunu çok belli eden bir senaryo. Her şey bir yana 9. senfonin çalındığı sahne hatırına bu film izlenmeli, bir de diane kruger var tabii.
Flanders:dumont çok saygı duyduğum bir yönetmen, bu filmi de tatminkar.
Yalnız yatmak istemiyorum: artık tsai ming liang den palmiye bekliyorum. Ozu, truffaut bir şekilde yaşatılıyor.
İsimsiz kahramanlar: palmiyeyi alan ken loach un filminden çok daha iyi bir filmdi. Finalde Fransa ya yapılan geçirmeden sonra salonda kopan alkış süperdi. Salondaki Fransızlar da utandı. Önce kendi kapının önündekileri temizle Fransa, sabrımız taşırma!
4 ay, 3 hafta, 2 gün:tartışmasız yılın en yi filmi. Mungui bunu devamını inşallah getirecek.
Yumurta: ünlü emlakçımız sinan çetin filmi eleştire dursun biz çok sevdik bu filmi. üçlemenin diğer parçaları gelsin, izleyelim, merak ediyoruz. Bu arada “sinanmatografik” isimli bir şiire başladım.

Hayal kırıklıkları

Bu filmler kötü olmaktan ziyade beklentilerimi karşılayamayan filmlerdi-en azından birkaçı-. Zaten çok kötü filmler ilgimi çekmiyor.
Hayalet dalgalar: beni sinemada uyutmayı başardılar ya, helal olsun.
Tuya’nin evliği:konusu sağlam olsa da, filmin akmamsı sonucu bir yerden sonra hadi tuya kardeşim, evlen de kurtulalım dedirtiyor film insana. Zaten zehirlendim o gün, ne iğrenç bir gündü ya..
Nefes: kim ki duk ne zaman diyaloğa ağırlık verse sıçıyor. Bın-jip, ilkbahar.. gibi filmlerinde diyalog kullanmadan yakaladığı başarının aksine son iki filmi diyaloglar yüzünden çok sallantıda. Onun filmlerinde her şey gerçekdışı olsun istiyor da olabilirim. Bir de bu filmde ne yapmak istediğinden bence pek emin değil yönetmen-iyice uçtum, kendinse tavsite vermeye başalyacağım yakında-. Komediden drama geçişler çok kesin, seyirciyi afallatıyor, alışkın olduğu romantik komedi filmi-romantik komedi ve kim ki duk- havasına giriyor seyirci. Hep özel sahneler ve finaller bekliyoruz ondan, ama böyle her sene bir film çekerse bunu yakalaması çok zer. Biraz özletsin kendini.
Joe strummer: blitzkrieg bop, london calling vb çalış seyirciyi coşturarak belgesel yapmış sayamazsın kendini. Bir belgesel de olmaması gereken her şey bu filmde var. Tek hatırlanılması gereken “kick out the jams motherfuckers”-mc5 in aynı isimli çok ünlü şarkısı- sözlerinin türkçeye dağıtın ortalığı hergeleler şeklinde çevrilmesiydi.
Yaşamın kıyısında: her şeye değinmeye çalışan, ortaya bir karışık atan fatih akın filmi. 4 ay,3 hafta,2 gün neden palmiyeyi alıyor, bu film neden alamıyor sorusunun cevabını iki filmin yoğunluğunun etkisini kıyasladığımızda bulabiliriz.
Control:uzunca yazmıştım bu filmi de. Olmamış, ama onlar yapamadıysa kimse yapamaz. Dont walk away in silence..

19 Aralık 2007 Çarşamba

haberler


Mor ve Ötesi grubunun vokalisti Harun Tekin, bu yılki Eurovision Şarkı Yarışmasındaki en büyük farklılıklardan birinin kendi grupları olduğunu, geceye ve atmosfere farklı bir tat katacaklarını dile getirerek, yarışmadaki başarının, alternatif yaşam tarzına sahip insanların da başarısı olacağına dikkat çekti. TRT Genel Müdür Yardımcısı Ali Güney ile Mor ve Ötesi grubu üyelerinin, katılımıyla gerçekleşen basın toplantısında Eurovision Yarışmasına ilişkin görüşlerini dile getiren Harun Tekin, Eurovision’daki şarkıyı Türkçe yapmayı düşündüklerini ve Türkçe üzerindeki hakimiyetlerine inandıklarını kaydederek, süreci bir bütün olarak ele aldıklarını, yarışmada yaratılacak olan intiba ve saygının sonuçtan daha önemli olduğunu ifade etti. Yarışmada politikanın etkin olduğunu belirten Tekin, “Bunun hangi yöne evrileceğini önceden bilemeyiz. Bu seneki en büyük farklılıklardan birisi biziz. Geceye ve atmosfere farklı bir tat katacağımızı düşünüyoruz" dedi. Şarkının içeriği hakkında bilgi vermek istemediklerini vurgulayan Tekin, önceliklerinin, hem kendi kitlelerine, hem de genel kitleye hitap edecek bir ürünü ortaya koymak olacağını söyledi. Tekin, yarışmaya katılmanın alternatif müzik için de ayrı bir duruş olacağına işaret ederek, aynı zamanda alternatif yaşam tarzına sahip insanların da bir başarısı olarak görüleceğini dile getirdi. TRT Genel Müdür Yardımcısı Ali Güney de, Mor ve Ötesi grubunun dil konusunda serbest olduğunu belirterek, yarışmanın yarı finalinin 20 veya 22 Mayıs’ta, finalinin ise 24 Mayıs’ta yapılacağını bildirdi.



Bu yarışmanın çok gereksiz olduğu konusunda herkes hemfikir, ama bizi temsil edecek grup mor ve ötesi olduğu için bir iki söyleyeceğim var.
Mor ve ötesi’nin ilk dönemlerinde ben de “baba” parasıyla diyordum. Sonra bu düşüncem keşke iyi grupların hepsinin birer babası olsaya döndü.2004 yılı ve kara mizah örneği yükselişleri. Var mısın, yoksun, bir derdim var sözlerinin dilden düşmemesi. sonra tv de siyaset programlarına çıkmaya başladılar. Seçimler ve baskın oran mevzusu arkadan geldi. Seçimden önce benim için durum açıktı. Ya chp ye oy verecektim, ya da boş atacaktım. Orada olmasını istemediklerimiz var ve bunun içinde payıma düşeni yaptım. Baskın oran ı destekleyenlerin öncelikleri farklıydı. Ya da onlar için akp veya chp fark etmiyordu. Burada anlaşamasak da onlardan hala bir şeyler bekliyorum.
Daha önce bu yarışmayı kazananların Avrupa da bir ün kazanamamasını da hesaba katarsak şarkının İngilizce olmasına gerek yok. onlarda hakim olduklar dili seçmişler. Her zaman sözlerinde bir şey deme ihtiyacı hisseden grup burada da öylesine yazılmış sözlerle karşımıza çıkmayacak.
Türkiye de rock müzik yapanların seçtikleri bir yol var. Siyasi şarkı yazıyorlar, ama sadece bush a sallıyorlar. Bu en basitinden samimiyetsizlik. Senin çevrende onca şey varken, bush a ne gerek var. Mor ve ötesi son albüminde darbe adlı bir parça yazdı. Mor ve ötesi diğerlerine göre yürekli davrandı ve onlara bir kez daha saygı duydum. Şimdi devletin kendilerini yolladığı bir yarışmada ne diyecekler gerçekten çok merak ediyorum.
Mor ve ötesi’ni alkışlamak istiyorum.

yılmaz erdoğan


Bugün kütüphanede kitap karıştırırken Yılmaz Erdoğan’ın şiir kitabını gördüm-bizim yıldız kütüphanesi çok ilginçtir. Süreya’nın şiir kitaplarını bulamazsın ama güzel dudaklı kadın pelin batu’nun şiirleri hali hazırda vardır. Ya bu arada pelin batu’nun bile şiir kitabı var-.
Neyse efendim söz konusu kitap Erdoğan’ın ünlü “ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim” cümlesinin olduğu kitap. 2002 baskısına baktığım bu kitap tam 28. baskısını yapmış.
Bir şiir kitabı ve 28. baskı. Yan yana görmek bile acayip ediyor beni. Demek bu kadar şiir okuyan bir milletiz. Ya da yılmaz abinin kendine ait bir başarı.
Yılmaz abi ben senin güzel şiir yazabilme ihtimalini sevdim. Ha gayret, olacak; bu ülkenin sana ihtiyacı var.

radikal

Eskiden bir doğan medyası vardı gazetelerin yarısına sahip olan.
Sonra diğer yarısına ne olduğu malumunuz.
Bir de cumhuriyet var, bizim fırsat buldukça okuduğumuz gazete. Birkaç tane daha var, ama sesleri çıkmıyor.
Bazı gazeteler de “tarafsız”, “bağımsız” oldukları iddiasındadır. “sol” eğilimli, muhalif gazetelerden biri de tirajı on-on beş bin civarında olan radikal gazetesidir. Üniversite öğrencilerinin favori gazetelerinden olan Radikal’i ben de takip ederdim, hatta birkaç kere parayla aldım. İyi yazarlara sahip bir gazete, bunu inkar edemem.
2007 seçimlerine doğru-nisan ayından sonra- bu gazetenin muhalefeti gittikçe azaldı. Seçim sonucunun aşağı yukarı beli olmasının bir etkisi var mıydı acaba? Aynı dönemde toplu işten çıkarma kararı da aldı demokrasinin tanımını reklamlarında veren radikal gazetemiz.
Sonra çok konuşulan anketi yayınladılar. Biz dudak büktük, bir yandan da acabalar..
22 temmuz akşamı çöküş geldi. Sabah radikal gazetesini nette okudum. Baş yazar sevinç içinde, sanki o seçimi kazanmış. Gazete çok mutlu, anket doğru çıktı ya.
Bunların hepsi bir yana o gün çok ironik bir durum vardı, anlatayım. 22 temmuz gecesi büyük yazar Hasan Cemal ancak kendisinden beklenebilecek bir yaratıcılık göstererek manşeti verdi: bu da halkın muhtırası!
İşte bu klişe, saçma, hiçbir şeye yaramayan başlık bir sonraki gün birçok gazetenin başlığını süslüyordu. Ve ismi “radikal” olan gazetenin başlığı da aynıydı.
Güldüm ve bir daha radikal okumadım. Sadece ekşi de Perihan Mağden’e otuz entry birden girilince bugün ne yazmış yine diye giriyorum. Ruh halime göre gülüyorum veya kuduruyorum hala nasıl yazdırıyorlar bu kadına diye.
Bu gazeteyi film ekiminde bedava dağıtıyorlar. Millet alıp betona oturmamak için kıçının altına koyuyor. Ben almıyorum, beton çok daha temiz ve sıcak..

18 Aralık 2007 Salı

match point in yönetmeninden


woody nin son filmi bu hafta vizyona giriyor. haftosonu gördüğüm afişinde match point in yönetmeninden yazıyordu..
ayıptır demek bile az, ama bizimkilere de cok kızamıyorum. gecen sene gösterimde olan scoop filminin- bir bucuk sene oldu hala izleyemedik, allah rızası için biri indirsin- teaser nda match point in yönetmeninden yazdıktan sonra, bizimkiler yazsa ne olur.
oldum olası bu bilmemnenin yönetmeninden laflarına uyuz olurum. spielberg de falan deyin bunu da, woody yi bilen biliyor ya, ne gerek var bunlara.
film de de ewan varmıs. trainspotting dısında hic bir filminde ona alısamıyorum, hep aklıma trainspotting geliyor. bir de colin bey var. kadro süpheler yarattı, ama woody nin filmini izleyeceğiz ne olursa olsun.
haftaya inceleme yazısını da yazarım.

anket

anket sonucları gercekten cok güzel..
öncelikle ilk anketimize göre cok az katılım olduğunu üzülerek farkettim. bunun nedeni de blogu ilk actığımda bir girip bakan arkadasların sonra bir daha sayfaya girmemeleri.
neyse kendileri bilirler. sonracıma e sıkkını ankete koyarken en cok oyu alacağını biliyordum, bana garezi olan, beni kıskanan, çekemeyen bütün herkes e sıkkını isaretlemis. yani size ne diyeyim ki?
bundan sonra anket koyar mıyım bilemiyorum. ciddi anket koymamı beklemeyin. fazıl say haklı mi diyemem burada.bu konuda son dönem en sinirlendiğim olay.- orhan pamuk un hiç ibr şey bilmeden tarhimiz hakkında sacmalamalarından sonra ama o yazar diyen "aydın", "demokrat" yazarlarımızın onun da bir sanatçı olduğunu unutmaları, ikiyüzlülükleri yine beni sinir etti, gazete okumuyorum-
cok dağıttım. fazıl say a nereden geldik be birade,oyle yani. bu anketler ayrıca cok ciddiydi. sizin hayata bakış açınızı gösteriyorlardı. ağustos böceğini anlamak kim, siz kim..

alıntılar

insan en çok sabahları arar sevdiği kadını..
John Gorden Davies

14 Aralık 2007 Cuma

aylak a.

Bizim evde sabahları sessizliği üstüme giyinerek kalktığım nadir olur. Genelde annem kalkmış olur.
2006 yazında bir gün, bizimkiler tatile çıkmış, ablam da okulda. Saat 12 civarında kalkıyorum ve kahvaltı hazırlamaya başlıyorum.
Domatesleri keserken öyle keskin bir soğukluk kavradı ki beni. Tüylerim diken diken oldu, gözlerim doldu. Sadece domates doğruyordum. Yalnızlık korkum hiçbir zaman olmadığı gibi yakaladı beni. Belki de on sen sonrasını gördüm..
Oturdum ve telefonu elime aldım. Birini aramalıydım. Kimseyi arayamadım. Kimseyi arayacak gücü bulamadım. Oysa bana kollarını açacak birileri vardı. Hesap kitap yapmayan, sevgiyi, dostluğu bilanço gibi görmeyen birileri vardı. Sevdiklerim.. sevmediğim insanlara bugüne kadar hiç kötülük yapmadım. Benim kötülüğüm hep inandıklarıma oldu. Onları severken hep saçmaladım, buna hakkım olduğunu sandım. Bencilik ettim, korkak şövalyeliklerimle.
Her zaman sevmek diyorum, burada da üstüne basıyorum. Karşınızdakinin gözlerinde size olan sevgiyi görünce yapamayacağın şey yok. elinde kalan “keşke”lerde bir “şimdi” bul jeremy, her şey çok daha güzel olacak..

aylak a.

Trocki ye Stalin in yaptıklarını okuyordum akşam akşam. Mecburen, yarın sınav var.
Sonra bir tane daha.
Ve pzt iki tane daha..
Mecburen..
Geçen sene sadece boşluğu izlemeye dayanabileceğim bir gün sınav nedeniyle Beşiktaş a geçmiştim. Sadece boşluğu izlemek istiyordum, ama sınav da aklıma geliyordu nasıl oluyorsa. Bölümden sınava çalıştın mı diyenlere şaşkın şaşkın bakıyordum.. Bir şey mi oldu dedi bir tanesi.
Evet bir şey olmuştu. Boş boş önümdeki kağıda bakıp testi işaretlememi engellemeyen bir şeydi bu. Ben sınava girmiştim, önemli olan da buydu.
Sonra düşünüyorsun. Öyle bir yerden yakalıyorlar ki-kim yakalıyor?- farkında olmadan tıpış tıpış yürüyorsun. Sen aynaya dikkatli bak jeremy, benim gibi kendine gülmek zorunda kalma.

10 Aralık 2007 Pazartesi

oğuz atay


Perşembe günü oğuz atay’ın 30. ölüm yıldönümü.
Birkaç satırla onu anlatmak zor, ayrıca ne kadar yazsam da anlatabileceğimden emin değilim.
Kitap okumaya geç başladığımdan Türk edebiyatına tamamen hakim olduğumu iddia edemem. Ama sonuçta bütün önemli türk yazarlarının en azından bir kitabını okudum. Oğuz atay’ın dile hakimliğine, “sense of humour”una-kendisi öyle dermiş, özgün üslubuna hiçbir yazarımızda bu seviyede rastlamadım. Kara kitap vb oğuz atay’ın tehlikeli oyunları veya tutunamayanlar ile karşılaştırılamaz bence. Oğuz atay bu romanlarında türk edebiyatının zirvesini yapmıştır. Üzüntü veren bir nokta bu kitapların yabancı dillere çevrilmesinin çok zor olması; gerçi çok fazla Türklük var bu kitaplarda, belki de sadece bizde bu kadar etki yapabilir.
Perşembe gününde itibaren açık radyo da saat 10-10.30 arası tehlikeli oyunlar okunmaya başlayacak. Kitabı bilenleri için ilginç olablir..
Perşembe-Cuma günleri Mimarsinan ın fındıklı kampüsünde oğuz atay anısına sempozyum düzenlenecek. Katılımcılar arasında cevat çapan, Hilmi yavuz, selim ileri, doğan hızlan, murathan mungan, elif şafak gibi ünlü isimler de var. Ne yazık ki sınavlar nedeniyle ben katılamayacağım.
Alıntı olarak tehlikeli oyunlar veya tutunamayanlar dan bir bölüm koymaya içim el vermedi. Neyi seçeceğimi bilemedim. Çok sevdiğim bir öyküsü konuğum bugün. Bize sitemkar bir dille seslendiği “demiryolu hikayecileri” öyküsü. Tamamını merak edenler buradan bulabilir.
http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=111
iyi aksamlar.
bir mektup yazmak istiyordum,ama adres bilmiyordum.yani hiçbir adres bilmiyordum.buna inanmazlardı,bunun için utanıyordum.bana herhangi bir adres söyler misiniz?diyemezdim.oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için.bir zorluk daha vardı o zamanlar,şimdi de var,yani bir süre geçtiği halde kendi adresimi de bu mektupta yazma fikri beni düşündürüyor.bu hikayemi,ekspres ya da posta treni artık-belki de yalnız belirli bir süre için-geçmediği halde,bir yolunu bularak okuyucularıma-artık alıcım kalmadı-iletebilsem bile,nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım?bu sorun da beni düşündürüyor.ama gene de ona yazmak,hep onun için yazmak,ona durmadan anlatmak,nerede olduğumu bildirmek istiyorum.
ben buradayım sevgili okuyucum,sen neredesin?

9 Aralık 2007 Pazar

televizyon

Ana haber bülteninde bir keresinde halk otobüsüne binerek kaçan hırsızlar görmüştüm. Ne olduğunu sorarsan, adamlar kaçmışlardı anladığım kadarıyla.
Alkol kontrollü nedeniyle durdurulan taksideki sürücüye ne işle uğraştığının sorulduğunu görmüştüm..
Cankurtarana, simdi biri boğulsa kurtarabilir misiniz diye sorulduğunda, “abi yeni ameliyat oldum, denize giremem” diyen bir adam da görmüştüm.
Bu ve benzeri birçok haber de gülmüştüm ve kanalı değiştirmiştim.
Bu hafta tv de Bülent Ersoy un üç kişiyle birlikte yaptığı bir programa rastladım. Adamlardan birini ilk defa görüyordum ve galiba Bülent Ersoy da benimle aynı durumdaydı. Sizin adınız ne evladım dedi herife. Herif güldü, bozuntuya vermedi. Ben de güldüm..
Sen de sabahları veya öğleden sonra evde tv açtığın oluyorsa görmüşsündür. Zor durumdaki insanların çıkartan programları. Valide izlerken arada görüyorum, ama bende hiçbir etki yapamıyor bu insanlar. Kadın orada ağlıyor, ben tipine bakıp gülüyorum..
Televizyonun etkisi öyle anlaşılmaz ki.. yukarda saydığım absürd durumlar bize çok normal geliyor, gülüyoruz, geçiyoruz. O öğlende sonra “dram”larında ben ağlayamıyorum, karşı komşum ağlıyor mesela. Sonra yarım saat sonra televizyonu kapatıyor, yemek yapmak için mutfağa geçiyor. Herhangi bir dizi ne kadar etki yaratıyorsa o kadar etkiliyor onu. Orwell in 1984 ünü okuyanlar bilir. Orada bilginin halkın gözündeki yararsızlığını. Aynı değil gibi duruyor, ama biraz düşün. Yüzlerce, binlerce haber görüyorsun, onlarca kişinin hikayesini izliyorsun. Sonra sadece unutuyorsun, orada hemen. Hani çişin gelir, yoldasındır, seni çok rahatsız eder, ama işedikten bir dakika sonra hemen unutursun ya, aynen öyle. Ne dediğini duydum.. evet, yan komşum bile beni ilgilendirmiyor ki..
Andy warhol herkes birgün bir dakikada olsa tv de gözükecek demiş zamanında. Ben de bizim birgün bir dakikalığına da olsa “gerçek” in ayırtına varıp varamayacağımızı merak ediyorum.
İyi akşamlar jeremy.

8 Aralık 2007 Cumartesi

bilgilendirme



-ya senin blog da bir tablo vardı
-red tree?
-ha, ne oldu ona?

evet bu soruluyor, ben de cevap veriyorum:bilmiyorum! her ne kadar bir sayfa acmıs olsam da, interneten hala cakmıyorum, problem ne bilmiyorum. heralde benden kaynaklanmıyor.
aslına bakarsak kıs aylarında tabloyu değiştirmek istiyordum, ama resim bilgim çok zayıf olduğu için henüz bir adım atamadım. bunun dışında baska değisiklikler de sayfada görebiliriz. yeni yıla yepyeni arayüzümüzle girebiliriz-yürü be!-. ana iletimiz de izlek olarak seçtiğim "sevmek" yerine başka bir izlek seçersem ileti de değişebilir. ama sait abiden ayrılmak çok zor olacak. bunun dışında bir diğer konu da resim, yani benim bir fotoğrafımın olmaması durumu. bu konuda henüz net bir düşüncem yok. ama resim çektirirsem hiçbir masraftan kacınmayarak zümrüt e gideceğim-nişantaşına gitmenin fayydalarından biri de okul yıllığı için zümrüt te foto çektirmektir. simdi bu dijital olayları çıktı mertlik bozuldu, ama adamlar beni bile güzel çekeyi başarmışlardı zamanında doğrusu; ki ben hiç foto çektiremem, çok kasılırım. sonra bizim ortaokul yıllık işi yatmıştı, ben bu resimleri lise sonda tekrar vermek istedim, ama nedense vazgeçmiştim ve bu sefer yusufpaşa da fotomu çektirmiştim.
ya jeremy inanılmaz dağıttım, zaten yazacak da bir şey yoktu. yani kısacası değişimler olabilir, bizden ayrılmayın ve unutmayın:
değişmeyen tek şey değişimdir!

ı'm a loser baby,so why dont you kill me



sevgili amy winehouse un fotolarına bakarken ablamla 21..yy ın loser müzisyenleri hakkında konuştuk-daha doğrusu konusamadık- o britney spears dedi, benim aklıma kimse gelmedi. gerçekten de hiçbirini loser olarak görmüyorum. yakın zaman diliminde elliott smith,jef buckley gibi uç örnekler yaşanmış olsa da günümüz müzik piyasasının böyle bir şeye izin verdiğini düşünmüyorum. loser lar vardır, doğrudur, ama biz onları hiç göremiyoruz. karşımıza misal staint çıkıyor-biz küçükken çok popülerdiler,bunların outside sarkısı misal- söyle garibim, böyle yalnızım. sonra abim turneden milyon dolarları götürüyor. o zaman da ben de hadi canım diyorum kendisine-yine de outside ne güzel sarkıdır değil mi jeremy- beck de ı m a loser baby dese de onu da sayamayacağız.britney aslında bayağı ilginc bir durum. biraz daha beklemek lazım bence. günümüz müzik piyasası işleyiş şekli buna izin vermiyor; çok zeki, çok yetenekli olsa da paranın olduğu yerde olmayanlar bu sistemde duramazlar.
ya, bir morrissey daha nah gelir.
amy ye gelince insallah overdose olmaz, ne güzel dinliyoruz..

4 Aralık 2007 Salı

control


Yandaki fotoğrafı çeken adamın adı “Anton Corbijn”. Bu fotoğraf Corbijn’in ün kazanmasında çok önemli bir yere sahiptir. Corbijn’in Curtis’in karısıyla beraber onu anlatan bir film çekeceğini duyunca çok heyecanlanmıştım. Sonra cannes daki ve İngiliz film ödüllerindeki başarılar geldi.bunlar merakımı iyice artırdı.-bu arada geçtiğimiz günlerde açıklanan Avrupa film ödüllerinde en iyi ilk film ödülünü bando ya kaptırdılar. Bence takva bu iki filmden de iyiydi-. Bir de üstüne filmekimi gösterimi sırasında hastanede olmam eklenince filme olan merakım had safhaya ulaştı.
Yani “Control” u izlemeye başlarken büyük beklentilerim vardı. İlk dakikalar curtis in gençliğini-sanki yaşlılığı var da- anlatan kısa sahnelerle geçti. Ne oluyoruz derken ikisi evlendi-zaten filmde sürekli ne oluyoruz dedirten şeyler oluyor-. Evliliğin kısa geçilmesi anlaşılırdı, ikisi de çocuk denecek yaştaydı zaten. Sonra film curtis in müzisyenliğine yoğunlaşacak diye bekliyordum. Evet müzik vardı, ama sadece “müzik” vardı. Curtis hitleri birer birer yazıyordu, ama bunlara pek dokunmuyordu film. Sanki cover yapıyordu ian. Klip tadında sahneler-yönetmenin klip yönetmeni olmasının filme en büyük zararı- ardı ardına geliyordu. Love will tear us apart çalarken istihzayla gülümseyeceğimi asla tahmin edemezdim. Bu kadar “müzik” vardı, ama curtis in o meşhur sahne şovlarının bile hakkını verecek sahneler yazılmamıştı. Belki şimdi, az sonra derken son sahneye gelmişti bile film. Burada, evet curtis herzog izliyor-stroszek filmi-, iggy den ithe idiot u dinliyor, ama belirsizlik tavan yapıyor. Belki yönetmen olayı fazla dramatize etmek istemedi. Yine de curtis in twenty four hours in sözlerini okuması-so this is permanence /love shattered pride/what once was innocence,/turned on its side- ve intihardan sonra atmosphere in çalmaya başlaması-bence en dpğru seçimdi- tüylerimi diken diken etmeye yetti. Ama anlatım ne yazık ki bana yetmedi. Öyle bir kurgu var ki; işte curtis karsıyla kavga ediyor, zaten hasta, en iyisi ölsün bari.. nedne intihar ettiğini film anlatamıyor. Çevresindeki insanlardan kopuşunu anlatamıyor. Unknonwn pleasures ve rock tarihinin gelmiş geçmiş en önemli albümlerinden olan closer ın nasıl ortaya çıktığını anlatamıyor. Bunun yerine she lost control un nasıl ortaya çıktığını –güya- izliyoruz. Deborah in senaryoda etkin rol oynaması üçünün arasındaki aşk üçgenine odaklanmasına ne den olmuş senaryonun. Filmi izlerken aklıma Dostoyevski nin karısının günlükleri geldi nedense. Deborah in bu film için yıllarca uğraştığını ben de biliyorum; ama öyle sahneler var ki. Bir keresinde de ian la sevişiyorduk, sonra ağlamaya başladı.. kendisi de onu yeterince anlayamadığını kabul ediyordur herhalde. Curtis çevresindeki herkesten kopuk olan büyük sanatçılardanmış. Bir sahne var, grubun onu anlamamasını değinmiyor film diyorum, ama bu bile yeterli. Curtis kriz geçiriyor, elemanlar ilgili ama herhangi bir “sınıf” arkadaşı kadar. Annik yanında ama curtis yine de yalnız. O sahne benim için kilit sahneydi. Şunu da belirteyim, bence onu karısıyla corbijn anlatamadıysa kimse anlatamaz.
Joy division i pek bilmeyenler tatmin olabilir ve curtis den dolayı çok etkilenmiş olabilir. Biraz daha büyük olanlar, yani bizler de, bize yeni bir şey demeyen bu filmi bağrımıza basarız, arşivimizde özenle saklarız.

3 Aralık 2007 Pazartesi

meilh cevdet anday


melih abiyi unutmadım, sadece bir hafta geciktirdim.
en sevdiğim siirlerinden biriyle anıyorum onu, ama en sevdiğim şiiri bu değil.ama şimdi bunu yazmak istedim.
eyvallah abi, her şey için.


Balıklar için deniz lazım,
Sevişmek için işsiz olmak
Ve geceleri yatakta
Duymamak için tabanların sızısını
Zengin olmak lazım.
Halbuki ıslık çalmak için
Birşey lazım değil.

1 Aralık 2007 Cumartesi

sıkıntılıyım

Senin çevrende de elbet vardı onlardan.
Nedendir bilinmez herkesin onların sevmesini isterler. Bu çok zor bir şeydir, hem bu kadar sevgiyi kaldırabilirler mi? Bunu bilemem, tek bildiğim bunu gerçekten istedikleri.
Sevgi ile saygı birbirinden çok farklı kavramlardır. Bir kişiyi çok başarılı,erdemli, ahlaklı bulabilirsiniz. Ama bu sevmeniz için yeterli değildir. O açıklanamayacak bir olgudur. Senin içinden insan sevgisi diğer bütün duyguları bastırırsa herkesi sevebilirsin. Sevmediklerin bir türlü kanının ısınmadıklarıdır. Tamam, bu noktada “sevgi” biraz daha anlaşılır kılınıyor. Senin davranışlarını başlangıçta etkisi büyük. İşte onlar herkesin kendisini sevmelerini isterleri bun için kendilerinden ödün verirler. Bunu hepsinin kasıtlı olarak da yaptıklarını da iddia etmiyorum, istemdışı da olabilir. Ama sonuçta kendilerini kaybederler. Oysa hayatta planlanamayacak tek şey belki de sevgidir. O tektir. Onu böyle oyunlarla kandırmazsın. İçindeki kendini ele verirsin, sevilemezsin.
Onlardan çok görüyorum. Suçlular mı değiller mi kendilerine bırakıyorum. Kendilerine güvensizler, kendi olmalarının yetmeyeceğini düşünüyorlar. Belki de haklılar. Bazılarını sevgisini kazanmanız için fazlası gerekebilir. Ama o bazılarının seyreltik sevgilerine ihtiyacın var mı?
İnsanları niye idare etmediğimi soranlar oluyor. Edemem. Edersem “ben” ben olamam. Karşımdakinin gözünü okuyorum, gerçek sözlerini. Eğer ben gözümdekini dile getirmezsem niye varım ki? Devam edebildiğim tek şey, tutunduğum tek şey kendim olmak. Onun için varsın sevmesinler beni. Biz kalanlarla devam ederiz.

aylak a.

Gecenlerde tv de kanalları geçerken birini gördüm, ekranın altında zatı muhterimin bizim bölümde öğretim üyesi olduğu yazıyordu.Ama ben kendisini ilk defa görüyordum, bilmeyenler için söyleyeyim okuldaki dördüncü senem.
Olur böyle şeyler diyelim.
Sonuçta ondan hiç ders almamış sanırsam, bu bağlamda benim bir suçum yok. İki sene önce istatistik dersi alıyordum. Ders pzt olduğu için pek uğramazdım. Yine de bir iki kere gitmişliğim vardı. Ama işte arkaya otururdum, pzt demek geçen haftanın muhakemesi demek, pek dinleyemezdim-pzt sendromuyla ilgili de bir şeyler yazacağım-. Sonra sınav günü geldi. Biz bir şeyler çalışmışız, sınavı bekliyoruz. Sonra herifin biri geldi, bir şeyler konuşmaya başladı. Adamı tanımıyordum, merak ettim, arkamdakine kim olduğunu sordum. Dersin hocasıymış. Gözlerim falan da iyidir aslında, ama demek ki görmek o güne kısmetmiş.
Ama bu ve bunların benzeri hayvanlıklarımdan çok daha ilginç bir tanesi var ki, o bana ait değil.
Bizim bölümden bir arkadaşım aynı zamanda tiyatro kulübündedir. Yani her gün okula gelir kendisi. Ama biz kendisini pek göremeyiz-evet ben de uğramıyorum, ama onun yanında ben çok düzenli bir öğrenciyim- uzatmayayım, her gün okula gelen bu arkadaşım küçük tatlı fakülte binamızın tarihi eser pencerelerinin değiştiğini, televizyonda izlediği bizim binayı gösteren bir belgeselde görmüş.
Buraya bir atasözü iyi giderdi jeremy, ama benim aklıma gelmedi bir sey.
Bu kadar, insallah gülmüşsünüzdür, çünkü gülmeniz için yazmıştım.

haberler


alınıtıdır

Bob Dylan klasiği "Ballad of a Thin Man"in baş rol ismi Mr Jones öldü. "Rochester Institute Of Technology"de film profesörü olan Jeffrey Owen Jones, 1965 yılına ait Highway 61 Revisited albümünde yer alan parçadan tanınıyor. Jones ve Dylan 1965 yılında Newport Folk festivali öncesinde konuşmuşlardı. 63 yaşında olan Jones kanser hastasıydı. Dylan’ın Jones’dan esinlendiği parçanın sözleri ise şöyle; "You walk into the room/With your pencil in your hand/You see somebody naked/And you say, "Who is that, man?"/ You try so hard/But you don't understand/Just what you'll say/When you get home/ Because something is happening here/ But you don't know what it is/Do you, Mister Jones?"


Bu vesileyle bir kez daha dinleyelim, dinletelim.
Bilmiyorsan da sayemde öğrendin, ben olmasam..
Neyse, hadi.

26 Kasım 2007 Pazartesi

aylak a.

Bu sabah nişantaşından bir sınıf arkadaşımı gördüm. Aramızda sadece birkaç metre vardı ama kalkmadım. Aslında onunla konuşmak istiyordum, yanına gitsem gayet munis bir halde olurdum herhalde. Ama bir türlü kalkamadım, birkaç dakika sonra da araba geldi o gitti.
Hadi o bir” tanıdık”, geçelim onu. Ya tanıdıklarım.
Naldan mezun olduktan sonra sadece iki kişiyle görüşüyorum. Biri de benimle aynı bölümden. Diğerlerini ya okulda, iste orada burada senede bir iki kere görüyorum sadece.
Buraya kadar her sey normal, herkesin de öyle zaten. Lise dostlukları ileriye pek taşınılamaz.
Ama ne zaman onları hatırlarsam gülümsüyorum, içimde onlara karşı bir sevgi duyuyorum, ne yapıyo acaba ibne şimdi diyorum.
Aklıma geliyor, ama elim bir türlü aramaya gitmiyor. Görüşülmeyen yılların getirdiği bir kopukluk var, başka hiçbir şeye gerek yok, bu yetiyor. Ararken düşünüyorsun, rahatsız eder miyim-artık onu rahatsız edebilirsin-. Telefon açıldığında bir tedirginlik. Sıkıntı, eskinde saatlerce konuştuğun kişiyle bes dakika konuşamamak.
Oysa onları düşündüğünde ne kadar yakın hissedersin. Lise arkadaşları lise sıralarında kalıyor galiba. Yani onlar hiç büyümüyor, onları düşününce de biz de liseye dönüyoruz. Kafanda anıları yaşatmak çok kolay. Ama iş realiteye döndüğünde rahat edemiyorsun; üzüyor bu durum beni, ne kadar zorlasam kendimi de bundan kurtaramıyorum.
Hele bir de birkaç sene sonra yüzleri unutmaya başlarsam…
Şimdi en iyisi bunu hiç düşünmemek.

the smiths


Geçen haftanın alıntısı Oscar wilde danmış, o zaman bu hafta da bağlantılı bir şey yapayım dedim. O zaman da aklıma morrissey geldi. Morrissey onun en büyük hayranlarındandır.
Morrissey ve marr the smiths de bes sene de dört süper albüm çıkarmışlardır. Son albümleri strange ways here we come da last night i dreamt that somebody loved me adlı parçalarıyla olaya son noktayı koymuşlardır.
Ne desem bu parçaya az, ama morrissey in ne kadar yalnız bir adam olduğunu en iyi anlatan parçası, en azından bunu söylebilirim.Birkaç satırda usta neler basarmış, imrenmemek elde mi. Türkçeye çevirerek haddimi aşmak istemiyorum, onun için olduğu gibi veriyorum.
last night i dreamt
that somebody loved me
no hope, no harm
just another false alarm
last night i felt
real arms around me
no hope, no harm
just another false alarm
so, tell me how long
before the last one ?
and tell me how long
before the right one ?
the story is old - i know
but it goes on
the story is old - i know
but it goes on
oh, goes on
and on
oh, goes on
and on

24 Kasım 2007 Cumartesi

bukowski


Popüler olan şeylerle aramın iyi olmadığını söylerler, hatta bunu kasıtlı olarak kibrimden yaptığımı da ekleyenler çıkabilir.
Onlar beni tanımadıklar için bunu söylerler, işte bukowski de onların görüşlerini geçersiz kılanlardan. Benim sorunum popülerlikten çok, samimiyetle ilgili.
Bukowski yi yeterince “edebi” bulmayanlar da çoktur. Seksist olduğunu, sokaktaki herhangi bir şarapçının ondan iyi yazacağını söyleyenler de azımsanamayacak bir kitledir. Yine onu aa bak herifin biri var, alkolik, yiyişmelerini yazıyor deyip okuyan “teen- age” de boldur yurdum sınırlarında.
Bukowski bir kitabında bara girer, orada müşfik bir dost bekleyen loser larla içmeye başlar. Sonra oradakiler onu tanır, bukowski ye sataşmaya başlarlar. Dostoyevski olmadığı için onlara sarılacak güce sahip olmayan bukowski mekandan çıkar ve şöyle der: beni sadece bunlar mı okuyor ? Onu çoğu kişinin anladığını düşünmüyorum, bu hayata bakış açısıyla ilgili bir şey. Onlar ve bizler durumu.
Birkaç şiirini koyuyorum, sevdiklerimden seçtiğim. Onun şiirlerini okumuyorum, çünkü ne zaman okusam bir şeyler yazasım geliyor. Pek sağlıklı olmuyor açıkçası.
İyi aksamlar.
Gece çılgın ayak sesleriyle yırtıldı
bazen alınganlaşırım
Nerede olduğumu bilemem,
Birkaç adım tökezler, yitik hissederim
Kendimi.
Tanıdığım herkes benden daha
Uzun
Daha zeki
Daha müşfikmiş
Gibi gelir bana,
Ve daha az çirkin
Elbette.
Ama asla
uzun sürmez
bu ruh hali.
Etrafıma sıkı bir
Bakış atarım,
Çepeçevre
Sert bir bakış
Ve aklım başıma
Gelir.
Ama
Bir süre için
Sadece.
Dilenmek
çoğumuz gibi, o farklı işlere
girip çıktım ki, midem deşilmiş ve bağırsaklarım
rüzgara fırlatılmış gibi hissediyorum kendimi.
iyi insanlar da tanıdım bu işlerde
öbür tür de.
ama birlikte çalıştığım insanları
düşününce-
aradan on yıl geçmesine rağmen-
ilk aklıma gelen
Karl
oluyor.
Karl'ı hatırlıyorum: yaptığımız iş
belden ve boyundan askılı
önlük giymeyi gerektiriyordu
ben Karl'ın çömeziydim.
'kolay bir işimiz var', demişti
bana.
her sabah yöneticilerden biri geldiğinde
Karl hafifçe öne eğilip gülümser, başını hafifçe sallayarak
onu selamlardı:
'günaydın Doktor Stein', 'günaydın
Bay Day' ya da Bay Night, kadın bekarsa 'günaydın, Lilly' ya da
Betty ya da Fran.
ben tek kelime
etmezdim.
Karl bundan rahatsızlık duyuyordu,
bir gün beni kenara çekti:
'bana bak, böyle bir işi başka nerede bulacaksın?
iki saatlik öğle paydosumuz var.
'bulamam herhalde...'
'kesinlikle, senin benim gibiler için
bundan iyisi can sağlığı..'
bir şey demedim.
'tamam, önceleri zor gelir insana köpeklenmek
benim için de kolay olmadı
ama bir süre sonra
önemli olmadığını keşfettim
kabuğum çıktı.
artık kabuğum var,
anladın mı? '
baktım ona, gerçekten vardı kabuğu, yüzünde de bir tür
bulanıklık vardı gözleri anlamsız
bakıyordu, boş ve
kayıtsız; yıllanmış,
yıpranmış
bir deniz kabuğuna bakıyordum.
birkaç hafta geçti
hiçbir şey değişmedi: Karl hiç sektirmeden
herkesi saygı ile selamlıyor,
gülümsüyor, rolünü mükemmel
oynuyordu.
ölümlü olduğumuz aklına
hiç gelmiyordu
herhalde
ya da
daha büyük tanrıların bizi
izliyor
olabileceği.
ben işimi yaptım.
sonra, bir gün,
Karl beni kenara çekti yine.
'bak, Doktor Morely benimle senin hakkında konuştu.'
'evet? '
'senin neyin olduğunu sordu bana? '
'sen ne dedin? '
'genç olduğunu söyledim.'
'teşekkür ederim.'
maaşımı alır almaz
istifa ettim
ama
yine benzer işler buldum
yeni Karl'larla karşılaştım
ve sonunda hepsini bağışladım
ama kendimi asla:
ölümlü olmak bazen
insanı
tuhaf
neredeyse
çalıştırılamaz ve
son derece
iğrenç
kılar-
hür teşebbüsün
kölesi
değil.
katıla katıla gülünesi
iyi olurdu buradan
ayrılmak,
gitmek artık,
nalları dikmek, bütün anıları
terketmek
filan,
ama kalmanın da
bir tadı var:
kendilerini
afet
sanıp
şimdi kirli dairelerinde
sabırsızlıkla melodram dizisinin
başlamasını bekleyen
bütün o yavrular,
ve bütün o delikanlılar,
Yıllık'larda
pürüzsüz ciltleriyle
bir gün
önemli biri
olacaklarından emin emin
sırıtan,
şimdi polis onlar, daktilograf,
sosisli sandöviç satıcısı,
tımarcı,
toz
zerrecikleri,
kalıp diğerlerinin
ne olduklarını
görmek güzel - yalnız
banyoya girdiğinde
aynayı es geç
ve sifonu çektiğinde
arkana bakma.
mahvolmuş hayatlar
'aynı kadınla iki kez
evlenerek hayatımı mahvettim'demiş
William Saroyan.
hayatlarımızı mahvedecek bir şeyler
her zaman vardır,
William,
neyin veya kimin
bizi önce
bulduğuna
bakar,
mahvolmaya
hep hazırızdır.
mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de.
ancak
o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların,ayyaşların,hapisane
kuşlarının,uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin.
varoluşun
menekşeler kadar,
gökkuşağı
kasırga
ve
tamtakır
mutfak
dolabı
kadar
olağan
bir
parçası
olduklarının.
mavi kuş
bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama ben ondan güçlüyüm, kal,
diyorum ona, kimsenin
seni görmesine izin veremem
bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama viski döküyorum üstüne
sigara dumanına
boğuyorum,
fahişeler,
barmenler ve bakkal çırakları hiçbir zaman
bilmiyorlar onun orada
olduğunu.
bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama ben ondan güçlüyüm,
yat lan aşağı, diyorum ona,
ocağıma incir dikmek mi
niyetin? Avrupa'daki kitap
satışlarını sabote etmek mi?
bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama zekiyim, sadece
geceleri izin veriyorum çıkmasına
herkes yattıktan sonra.
orada olduğunu biliyorum, derim
ona, kederlenme
artık.
sonra yerine koyarım yine
ama hafifçe öter
tamamen ölmesine de izin
vermiyorum
ve birlikte uyuyoruz
gizli antlaşmamızla
ve insanı ağlatacak kadar
güzel,
ama ben ağlamam,
ya siz?
not: blogdan kaynaklanan problemler nedeniyle siirleri tam düzügn olarak yansıtamadım, kusura bakmayın.

lüzumsuz adamdan lüzumlu bilgiler

Birçok mail geliyor “abi selim kızlarla nasıl bu kadar rahat tanışıyor, bir iki taktik versen” tarzında. Yine kendi durumunu anlayanlar. Güzin abla değiliz, ama sizi de geri çeviremem ki.
Selim le ben oturduk, engin bilgi birikimimizi sizinle paylaşmaya karar verdik. Bir o yazacak, bir ben bu bölümde. İkili ilişkilerde akılınıza takılan her şeyi konumuzu oluşturuyor. Süreduran ve çözemediğiniz problemlerinizi bu yazı dizisinde inşallah çözümlenecek. Derslere şimdi başlıyorum, ama hızlandırılmış dersler martta başlayacak.
Bugün specifik bir konuyla dersleri açıyorum jeremy. Eski bir dostun seni bir kız arkadaşıyla tanıştırıyor, birlikte oturuyorsunuz. Sen tabii ilk dakikalarda kasıntı bir modda normaldeki halinden çok farklı davranarak-bu genellikle istemeyerek olur, bilinçli olabilmesi için tecrübe şart- kızı etkilemeye çalışıyorsun-bu noktada neler yapman gerektiğini sonra uzun uzadıya inceleceğiz-. Zor durumlar için sakladığın esprileri bir bir patlatıyorsun, yine bir keresinde biz bununla hikayeleri, bak gülmeye başladı bile, merakla seni dinliyor. Her şey süper, sen arkadaştan kurtulmak için bahaneye düşünmeye başlamasın ki, konu nasıl olduysa yaş mevzusuna geliyor ve kız yaşını söylüyor. Sen de burada asla demen gereken cümleyi kuruyorsun:
“Aa, ablam da o yaşta!”
hani bilgi yarışmalarında “yanlış” cevaplar için bir ses efekti vardır ya, aynen o durum. Bir kıza bu cümleyi asla kurmamalısın. Kadınlarda yaş kompleksi yirmili yaşlarda başlayabilir. Hele hele bu kişi bir baltaya sap olamamışsa. Bu durumda böyle bir cümle kurarsan, hem onun karşısında çocuk durumuna düşebilirsin, hem de yaşı olduğunu hissettirebilirsin.
Öyle şey mi olur, deme. Denemesi bedava. Ama sana tavsiyem bu cümleyi asla kurmaman.
İlk dersimiz burada bitiyor. Merak ettiğiniz şeyleri bana maille ulaştırın, okuyalım, konuşalım.

22 Kasım 2007 Perşembe

türkçe müzik dinlemek

Türkçe müzik dinlemek küçüklükten beri kopmadığım bir alışkanlıktır.
Günümüzde ay Türkçe mi dinliyorsun, ne sıkıcı diyen carlıklar çıkabiliyor. Önemsemiyorum, susuyorum sadece.
İngilizce veya Franzsıca- misal bertrant ın yann tiersen le yaptığı a ton etoile gibi öte şeyler- bir şarkıda Türkçe de bulduğum tadı asla bulamam. Nasıl olabilir ki? Türkçe benim yaşadığım dil. Aklımdan geçen her şey Türkçe. Konuştuğum kelimeler Türkçe. Kelimelerin bir anlamı vardır; ama karkasını siz doldurursunuz. Yazdıklarınız onlara şekil verir. Onlar yan yana dizili harfler değildir artık. “kadınım” sadece iyelik eki almış bir kelime olabilir mi? Bunu sadece ruhsuzlar söyleyebilir.
Ne güzle şarkılarımız vardır, bir düşünsene. Erkin babadan sevince, cem karaca dan resimdeki gözyaşları, yaşar kurt tan ruhum, Tanju okan dan kadınım, gide bu liste. Türk sanat müziği, arabesk, rock, bir şekilde kelimelerle içimize girmeyi başarırlar.
Bunları niye anlattım, ona geleyim. Geçenlerde Türkiye den alternatif rock gruplar adlı bir albüm dinledim. Daha doğrusu ilk birkaç şarkıyı dinledim, sonra dayanamadım-hem de vapurla üsküdar a geçerken, ortam çok müsaitti yani-. Onun için sonlarda iyi bir şeyler varsa onların haklarını yemeyelim. Ama dinlediklerim.. vokaller o kadar silik ki. Bir tanesinin ses aralığı benden bile dardı galiba-tama bu çok abartılı bir eleştiri oldu-. Yurtdışından izlediklerimizin kötü kopyaları. Bir de bunların albümleri olanları var. Kreş, tnk gibi. Kelimeleri yaya yaya yapılan Boğaziçi türkçesi vokaller. Ellerine en son kitabı 12 yaşındayken aldıkları için hiçbir şey ifade edemeyen sözler ve artık ne dinliyorlarsa- placebo, interpol, coldplay vb- onlardan arak, esin melodiler.
Replikas grubu elemanları ilk zamanlarda çok sıkıntılar yaşadıklarını, ne zaman işin içine kendi kültürlerini kattıklarında bir şeyler yaptıklarını söylerler. Türkiye nin en orijinal gruplarından onlar. Herkes duman arebesk yapıyor, sezen aksu bilmem ne coverlıyor der, sonra aynı yoldan aşağı. Hem de berbat bir dejenarasyonla. Yanık sesli kel vokalistimiz ben sensiz İstanbul a düşmanım gibi gerzekçe şeyler yazar, editors dan daha iyiyiz falan der sonra uçarak.
Biz buralıyız, buranın müziğini dinlemek istiyoruz. Tabii ki yurtdışından etkilenecekler. Ama bir şekilde içinde kendileri olmak zorunda. Sorun şu ki, birçoğun içinde “burası” yok. kendimi benimseyemeyen, özümseyemeyen bu Türkiye nin alternatif sesleri birer birer gelip, birer birer gidecekler.

silgim

2003 yılının mart ayında bir silgi almıştım bakirköy’de dershane sınavı için. Sınıfa girdiğimde yerde bir silgi buldum, benim silgiyi poşetinden çıkarmadım, o orada kaldı.
Sonra gitmedi bir türlü..
Bir hafta, bir ay, bir sene.. uğur deniyordum.
İnanıyor muyum bunlara?
Bilemiyorum. Çevrenizde inanacak bir şeyler yoksa, her şeyi yapabilirsiniz.
Silgi hala benimle. Yaklaşık beş sene oldu, hala bekliyorum.
Küçüklüğümden beri nesnelere anlamlar yüklemeye başlamışım farkında olmadan. Çok küçükken bir şirin baba oyuncağım vardı. Bir sabah kalktığında bulamadım.
Çok eskimiş. annem ne zaman bu konu açılsa böyle der. Eski eşyalarımla olan bağımı anlamak istemez. Materyalist bakıyor olaya ne yazık ki. İçindeki şair ona çok uzak. Eskimişse atılmalı. Çok eski bir şortum var, kaç sendir giydiğim kestiremiyorum. Eskiden diz kapağımın altındaydı, şimdi epeyce üstünde. Her yaz savaş veriyorum atılmaması için. zor işte, bir türlü anlatamıyorum.
Onlarla bir şekilde geçmişi sahneliyorum. Dekor onlar, başrol ben, fonda da o zaman çok sevdiğim şarkılar.
14, 15 aydır tanıdığım bir arkadaşım var. Artık dostum da diyebilirim. Dün eski converslerden konuşuyorduk. Döndü, dolandı, “silgime” geldi konu. Beş senedir duruyor dedim, güldü. Çok mu garip geldi? Hayır, benimde bir silgim var hiç kullanmadığım ondan şaşırdım. O bunu dedi, ben “mucizeye” sarıldım. Zaten hep mucizeler iki dostu bir araya getirir.
Hiç kullanmadığın bir silgin var mı jeremy?
Biz buradayız, bu banka en azından bir kişi daha sığar.

20 Kasım 2007 Salı

oradan, buradan, yaşamın kıyısından

Fatih Akın’ın bundan önceki bütün filmlerini izledim,az çok neler yapabileceğini tahmin ettiğimiz bir yönetmen. İlk filmindeki başarısını ikinci filmi “temmuz” da kaybetmişti fatih akın. Bu filmin senaryosu başlı başına hadi canım dedirtiyor ve insanın aklına şu soruyu getiriyor: bu filmlerin holivud saçmalıklarından ne farkı var? Daha sonra üçüncü filmini bir stüdyo için çekmiş yönetmen. Bu filmde de senaryoya kurban oluyor, onu eleştirmeyeceğim bu film için. Sonra “duvara karşı.” Duvara karşıyı başta komedi olarak düşünmüş, ama sonra birol ünel in de etkilemesiyle bu dram ortaya çıkmış. Beni her zaman üzen bir filmdir duvara karşı. Sonunu izlemeye içim el vermez, cahit’i hep otobüse binmeden çok önce bırakırım, o kadar etkilemiştir beni.
Yani bu filmden de çok şey bekliyordum, özellikle cannes başarısından sonra.
Kesişen hayatlar olayına girmiş fatih akın. Son yıllarda bu tür kurgular çok tutuyor, ben pek çözemiyorum. Kim hortlattı bu işi? İnarritu paramparça aşklar ve köpeklerle-türkçeye ismi en güzel çevrilmiş film- çok başarılı bir iş yaptı. Pulp fiction la falan karşılaştırılır ama alakası yoktur. Karakterlerin hikayeleri ne kadar birbiriyle alakalısız olsa da mükemmel bir duygu bütünlüğü vardı senaryoda. Soluksuz izliyorsun filmi desem abartmam. Sonra ne yaptı, 21 grams. Kurgusu çok karışık bir film, bu sefer olaylar daha bağlantılı, bunun üzerinde durulmuş, ilki kadar olmasa da başarılı bir film. Sonra da babil. Babil de olaya holivud giriyor ve yönetmenin de canı büyük laflar demek isteyince hani böyle önceki günden kalan yemeklerle annemiz bize çorba yapar ya öyle bir iş çıkıyor-ezdim herifi resmen-.
Bunları niye anlattım, bu işin zorluğunu belirtmek için. Bu tarz filmlerde karakterlerin kartondan olmaması çok önemli, arkalarını dolduracaksın. Yoksa seyirci kopabilir.
Fatih akın’ın filmlerinde müzikler hep öndedir, bu filmin başında da kazım koyuncu yu anıyor yönetmen. Bu tarz işlerini çok seviyorum bu adamın, bazıları gibi hrant dink i anmıyor filmlerinde. Sonra birinci hikayeye başlıyoruz. Filmin bütününde Fatih akın empati olayına yoğunlaşıyor. 1 mayıs kutlamacılarına pis pis gülen tuncel abimiz keraneye gidiyor. Anne çocuk, doğulu batılı, lümpen sosyalist hepsi bu bağlamda senaryoya sokuluyor. Bu da filmin yükünü ağırlaştırıyor. Sürenin uzamaması için geçişler çok keskin oluyor. Baki davrak a bir bakalım. Biz onun nursel köseyle olan ilişkisini hiç çözemeden o soluğu İstanbul da alıyor. Burada erkan can la küçük bir diyalog, belki de benim kaderimde hocalık yok diyor ve de Türkiye de alman kitapevini işleten almandan Almanya da alman dili profösörü olan türk olarak kitapevini alıyor-bu sahneyi de sevimsiz buldum, gözünün içine sokuyor, anlamamız için özel diyalog yazan türk filmlerine, dizlerine dönüyor sahne- neden böyle davranıyor bu adam anlamıyorum ki ben. Öyle izliyoruz. Hadi onu geçelim. Nurgül yeşilçay a dönelim. Nurgül ablamızın arkadaşları tutuklanıyor o da gitmek zorunda kalıyor.-bu sahnede mahalle halkı polisi alkışlıyor ya, yönetmen bir şey dememiş, insanlar kendiliğinden alkışlamaya başlamış, çok ilginç bir detay-. Alamanya da dostlarıyla anlaşamıyor, alman kız ona hemen evini açıyor. Hadi Almanların Türklerden korkmalarını falan es geçelim. Bu amerikan marka-yerine gelince İngilizce kelimeleri biliyor, yeri gelince de bilmiyor, burada diyaloglar daha özenli olabilirdi, ingilizcesi tamamen kabalaştırılabilirdi- giysiyi giymiyor, kapitalist düzene hala karşı, sonra gavur eğlencesine gidip içkilerini içip hatunla yiyişiyor. Buradaki tutarsızlık karakterden tiksindirdi beni. Sonra da gelip karıyla özgürlük geyiği yapıyor. Bu sahnede yönetmenin araya sıkıştıracam bir şeyler kaygısıyla yazılmış-bu tarz bir sahne de baki ve Nejat işler arasında geçiyor-. nurgül yeşilçay ın karakterinin bencilliği İstanbul da iyice ortaya çıkıyor, ne için uğraştığını kendi de bilmeyen karakterimiz davasına ihanet ediyor. Davranışları baştan sona tutarsız, sevimsiz bir tip olarak filmi bitiriyor.
Bazen karakterleri sevmeyince filmi de sevemiyorsun. Yoksa alman kızın annesinin gelişi, sonraki sahneler filmin değerini ortaya koyuyor. Özellikle son. Burada baki davrak ın karakterini anlamlandırmayı başarıyorum. Yaşamın kıyısına uzanıyoruz, onu izleyerek finali yapıyoruz.

oscar wilde


merhaba
alıntılarla haftayı açıyorum, alıntı oscar wilde'dan. köşsesine alıntı koyanların aklına bir şey gelmeyince hemen wilde'a sarılırlar, bu sefer de öyle oldu.
wilde'in çok ünlü bir sözü, günümüzde geçerliliğini bir yere kadar koruyor.
ama tabii ki ben bu kategoriye girmiyorum.


"Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar da erkeklerin son aşkı olmak ister."

18 Kasım 2007 Pazar

aylak a.

Canım bugün günlük gibi takılmak istedi, yapmıyorum normalde, ama bugün yazacağım sana ne jeremy.
Bu sabah 9.30 da ales e girdim. Şimdi sen diyorsun tabii, olm lüzumsuz senin ne işin var ales de. Niye lan, belki bilgi de bir sinema okuruz-kafasını okursun-, ne bileyim ekonomiye de razıyım. Kardeşim okumak istiyorum, daha çok küçüğüm ne olacağımı düşünecek yaşa gelmedim.
Sabah yedi otuz da kalktım. Bu benim için felaket bir saatti, düşünsene 7.30. nedense sınav yerinde düzgün bir intiba bırakma gereksinimi duydum. Zaten çocuk gibi duruyoruz, bari tipten yırtalım dedim yani. Giydim bayramlıklarımı, ceket, gömlek, çok şıktım anlayacağın. Neyse uzatmayayım, gittik okula-okulu da yanlış okumuşum o da ayrı bir mallık-, bir tanıdık çıkmasın diye dua ediyordum, ama bilirsin, ne zaman bir şeyi istesen tam tersi olur.
Abi senin ne işin var burada, senin ne işin var, yüksek mi yapacan lan. O ne be? Napıyorsun, iyidir işte, orada burada, sen?-bu kritik sorudur, asla sorulmaması gereken, adam zaten anlatmak için can atıyor- Amerika ya gidecekmiş, bir terslik olursa da burada yaparmış artık. Ben? İşte gireriz bir yerlere be, boş ver.
Girdik içeri, lise sıraları, bir acayip oldum. En son test 2004 öss de çözmüştüm haliyle. Boktan dönemler. Son iki ayki çöküşüm. Kimsenin bir şeyin farkında olmaması. Sonra acı bir fotoğraf, hiç unutmadığım. Eski dost birsen beni görür, anıl ne haldesin der. Teker teker aklımdan geçti. İçeri ince belli bardakta çay içen bir öğrenci girdi, o bile pek dikkatimi çekemedi.- bu nasıl bir şeydir, hala anlayamadım, herif süperdi.-
Sınavlarda kafamda çalan hep bir şeyler olur, fon müziği de diyebiliriz. Lisede sürekli kafamda bir şeyler çalardı. Bir keresinde bakrköy final de özel deneme oluyorduk-özel deneme ve ben, gecenin dokuzunda test çözüyorum- arkamızda mekanlardan birinde müzik geliyor. Zorunlu fon müziği, çok da kötü çalmıyorlar ama. Sonra şimdi ismi aklıma gelmeyen bon jovi nin parçası çaldı. Şu klibine takıldığımız. Hani herif bir kızla takılıyor, sonra kardeşini götürüyor, sonra kız gidiyor, başka herifle yatıyor hemen, çocuk geliyor, falan filan. Ben bu klibi çocukluktan beri izlerim, bir türlü çözemem. Neyse o günde sınavı bırakıp klibi düşünmeye başlamıştım. Bir yere bağlayamıyorum, idare et. 2004 öss sabahındaki fon şarkımı unutmam. O sıralar eski dost emir, bir cd yapmıştı bana:oldies punk. Mc5, ramones falan var. Neyse o sabah new york dolls dan personality crisis a takıldım. Tam bir krizdi sınavda, eş zamanlı krizler.
Dünden beri yeah yeah yeahs in pin i dilime dolandı.-bininci kez-karen ablamız derin manalara sahip nakaratında bam bam bam, dudum, dudum der ya-mükemmel anlattım- orasını söylüyorum. İlk birkaç soru süper, bam bam gidiyoruz. Sonra bir boş. Bam.. sonra bir daha. Bam. Sonra bir daha. Ba- sarkı sustu, karen bana küstü, ben de ona. Bir yerden sonra aklım yine gecen sınava gitti. O gün sınavda ilerde neler olacağını düşünüyordum, bugün de o günü. O gün soru işaretlerim bana bakıyorlardı, bugün de hala aynı yerdeler, artık daha da yerleşmiş bir şekilde. Lise günleri, en güzel olması gereken günler. Tümsek aynanın önüne bir mum koyarsam ne olduğunu bilmem gereken günler. Arşimet vardı, cismin dibe batması için şartlar vardı, yetiyordu güya, bak hala arıyorum, yok öyle bir şey, orada da yediniz beni ayakta.
Çıktım dışarı, biraz yürüdüm, allahtan unutkan vurdumduymazlığım vardı, o benim tek koruyucum.
Hem bak, belki bunların hepsi kostümlü provadır, ne dersin?

selim

selimcim kardeşim, bu ayki yazısını biraz geç yolladı, çok doluymuş bu aralar. ben okdum, hiç beğenmedim, aradım selim'i. olm selim, bu ne lan, sana zorla mı yazdırıyoruz burada dedim. selim de abi bu ay böyle oldu, kusura bakma, gelecek ay süper bir şey yollayacağım, yer altından notlar bile ynaında hikaye kalacak dedi-ilginç-. bir de bu yazıyı tünel starbucks da yazmış, onun da etkisi varmış.
selim de stabucks da takılıyor ya artık, helal olsun, bir şey demiyeceğim.
bu arada tünel starbucks harbi süper mekan ya, ben oralardayım:)


Sokakta oturmak ne kadar hoşuma gitse de, havalar soğukken işler değişir. Bir şekilde bir yerlere girmek gerekir, ama beleş olmalı. Evet, bir çay alıp herhangi bir yerde birkaç saat oturabilirsiniz, ama gürültü kafanızı siker. Geçen sene tiyatrolar 1 ytl olmuştu, ne güzeldi. Sıcak sıcak takılıyorduk. Bu festivaldeki doluluğu görünce aklıma oraya gidiyor. Sokurov’un mother&son ı oynayacaktı ve içersi dolmuştu bile. Bunun mantığını bir türlü çözemiyorum. Sokurov abi bu, bu kalabalık nedir?
Emek’teydi film, merdivenlere çökmüştüm. İnsanlara bakıp, zaman geçiriyordum. Sevgilisini bekleyen tipler her zaman dikkatimi çeker. Ne zaman sevgilileri gelse mutlu olurum, mutlu sonlar ne kadar da güzeldir. Sonra iki tip birden önüme atladılar, sanki endenozya da karşılaşışmışız gibi bir şaşkınlıkla boynuma atladılar. Bu kızları bir yerden tanıyordum, ama mesela isimleri bile aklıma gelmiyordu.
“selim naber?”
gülümsedim.
“hiç gözükmüyorsun? Merve nasıl?
Merve’nin arkadaşlarıydılar sanırsam.
“iyidir herhalde”
“görüşmüyor musunuz? Anlatsana ne oldu? Burada niye oturuyorsun? Gel yukarda oturalım.”
Çok fazla soru soruyordu. Ona hayır diyemiyordum, biliyorsun beni, çok yufka yürekliyim. Bu tipler çok sıkıcıydı. Bunlardan 5, 6 tane yan yana koy, kös kös bakarlar birbirlerine. Konuşacak bir şey bulamazlar. Ancak dün şunu yaptım, yarın şunu alacağım derler. Bence böyle tipler toplu takılarak hata yapıyorlar. Oysa sadece ikisi olsaydı, saha rahat oturup saçmalayacaklardı. Şimdi kös kös birbirimize bakıyorduk.
Sol çaprazımdaki herifi de bir yerden tanıyordum. Onu çıkarmaya çalışıyordum ki, herif bana döndü ve anında beni tanıdı. Büyük bir neşeyle masasından kalktı, yanımıza geldi.
“selim, özlettin kendi, nerelerdesin?”
herkes nerede olduğumu soruyor nedense. Ben hep buradayım, siz nerdesiniz?
Benim için çok rahatsız edici bir durumdu. Gözlüklü tongoç masaya çökmüştü bile ve benim bu üçünü tanıştırmam gerekiyordu, ama hiçbirinin adını bırak, kim olduğunu bile bilmiyordum.
“tanışın bakalım, bana ne bakıyorsunuz?”
“bilge”
“Selda”
“melda”
“memnun oldum
“ben de, ehe ehe”
bak kafiye bile var. Tam uyak. Ben bunların adını niye unutmuşum ki? Ben bu herifi nereden tanıyordum acaba, harbiden merak etmiştim.
“merve’yle çok eskiye dayanır tanışıklığımız. Bir adamla beraber yanıma geldi. Tam tahayyülümde kurduğum tipti, çok farklı, grotesk bir hali vardı- bu ne demek acaba?- hemen dedim, filmimde oynar mısın. Biraz düşündü, 2 şişe şarap verirsen olur dedi. Verdiği ceva-“
şimdi hatırladım. Aynen böyle olmuştu. Sonra bu iş olmadı, bu herifi bir ikiz daha gördüm. Kısa filmler çekiyordu, geçen sene de bir filmi İstanbul bağımsızın seyirci yarışmasında vardı. Adam oy versin diye dayısını bile Amerika dan çağırmıştı, yine de kazamadı, kesin şike vardı.
“kesinlikle beni anlamdılar. Benim metaforla göstermek istediğim diyalektik anlatımı asla anlayamaz bunlar. En küçük bir alegori, en küçük bir simgeyi bile anlayamıyorlar ki. Mandalina sahnemi bile anlayamadılar. Karakterin mandalinayı temizlemesiyle göstermeye çalıştığım psikolojik ikilemi bile anlamaktan yoksunlar.”
Konuşmaya başlamıştı, bizim kızlar da merakla onu dinliyordu. Herif sinema bilgisini adeta üstümüze kusuyordu. Birkaç saat bu herifi dinleseniz, yönetmenlerden çok sinema bilginiz olabilirdi. Sinan çetin’den bahsetmiyorum, İbrahim tatlıses’i bile geçebilirdiniz.
“zaten bu ülkede sanat gerçekçiliğini anlayan kimse yok, burası kesin. Okuyorlar yüzyıllık yalnızlık’ı, bu güzel remedios niye uçuyor anlamıyorlar. Gregor samsa böcek oldu, olmadı mı? Kesin olan bir şey var, o da insanlar hiç düşünmüyor.”
Belki de haklıydı. Ama ne kadar kendinden emin, öyle değil mi? Ben hiç böyle cümleler kuramam. Sanrım, belki, galiba… bu herifte sinirimi bozan şey kendinden eminliğiydi, ama aynı zamanda bu hoşuma da gidiyordu. Zaten uyuz olduğumuz tiplerin çoğunda biz de olmayan bir şeyler vardır.
“wenders bu bağlamda hikayeyi reddetmiş, görselliğe yoğunlaşmıştır. Hatırlarsınız wings of desire in sonunda ozu, truffaut ve tarkovsky de teşekkür eder. Ozu demişken, neydi o sinepop faciası. Bu festivali yapanlar hiçbir şeyden anlamıyorlar. Öyle değil mi selim, var mıydın sen o gösterimde?”
durmadan bize pas atar gibi yapıp, kendi sorduğu şeylere kendisi cevaplayıp, konudan konuya atlıyordu. Bu adam hiç içinden geldiği gibi konuşur muydu? Mesela Fellini den bir kere heyecanlandığı için bahsetmiş midir? Bütün yaptığı gösterişti, insanlara kendi beğendirmeye çok meraklıydı. Anlattıkların kimsenin anlayıp anlamaması da önemli değildi, hatta anılamasalar daha da iyiydi. tarkovsky, dostoveski konuşarak yatağa karı atmak. Aklına gelir miydi acaba cehov un böyle saçmalıklara alet edileceği. Bana sorduğu sorulara cevap vermiyordum, alakasız şeyler diyordum:
“o değilde ceketinde güzlemiş abi, nerden aldın?”
herif kafasını sallayıp kızlara döndü.
“beni yeis içersinde bırakan bir diğer konuda bugünkü Avrupa sinemasında-araya böyle Osmanlıca şeyler sokamaya bayılıyordu- gerçekçilik adı altında yapılanlar. Avrupa da 21. yy de yaşanan çöküşün tezahürleri bunlar. Zamanında vittoria de sica ne yapmış? Sabah hizmetçi kalkar, cama bakar, çayı koyar, bütün ayrıntılar gösterilir, biraz yürür, sonra oturur, birden hamile olduğunu işaret eden belirtileri anlar. Günlük rutinden bir anda geleceğine geçer. Gerçekçilik bu, şimdi mütemadiyen şiddet, mütemadiyen teşhircilik, bu mudur gerçekçilik?”
bize sorar gibi yapmıştı, ama birkaç saniye sonra cevabı kendi verecekti. O sırada yan masadaki iki kız dikkatimi çekti. Şimdi ben kalkıyorum, biraz da bunun ne anlama geldiğini düşünse…
maslarına oturdum, şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı.
“merhaba beni selim”
“merhaba?”
“şu herifi görüyor musun, çok fazla konuşuyor, çok sıkıldım. Dışardan kafa tiplere benziyordunuz, beni sıkmazsınız değil mi?”
güldürler. Komik bir şey dememiştim aslında, hep böyle oluyor nedense. Yine de hemen ısındım onlara. İsimleri Didem ve damla’ydı. İki yeni arkadaşım olmuştu.
Onlarla biraz konuştuk, başta biraz şaşkındılar, sonra alıştılar bana. Biraz sonra ayıp olmasın diye bizim masaya döndüm. Arada gerçekten saçmalıyorum farkındayım, ayıp olmasın diyeymiş. Sonra film. Tam bir rezaletti. Entellerimizin yapmadıkları rezalet yoktu. İlk yarım saatten sonra sonra sokurov a küfrederek çıkmalar başladı. Yanımdakiler muhabbet ediyordu, sonra resmen uyuyanlar vardı. Tüketim toplumu deniyor, her yerde o zıkkım. Film festivalinde biletler ucuz hadi gidelim, izleyelim. İnsanların bilinçsizliğinden, bilgisizliğinden, saygısızlığından nefret ediyorum. Onları görünce Bilge gibi adamlara kızamıyorum. Haklı Bilge, devam etmeli.
Çıktık dışarı, bilge bana bir projeyi anlatıyordu, bu sefer kesinlikle çekecekmişiz. Ondan kurtulmak istiyordum, numaramı verdim, yanından sıyrıldım. Kızları bulmak istiyordum. Didem ve damla’yla muhabbet çok eğlenceli olabilirdi. Tam caddenin önünde onları yakaladım. Güldüler, güldüm. Bir şeyler içelim dedim, kabul ettiler. Didem gülümsedi, damla saçıyla oynadı.