30 Ağustos 2007 Perşembe

filmekimi


film ekiminin programının bir kısmı çoktan açıklanmış, haberim yok valla...

Tabii ki sayfada beni en çok heyecanlandıran film ıan curtis’in hayatının anlatıldığı “control”. Vizyona girmez, anca İstanbul film festivaline diyordum, çok sürpriz oldu, sevindirik oldum akşam akşam. Sonra joe strummer hakkında da bir film var; ki o da hemen dikkatimi çekti.
Bunun dışında cannes’dan gelen filmler var haliyle. Bunlar hakkında bütün program açıklandığında daha uzun konuşacağım, önerilerim olacak sizlere.
Bir de bir şey gördüm sayfanın en altında:
"Geçtiğimiz yıl özellikle gençlerin ilgi gösterdiği indirimli hafta içi gündüz seansları, bu yıl da sadece 3,5 YTL olacak."
Evet gençler ilgi gösteriyordu, çok güzel de geçen sene biletler 2.5 du. Zam geldiyse niye bu “de” bağlacı kullanılmış?
En iyisi yazım hatası yapmışlar diyelim, iksv yapmaz öyle şey…

29 Ağustos 2007 Çarşamba

Selim

Dün Selim beni aradı, yavşak bir perdeden hatırımı sordu. Geç bunları Selimcim, dökül bakalım dedim. Lüzumsuz ağabey senin ne kadar prensiplerine bağlı bir adam olduğunu biliyorum, ama bana sadece bir seferlik müsemma göstersen. Kendim için değil, toplumu bilgilendirmek amacıyla bir yazı yazdım, yayınlar mısın dedi. Herif daha ilk aydan gün sayınsı ikiye çıkarmak istiyor. Böyle arsızlık da görmedim. Yine de Selim eski dosttur, candır, şarap paylaşmışızdır, onu kıramadım. Toplum bilinci dedi ama bana daha çok bir kızla ilgili bir macerasını anlatmış gibi geldi. Neyse ben yine de yazıyı yayınlıyorum, karar sizin.


Hepiniz Greenpeace’i az çok biliyorsunuzdur. Ne için kurulduklarını,ne yaptıklarını falan. Gerçi insanın arada sırada kafası karışmıyor değil; onların televizyonda sürekli bir yere kendilerini zincirlediklerini görüyoruz. İnsan asıl amaçlarını unutuyor bir süre sonra. Bir takım adamlar bir araya gelip hadi lan bilmem ne santraline gidelim, kendimizi zincirleriz falan dediklerini düşünmeye başlıyorsunuz. Gülmeyin canım, pekala olabilir. Adamın canı sıkılıyor, iş güç yok, aylak aylak oturacağına gidip televizyona çıkıyor. Ama çok yanılıyorsunuz. Greenpeace yaşadığımız çevreyi nasıl bok ettiğimizi bize hatırlatan, yapılan çevre suçlarını protesto eden, daha güzel bir çevre için çalışan bir kuruluştur.
Şimdi efendim tabi ki greenpeace’in neyle ilgilendiği bizi ilgilendirmiyor.-kelime oyunu-ben bugün istiklal, bilumum sergi, festival benzeri yerlerde gördüğüm merhaba greenpeace’e katılmak ister misiniz, Greenpeace hakkında bilgi almak ister misiniz, yardım etmek ister misiniz deyip önümüzü kesen arkadaşlar hakkında konuşacağım.
Kendi halinizde yürürken bir anda önünüze çıkarlar ve sorularını sorarlar. Ben belki de fazla müşfik bir insan olduğumdan cevap vermeden yanlarından geçemem. Ama millet öyle mi? Bu çocukları çok üzüyorlar canım. Yüzlerine bile bakmadan yanlarından geçenler veya siktir git başımdan diyen yüz ifadeleri. Geçenlerde iki tip yanımdan geçerken konuşuyorlardı. Greenpeace ne lan dedi bir öküz, diğer öküz de zincirliyorlar ya kendilerini diye cevap verdi. Öbür öküz de -değerli zamanı çalındığı haklı olarak çok sinirli- sikeyim zincirlerini lan diye onayladı.oysa ben onlar gibi yapamam. Yanlarından sırıtıp da gidemem. Hemen abuk, sabuk hikayeler yazarım. Mesela şöyle saç-sakal karışmış goril gibi bir herif önümü kesip greenpeace’e üye olmak ister miyim diye sormuştu. Ben de pervasızca salladım: “Ben zaten üyeyim.” Kuşkuyla baktı, telaşla gülümsedi. Öyle mi, ben sizi hiç görmemiştim, dedi. Ben de seni hiç görmedim, dedim.
“Kaç yıldır üyesiniz, katılmıyor musunuz etkinliklere?”
“Oho ben 2000’de üye olmuştum. Şimdi eskisi gibi ilgilenemiyorum. Bizim Murat vardı, başkan, duruyor mu?”
“murat?”
“canım murat var ya, sarışın, yakışıklı…tanımıyor musun?”
“sanırım hayır”
“üzüldüm… neyse, boş ver, gitmem lazım, görüşürüz”
bunun gibi birçok acayip diyalog yaşadım.kendimi kontrol edemiyorum.bir keresinde de kızın teki yarım saat neden yardım etmem gerektiğini anlattı.efendi bir kızdı, onu üzmek istemiyordum, bir türlü başımdan salamadım. Sonra o kredi kartı numaramı sorunca kafamı çalıştırdım ve mükemmel cevabı yapıştırdım.
“kredi kartı kullanmıyorum”
“karşı mısın… a-sende haklısın”
“nakit olmaz mı?”-yüzsüzlüğün son noktası-
“nakit alamıyoruz, teşekkür ederim gene de”
“rica ederim”
Bu kızdan paçayı zor kurtarmıştım. Ama bazen asabi yanıma denk geliyor, greenpeace’e yardım eder misin deyince onlar bana yardım etsin, avurtlarım içine kaçtı, görmüyor musun diyerek tersliyordum.
Bir gün arkadaşım Deniz’le istiklal’de yürüyorduk. Sallana sallana yaptığımız yürüyüşte yolumuz Galatasaray civarında kesildi. Greenpeace’çi bir kızdı yolumuzu kesen tabi ki. Ortamdan uzamak için bir hamle yapacakken deniz kıza tabi ki greenpeace’in ne bok olduğunu öğrenmek istediğini söyledi. Deniz hatuna hülyalı hülyalı bakmaya başlamıştı bile. Güzle bir kızdı, ama yapılacak iş miydi bu? Kız uzun uzun anlatırken inanılmaz sıkıldım ve greenpeace’le ilgilenmediğimi söyledim; gittim, YKY’nin önüne çöktüm. Saatlerce konuştular sanırım. Greenpeace’i kuran tipler kurarken bu kadar konuşmamıştır bence. En sonunda- bütün bu saçmalığın kaçınılmaz sonu olan olay- Deniz kızın numarasını aldı, cilveli cilveli bakıştılar, deniz pollyana misali ablak bir ifadeyle yanıma geldi. Yani insan nasıl sırf kızın numarasını almak için böyle maymunluklar yapıyordu, bir türlü aklım almıyordu. Zordu benim için, kafamı salladım, kalktım ayağa. İki gün sonra çıkmaya başlamışlardı bile.yine de umursamadım bunu, onlar mutluydu, gerisi boştu.
Dalgın dalgın tünel’den galatasaray’a çıkıyordum. Aklımda birçok şey vardı, aslında hiçbir şey düşünmüyordum, çok fazla doluydu aklım. Sonra birden heyecanlı bir ses duydum. Gayri ihtiyari kafamı sallamıştım, bir şeyler anlatıyordu bana. Sonra ses birden durdu.
“iyi misin?”
Kafamı kaldırdım, kısık gözlerle ona baktım.
“iyi-iyiyim, sen devam et.”
O bir şeyler daha anlattı. Sonra yine durdu.
“sen beni dinlemiyorsun ki?”
Eliyle omzuma dokunmuştu.
“özür dilerim..”
“dinlemek zorunda değilsin, teşekkür ederim, sabrın için gene de”
kafamı kaldırdım, yüzü düşmüştü. Kendisiyle ilgili olduğunu sanmıştı “kopukluğumun”.
“hey, senle alakası yok… kafam dağınık, özür dilerim, boşuna oyaladım seni. Kusura bakma, görüşürüz.”
Yanından sıyrıldım, yavaşça sürünmeye devam ettim. Sonra biri arkadan yavaşça sırtıma dokundu. Kafamı çevirdim, karşımdaydı.
“oturalım mı, pek iyi görünmüyorsun.”
Bu sefer ona dikkatle baktım. Çivit mavisi gözleri vardı. Gözlerindeki sükunet beni içine çekiyordu. Sakin bir kumsal hayal ettim.. bunların hepsi iki saniyede olmuştu. Sadece gözleri vardı, sonra geldi diğerleri. Oturduk, ben ona gülümsemeye çalışıyordum, o mavi dünyaysa merak ve telaşla bana bakıyordu. YKY’nin önünde götümüz donana kadar oturduk. Adı Sanem’di, gerçekten bu ada yakışan bir güzelliği vardı. Siyah saçları, bembeyaz teni, çivit mavisi gözleri… oyuncak bebekler gibiydi, dokunsanız kırılacaktı sanki. Sakin bir kumsal vardı karşımda, “kopukluğum” gitmişti,anlattıkça anlattım ona. Sanem susarken bile bana çok şey vaat ediyordu. O gece birlikte şarap içtik, bir şarap dostum olmuştu, her şey çok tatlıydı
Ben de greenpeace’e katıldım. Biraz kendimi zorunlu hissettim, oysa Sanem bu konuyu açmamıştı bile. Beni tabi ki Galatasaray’a verdiler,evime. Artık suratına bakılmadan geçilenlerdendim. Oysa hepsine sormuyordum, hani belki bu olabilir diyordum. Orada dikildiğim birkaç saatte adeta okumaya başladım içlerini… arkadaşlarıyken takıldıkları o sorumlu, erdemli tavırları… Sade bir kerecik o lanet alışkanlıklarından vazgeçseler küçük bir yardım yapabilirlerdi. Zordu tabii bunlar. Hele o lanet sarı bilekliler… O dönem çıkmışlardı. Hepsinin kollarında vardı, kanserle mücadele ediyorlardı. Toplum bilinciymiş… Hadi canım, boş verin bunları. Her şey göstermelikti, daha fazla dayanamadım. Greenpeace’çi çocuklar gibi iyimser değildim, güçlü değildim. İnsanların bütün pislikleri ortadaydı, değmezdiler bunlara. Ben de değmezdim tabii. Sadece bir gün. Sanem hiçbir şey demedi, sadece sarıldı bana.
Sonra ben Sanem’i aldattım. Belki fazla rutindi… Belki kendime eziyet etmekten zevk alıyordum… Belki Sanem benim için fazla “doğal”dı. Ben duştayken telefonum çalmış, birlikte olduğum kız açmış. Ne dedi bilmiyorum, sormadım da. Aradım Sanem’i, anlattım; o sadece niye dedi. Nedenini bilsem zaten yapmazdım, anlayamadın mı Sanem? O gece kül rengi denizi seyrettim, biliyordum Sanem’in gözlerine de bulut girmişti, elimden bir şey gelmiyordu. Sanem her şeyi güzelleştirmeye çalışıyordu, benimse elimin değdiği her şey bok oluyordu. Ne kadar zorlasam da olmazdı…
Eski dostlarımdan Arda insanların birbirini sevmesinden çok öncelikle birbirlerine saygı duymaları gerektiğini söylemişti. Sevgi zaten gelir, herkesin içinde var, ama birbirlerine saygı duysalar, her şey çok farklı olur, demişti. Bakın işte greenpeace’çiler bize saygı duyuyorlar. “bizim” için bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Çok mu zor onlara saygı duymamız? Paran mı yok, en azından bir gülümseme. Esirgemeyin onlardan saygınızı, eğer kendinize saygınız varsa.

27 Ağustos 2007 Pazartesi

meraklar

efendim geçenlerde yazdığım kandil yazısından sonra bir okurum bana kandilde çekilen mesajların hangi sebeple yollandığını sordu. İnsan kandil mesajından rahatsız olur mu ? adam galiba allahsız; olsun kendi sorunu. Biz yine de inceleyelim.
Bu kandil mesajları niye çekiliyor? Araştırdık, tek bir nedeni var diyemeyiz, başlayalım.
İlk neden görgüsüzlük. Biliyorsunuz cep telefonları halkımızda sosyal statü gösterme açısından çok önemli. En çulsuzun elinde bile uzay üssü gibi aletler görüyorum.- bir de yeni bir trend var:güneş gözlüğü güneş çıksa da bir taksak diye milletin boynu tutuluyor valla.iyi oldu yine de, milletçe şairane duygularımız artar belki. Neyse güneş gözlüğü konusunu başka bir başlıkta kışın değineceğim, şimdi yapıp da kimseyi gücendirmeyelim-bu alet ellerinden düşmüyor, durmadan bir devinim.çok önemli işlerimiz var hepimizin. Kandilde de herkese aynı mesajı çekerler, bok var sanki…
Diğer bir kandil mesajı çekme nedeni “piçlik”. Yakın bir dostu putperest kankasına “ehe ehe” efekti eşliğinde garip ve muallak-bu metinleri kimler yazar acaba, bunu da merak ederim- bir mesaj çeker. Anlamsızdır,ama bu mesajı yollayandan da bir anlam beklemek anlamsızdır.bana da gelir böyle arada, tövbe estağfurullah diyip silerim.
Bir diğer neden uyarıdır. Üstü kapalı olarak “mesaj” verilir.”bak nuri ne bok yediğini biliyorum,adam ol, ayağını denk al, adamı sinir etme” manasına geldiği belli olan bir mesaj atılır. Aslında böyle bir şey var mı, bilmiyorum, denekler dedi, yazdım buraya. Götümden sallamadım, yanlış anlaşılmasın.
Ve en son olarak “ hatırlama”. Aslında bu mesajların temelinde bu gaye yatar; en azından öyle denir. Bu çok öylesine bir hatırlamadır; hatırlama bile sayılmaz. Çünkü listeden geçerken senin ismini de görür ve seni “hatırlar”. Gerçekten aklına gelse bir arardı. İşte ben bu mesajlaşma alışkanlığına uyuz oluyorum. Arkadaşlıkların değerini, önemini azalttığını basitleştirdiğini düşünüyorum. Gerçi her anlamda günümüzdeki “iletişim” bana uzak. İnternette başlayan aşklar. Aklım almıyor bile. Benim bir ilişkide en çok gülümseyerek hatırladığım ilk anları onlar bir ekrana karşı yazışarak harcıyorlar..
Galiba benimki eski kafalılık. Gerçekten ciddiyim bundan. Çünkü çevremde çok büyük bir kesim bunları yapıyor, garipsemiyor da. “mektup” günlerinde yaşmalıymışım. Düşünmesi bile çok tatlı…
“meraklar” dan biraz kişisel üzüntülerime kaydım, ama merakımızı da çözdük yine de.
Bugünlük bu kadar, eyvallah.

haberler

Hürriyet’in haberidir…
Kate Moss, Angelina Jolie ve Marilyn Monroe gibi dünyaca ünlü seksi yıldızları mükemmel oranıyla geride bırakan Jessica Alba, Cambridge matematikçileri tarafından en seksi yürüyüşlü kadın olarak seçildi.
Akademisyenlere göre kalça ve bel arasındaki yaklaşık 0.7’lik oran kadınların kırıtarak yürümelerini sağlıyor.

Habere konu olan “bayan”ı tanımıyorum ama gayet önemli biri haberinde anlattığı üzere.internet üzerinde kısa bir gezintide kendisinin birbirinden sanatsal pozlarına rastladım,-yürürken göremedim ama- kendisini tebrik edelim.
Şimdi gelelim akademisyenlerimize…
Cambridge okulunun hocaları herhalde çok boş zaman sahipler ki bu konuyu incelemişler. Asıl kafamı kurcalayan bu araştırmaya nasıl başladıkları. Hadi gelin en seksi yürüyen kadın üzerine bir tez yazalım falan mı dediler acaba?-bu okulda okumak istemezdim-bir de bir şey soracam:gözlemleri sadece ampirik mi yoksa sokağa inerek, canlı gözlemler de yapmışlar mı? matematik biliminin sokaktaki adam olan bize uzak gelmesinin en büyük nedeni soyutluğu.alın işte daha ne kadar somut olacaklar?bu bağlamda hocalarımızı kutluyorum.
Son olarak benim de aklıma bir konu geldi, umarım buna da birileri el atar. En seksi sigara içen kadın kimdir?en seksi sigara içen kadın olmanın önkoşulları nelerdir?alt dudağın üst dudağa oranı ne olmalıdır? Aynı zamanda dudak yüzün ne kadarını kaplamalıdır? Bunu da bizim Türkler incelesin
Sevgiler

woody allen


Beni tanıyanlar allen’a olan hayranlığımı bilir.
Woody allen’ in yönetmen olarak yaratıcı olmadığını, çektiği sanatsal filmlerin bergman ve fellini’nin yapımlarının boktan taklitleri olduğunu, evlatlığıyla evlenmesinin sapıkça bir şey olduğunu söyleyebilirsiniz. Bunlara ben de katılabilirim bir ölçüde.
Ama woody allen’in asıl hayran olduğum özelliği zekası. Allen filmlerinde ortaya bir espri atar ve siz dakikalarca onun ne dediğini düşünürsünüz. Allen mükemmel bir gözlemcidir, yaptığı gözlemleri kendi dünyasında öyle bir şekilde ortaya koyar ki hayran olmamak imkansızdır. allen “saçma”yla “gerçek”i hep kendine göre karıştırır, bu karşımın başarısının altında onun eşsiz zekası yatar.
Allen’ın filmlerini izlemeye 16 yaşındayken başlamıştım. İzlediğim ilk filminde dahi-annie hall- diğerlerinden- o zamana kadar izlediğim holivud saçmalıklarından- farkını bana açıkça hissetti. Daha sonra sinemaya bakış açım çok değişti, ama ona olan hayranlığım hiç azalmadı. Ve tabi ki annie hall’ın bendeki yeri de değişmedi. Annie hall ikili ilişkiler üzerine izlediğim en iyi filmlerden. Annie hall’da allen bir ilişkide karşılaşabileceğimiz birçok durumu ortaya koyuyor. Onun tarzına alışkın olmayanlar durmadan konuşan bu adamın temposunda yorulabilir, ama holivud klişelerinden tamamen uzak durmayı başarabilmiş olan bu filme herkes bir şans vermeli.
Allen filmin sonunda sevgilisinden tamamen ayrılır ve aşağıdaki monoluğu yapar. Ben 5 sene önce izledikten sonra bu monoluğu hiç unutmadım, ilişkiler hakkında söylenebilecek en doğru sözlerdendir allen’in monoluğu.


Adamın biri psikiyatriste gider ve “Doktor, kardeşim delirdi. Kendini tavuk sanıyor.” der. Doktor da der ki “Neden onu getirmediniz?” Bunun üzerine adam “getirirdim ama bana yumurta lazım” der. İlişkiler hakkında ben de böyle düşünüyorum. Tamamıyla mantıksız, çılgınca ve absürttür. Ama galiba sürdürmek zorundayız, çünkü çoğumuzun yumurtaya ihtiyacı var.

24 Ağustos 2007 Cuma

kaan ince

kaan ince bir şair, hiç tanıyamadığımız dostlarımızdan…
kaan abi yazdığı şiirleri yayınlanması için yayınevine verdikten sonra intihar eder.sadece 22 yaşındadır öldüğünde…
intihar nedir, hiçbirimiz bilemeyiz… ölmek fiili benim için içi boş bir fiil… içini dolduramıyorum, bilemiyorum. Hani intihar edenlerin arkasından korkak denir, benim de aklıma gelir, peki cesaret ne? Dayanamayıp,gitmiş kaan abi, bizim yapmamız gereken de yazdığı satırlar üzerine düşünmek.
Kaan ince’nin şiirlerinde çok karanlık bir atmosfer var. Ölümle yaşam arasındaki gelgitleri satırlarından görülüyor.birkaç şiirini koyuyorum buraya; onu merak edenler http://kaanince.tr.cx/ adresinden şiirlerine ulaşabilirler.


yüzün yakamozlanır akşam saatlerinde
kime çıkmaz piyangosu hüznün
belki de sombalığa en son
ve demir kırı bir taya
ertesi yasaktı, es vardıbir tek uzun gecelerde

çıkrığında intihar edeceğim kuyu
zaman kuyusu, soluksuz ve ıssız
inip çıkar ölüm, durana dek yüzümdeki
sevişen kederlerle gülün gümü
adımdan çıkardım bir a
gözlerimde gezer geriye kalan



sıkmışım dişlerimi gözlerim kanayana kadar
çeyizimizde hüzün motifleri
göçebe bir ağıt göğsümün derinliklerinde
bu aşkın dönüşü yoksa
duman kırığı gözlerinde gecenin hıçkırıkları
kırık keman sesi ve adağım var
moraran hercai düşlerim ateşi delip ıslatır mendilimi
kalbime dolar -sonsuz uykuma- korkuya susamış yasadışı bir rüzgâr

bu aşkın dönüşü yoksa
suya düşer kokusu menekşelerin
deniz her zamankinden daha köpüklü
serçeler bi garip ötüşlüdür
martıları mavnalarla başka türlü danseder hamuruna sevgi katılmış bu dünyanın

küflü yüzler yok hiçlik de
hani ne derler gözlerinden öperim çocuk,gamlı sevda, şiir
ne'm kalır geriye gülüm seni alırlarsa benden
tiksintiler toplamı umutsuzluk sapağında ölüm



Haritası parçalandı ellerimde gecenin, bir yitiriş değil
bu, sınırları tutamadım yerinde, gözlerime doldu sular,
şimdi zaman oynak bir gölge. Nasıl başlasak geri dönmemek
için? Hüzünkıran ardında saklanan kalbimle, artık, okyanuslara
açılmak geçmeli içimden. Biliyorum. Ama kavuşmalar ayrılıktır
bazen.

İmgelerde yaşanacak aşk bırakmadım
Tüm güzellikler donup kalıverdi karşımda
Hüzün kaçıyor penceremden koşarak
Ölüm kayboldu geceye karışıp
Bir kolunda gözyaşı diğerinde acıyla



bir bir geziyorum ölümleri, gecenin bakışları arasında. sabah
göğe yelken açıyorum, gündüzler tanımıyor beni nasılsa. ayna-
larda yürüyorum bazen, martılarla düşüyorum denize; dudak-
larımı siliyor acılar. soluk alışımı duyamıyorum. sokak lambaları
gibi geç yanıyorum. gölgeler yürümüyor artık. kıvrılan yollarda
şarap lekeleri, sabahın ilk izi. ezanla dönüyor evine yüzü
külrengi gececikler. kaç kuytuda paslanıyor yalnızlık? üşüyorum.
gideceğim.

ve ben güzün ağlayacağım
sulara çekileceğim dönerken balıkçılar
yakamoz göreceğim dümensiz simsiyah gözleri
öleceğim
ve ben…



sevdim ve gittim
boşluğun aktığı yöne
boğazımda bir lokma dirençle
deniz adamları sızarken içeri
günaçımı pencerelerden

avuçlarımdan sıyrıldı kanperçemleri
küçücük fenerlerine sesimin eridi gecenin tınısı
gözlerim salgın birer uçurum

sevdim ve gittim
yolum aydınlık olsundu
tırnaklarımdan doğan
akrebin oniki boğumu
umuduma ölüm sundu

gitmek sevmek kadar yiğitlik değil
kırmızının kırıldığı yerde gül biterken
gecenin bittiği kente dönerim, senden de

22 Ağustos 2007 Çarşamba

exi26

Exi26 yanlı bilmiyorsam Akbank kart zamazingosu…
Gecen bunların reklamının izledim, beni pek de şaşırtmadı.coca-cola nın falan reklamlarına bakıyorum genç nesili çekmek için yaptıklarıa, adamlar gayet basit sempatik senaryolarla işi götürüyorlar. Reklamı izledikten sonra bir gülümseme beliriyor yüzünüzde-hatırlayın su telefon sesini çıkartan çocuğu-bir de bizimkiler. İlle de bir acayiplik, bir zorlama, pekala basit olmasın o zaman da sprite in reklamları gibi şeyler aklıma geliyor, yani nerden baksanız elinizde kalıyor bu reklam…ama bu benim bugünkü konum değil… veya niye ks harfleri yerine x kullanılmış-bunu birde ş yerine sh modeli var, o da ayrı bir saçmalıktır- bununla da ilgilenmiyorum. Veya Akbank ın bu kartı kimseye normalde satamayıp, rock’n coke da bu karda sahip olmayanlara çektirdikleri eziyetlerde benim ilgi alanıma girmiyor-bu cok sinir bir sey bence, sırf bu yüzden ben bu organizasyona gitmeyenler biliyorum-
Efendim benim ilgimi çeken husus biraz da hususi…
Kartın ismine takmış durumdayım.26 yaşına gelince ne oluyor dersiniz?tamam eşek kadar oldun,ne işin var konserde monserde, git calıs, evlen,doğur falan diyorlar sanırsam.belki de bu kartı yapanlar 26 yaşındadır, ne dersiniz?yani aslında sen çoktan bir baltaya sap olmuş olmalıydın da yirmi altı da son be kardeşim, ayıptır artık diyorlar bize.
Evet üzüldüm. Sade bes senecik kalmış, bizi kovacaklar da haberimiz yok.ama yine de bes sene de iyi be.biraz pollyanacılık yapalım.daha içilecek çok şarap var ve öpülecek çok kırmızı dudak… hem belki bes sene sonra exi 26 diye bir sey de kalmaz, belli mi olur?enseyi karartmayalım,daha var zamanımız.
Ama son söz cemal süreyya’dan. O da 26 yaşındayken bir şeyler demiş, ne dersiniz haklı mı acaba?

kırmızı bir kuştur soluğum
kumral gözlerinde saçlarının
seni kucağıma alıyorum
tarifsiz uzuyor bacakların

kırmızı bir at oluyor soluğum
yüzümün yanmasından anlıyorum
yoksuluz gecelerimiz çok kısa
dört nala sevişmek lazım.

21 Ağustos 2007 Salı

asfalt dünya

Bugün yeni bir gruptan, asfalt dünyadan bahsedeceğim.
Asfalt dünya daha önce h2000 ve rock istanbul da sahne almış bir grup.ormanların kralı adlı albümlerini geçen ay piyasaya sürdüler, hayırlı olur umarım. Grubun ilginç bir özelliğiyse ise hiçbir şekilde etrafta görünmemeleri. Ne röportaj veriyorlar ne de kliplerinde gözüküyorlar. Müzik piyasasını protesto etmek amacıyla böyle bir yol izliyorlarmış. Şimdi ben bunu tam anlayamadım. Eğer aynı kulvarda oldukları kişileri protesto ediyorlarsa haksızlık ediyorlar. Bizim rock gruplarının kliplerinde ville valo misali pop figürü gibi ortalarda dolananlar henüz yok. Umarım kendilerini ilerleyen dönemlerde daha net bir şekilde ifade edebilirler.ilk kliplerini beni severmiş o adlı parçalarına çektiler. Şarkı gerçekten hoş. Bazı vokallerin rengindeki hüzün kendini ilk dinleyişinde belli eder, burada öyle bir vokal var, ben beğendim.ama keşke bu şarkı kışın çıksaymış, benim yine kış takıntım tuttu, bu şarkıyı kışın dinlesem daha çok severdim.
Asıl konuşmak istediğim şarkının klibi.buralarda pek iyi klipler çekilmiyor, iyi bir şeyler görünce de çok seviniyorum.rock gruplarının kliplerinde ya performans klipleri çekilir, ya grup elamanları hiç görülmez-veya çalarken görülmez- bir hikaye anlatılır klipte, ya da ikisinin karışımı bir şeyler ortaya çıkar.-genelde böyleleri en çok kullanılır ve en boktan örneklerde buradan çıkar-işte bu sene gripin’in bol arabesk soslu albümlerinin çıkış parçası olan böyle kahpedir dünya adlı şarkının klibinden sonra ilk defa bir klibi beğendim.
Eğer klipte bir hikaye anlatıyorsanız, bunun şarkının sözleriyle bence bir alakası olması lazım. Direk olmasa bile bir alegori bir simge bir şey olmalı. Ama ne yazık ki bizim klipler böyle çekilmiyor, işte böyle klipler de kendilerini hemen izletiyorlar.
Bence bu şarkının klibini gören herkes en azından ne oluyor diye bir bakar.klibimizde sağdan soldan topladığı resimlere kendi resmini yapıştıran yalnız bir hatunumuz var-iyi kısa film konusu- hatun kişi orada burada bulduklarını topluyor, hayalinde olan yerin resmini çiziyor, böyle hikayemiz akıyor, biz ona üzülüyoruz,o nazlı nazlı şarkıyı söylüyor vs… neyse sonra bir koşma sahnesi geliyor arkadan- bu sahneyi ben rhcp’nin under the bridge şarksındaki anthony’nin koştuğu sahneye benzettim, alakasız duruyor, ama belki bir esin kaynağı olmuştur-hatun kişi koşuyor, koşuyor sonra bir sonraki planda biz onu yürürken buluyoruz.ben burayı tam anlayamadım.-belki de hatun biraz toplu olduğu için sikerim yav deyip fazla koşmamıştır, yürüme gideceğim demiştir. bir tahmin, yoksa bakın ben de beğendim kendisini-neyse son planda hatun düzlüğe çıkıyor, hayalleri karşısında ama gözleri onu arıyor. İşte budur abi, tebrikler.
Kurgudan kaynaklanan aslında hatunun şişman olmasıyla alakası olmayan-bakın saçlar da küt, hem de siyah, ben nasıl kötüleyim-zamanlama yanlışı dışında bence klip çok iyi olmuş.
http://www.youtube.com/watch?v=8xuuvtqa8ti izleyebilirsiniz.
Bundan sonra da klip analizi yapalım diyorum, dikkatinizi çeken klipleri lütfen bana iletin.
Görüşürüz…

20 Ağustos 2007 Pazartesi

vüs'at o. bener


Haftanın alıntısı Vüs’at O. Bener’in “buzul çağının virüsü” kitabından.
Aslında başka bir şey koymayı düşünüyordum, ama son günlerdeki gelişmeler beni bu kitaba yöneltti. Okumayanlara da öneririm…


Altta kalanın canı çıksın çarkının kısır döngüsüne hep birlikte katkımızın aymazlığına, bireysel, dönek mutluluğumuzun soysuzluğuna, bile bile körlüğümüzün sıkılmazlığına boğalar gibi kızıp, çılgına dönsek de elleri böğründe kalakaldığımız için boğulmalı değil miydik hıçkırıklara?

19 Ağustos 2007 Pazar

aylak a.

Geniş arkadaş çevrenizle oturduğunuz ve yeni arkadaşlarınızla sosyalleştiğiniz bir masa düşünelim…
Ortam mükemmel… herkes bir şeyler anlatıyor, eğleniyorsunuz, iyi ki gelmişsin falan filan… tabii siz de masa da sadece gülenler kısmında kalmak istemezsiniz, siz de bir şeyler anlatıp dikkatleri üstünüzde toplamak istersiniz… sonra başlarsınız hikayenize: işte ben lisedeyken Şemsettin diye bir hocam vardı, onun bir dersinde bık bık bık… sizin önemli anlarda ortaya sürmeniz gereken bir koz olarak hissettiğiniz bu çok komik hikayeniz pek dikkat çekmez, anlatırken yandaki masayı kesenler olabilir, hele bir de hikaye uzunsa sonuna geldiğinizde sizi sadece gözünün içine bakarak anlattığınız kişi kerhen dinliyor olabilir. Sonunda bir zoraki gülümseme… kötü olmuştur sizin için- ben genelde bu hikayeleri dinlemem, o yüzden bana kızamazsınız- işte tam bu noktada benim bayıldığım cümleyi kurarsınız:aslında çok komik, Şemsettin hocayı bilseniz çok gülerdiniz. Onlarda hııı der, uzatılmaz. Siz de bozuntuya vermemeye çalışırsınız. Belki de gerçekten haklısınızdır; yani Şemsettin hocayı bilseler gerçekten güleceklerdi, kim bilir? bunun başka varyasyonları da vardır. Televizyondaki bir şeyi anlatıp istediğiniz tepkiyi alamadığınızda, ama anlatmakla olmuyor, izlesen kesin gülerdin, herif gibi yapamıyorum, valla ba-… bu olay biraz özgüvenle alakalı. Sizin masaya ne kadar hükmettiğinizde önemli.- yoksa siz boktan esprilerine konum farkı nedeniyle gülünenlerden misiniz?-bir de sizin anlatıp becerinize de bağlı, bu çok önemlidir, iyi anlatamazsanız, hikaye de bir yere kadar. Asıl önemlisi olayın gerçekten “komik” olup olmadığıdır. Evet belki “Şemsettin” hocayı tanısalar güleceklerdi, ama belki de olay sırf şemsettin hoca var diye komik geliyordur size. Neyse dostlar, bence lise anılarınızı anlatırken biraz dikkatli olun.
Aslında bu anlattıklarımı da yazmadan önce ilginç gelmişti bana. Ama yazınca pek bir yavan oldu sanki. Şimdi yanınızda olsaydım inanın sizi sıkmayacaktım, öyle valla çok farklı olurdu.
Evet haklısın, şimdi gevrek bir sırıtış var suratımda…
Bu akşamlık bu kadar, iyi akşamlar.

anket

Anketimize sağ tarafta ulaşabilirsiniz.
Konumuz tom ve jerry…
Siz tom ve jerry’i izlerken kimi tutardınız merak ediyorum efendim.
Sayfamı okuyan herkesin belli bir olgunluğa eriştiğini düşündüğüm için siz yönlendirebileceğimi sanmıyorum ve kendi cevabımı açıklıyorum.
Efendim ben hep Tom’u tutardım. Zavallı tom… şerefsiz Jerry’nin ona yapmadığı kalmamıştır. Derisini yüzmüştür, evinden attırtmıştır, sevgilisini bile elinden almıştır.- ben aslında jerry aseksüel zannediyordum, daha küçükken de onların sonunda evleneceklerini düşünüyordu romantik bünyem, bu en büyük aşklar kavgalardan başlar zırvasına o zamandan inandırmışlar beni valla-tom’u tutmamın bir nedeni daha var. Ben çizgi filmlerde hep kaybedenleri tutardım. Serde Türklük var belki ondandır, aslına bakarsak ben hep kaybedeni tutarım-tamam kendime acımaya başlamayacağım-
Neyse bu kadarı yeter. Tom’un övülmeye ihtiyacı yok bence, her şey ortada zaten.sonuca göre sayfamı takip eden okurlarımın kişilik analizini yapacağım, bu yüzden lütfen birden fazla oy kullanıp kamuoyunun görüşlerini saptırmayın.
sevgiler

18 Ağustos 2007 Cumartesi

yavuz çetin


Eski bir dostum ve de onun tatlı kuzeniyle oturuyorduk.lüzumsuz ağabeyinin derin müzik bilgisinden çok etkilenen genç bünye bana eskilerden kimi dinlediğimi sorunca gülümsedim. Bilmiyorum o ne kadar eskileri kastetmişti, ama benim aklım eskiler deyince hep yavuz abiye gider. Yavuz çetin’i bilmiyordu. Ben de eski dostuma kızdım, hiçbir şey öğretmiyorsun dedim ve sonra Yavuz abininin “satılık”ını dinlemeye koyulduk.
Ufaklığın dinlerken duyduğu heyecan beni hem sevindirdi hem de biraz buruklaştırdı. Belki de onun gözlerinde kendimi gördüm… Hikayeyi biliyorsun. 6 sene önce bu zamanlar. Herkesi birbirine benzetmeyi bir bok sayan medyamız başlıkları atıyor: “Türkiye’nin Cobain’i öldü”- ne kadar ironiktir bu başlık- ben Türkiye’nin Cobain’ini daha duymadan adam ölmüştü. Çok merak etmiştim onu, üzülmüştüm de. Genelde ölüm haberleri beni sarsmazdı. Belki ufak oluşumdan öyleydi, biraz da ölümü hiç düşünmemiş olmaktandı. Ama yavuz abiye üzülmüştüm, hissettiğiniz bazı duyguların nedenini bilemezsin , sadece hissedersin,bu duygular en temiz ve en güçlülerdir, yavuz abi de bana böyle hissettirmişti. Öyle işte, birkaç gün manşetlerdeydi ve sonra yeni bir “haber” aldı yerini.
Çok değil, hemen o kış ölümünden sonra çıkan albümü “satılık” elimdeydi.-abla sana ne kadar teşekkür etsem azdır- bilirsiniz o yaşları. 14, 15, kendimi sorgulamaya başladığım dönemler… Yavaş yavaş içimde bir “tiksinti”nin oluştuğu dönemler… Ve yavuz abi o dönem birkaç isimle daha beraber girdi hayatıma, bir daha da çıkmadı. Yavuz abi söylüyordu, içimi bir huzur kaplıyordu.ama bu daha çok hani oralarda bir yerlerde bir abim var diyen bir huzurdu. O dönem tabi ki “yaşamak istemem artık” çok ayrıydı benim için. Kime ondan bahsetsem ilk bu şarkıyı dinletirdim.işte bunu yazmış, sonra intihar etmiş falan diyordum. Çocukluk belki, ya da sadece üzüntü. Onun hakkında ne okusam daha çok üzüyordu beni. Ve bu “Türkiye’nin Cobain’i” geyikleri daha çok bulandırıyordu midemi. Sokağın girişinde bir bar vardı: herkesin uğrak yeri olan, cafcaflı, afili, “cool” bir mekan. Oraya gidiyorlardı, hani “eğlenmek” için… Çok uzak da değil, hemen arka sokakta da yavuz abi vardı, dostlarıyla beraber. Söylüyordu dostlarına, büyülüyordu onları veya sadece takılıyordu kendilerince. Bir arka sokağa gitseler onu göreceklerdi, belki evet… yine de onları ayıran bir şey vardı, bunların hepsi de ölümünden sonraki satırlarda gizliydi. O satırları yazanların onu anlamalarını beklememeliydim, bunu çok sonra anladım.
6 sene oldu dimi? Belki çok eski değildir onu tanımam ne dersiniz?her neyse, bugün çevreme baktığımda, müzik zevkini bir kenara bırakıp kişiliğine, kendisine inandığım herkeste Yavuz abinin ayrı bir yeri var. En azından demek istemiyorum, ama gerçekten bir şeye tutunmamız lazım. O burada, kalbimizde. Ne klasik cümledir… evet bir klişe, ama biraz düşünelim istersiniz. Bu “klişeleri” yaratanlar vardır. Sonra birçok kişinin arkasından da aynı sözleri söyleriz fazla düşünmeden, kendimizi yormadan, adeta biraz da bilinçaltından gelen bir suçluluk hissederek. Ama onlar bir sonbahar yaprağı gibi önce yavaş sonra hızla çözülürken, “klişeleri” yaratanlar kışın açan çiçek misali bir şekilde aklımıza düşerler. Aklına gelince de gülümsersin eski dostuna, onu bir daha görmenin sevinciyle.
Son söz üstattan olacak. Onu hep bu şarkıyla hatırlıyorum. Ne zaman dinlesem yorgun bir huzur hissediyorum ve gülümseyen bir hüzün. İşte yavuz abi, eyvallah.


sahil sakin ve sessiz

motel ışıkları durgun deniz

karşıda bir balıkçı teknesi

kırık dökük iskele


sıcak günlerin yorgunluğu üzerimde

umutsuzluk görünürde

henüz batan güneşin özlemi hmmmmm

ve bu yalnızlık çekilmez gibi


sahil sakin ve sessiz

güneş ısıtmıyor artık tenimi

sonunda yağmurlar geldi

bu kumsaldan göçmek vakti...

13 Ağustos 2007 Pazartesi

yakup


Yakup’u duymuşsunuzdur.
İlk çıktıkları dönemde duman’a benzetilerek büyük eleştiriler almışlardı. Sevmeyebilirisiniz, iyi güzel hoş da, adamlar kanka zaten, alan razı, satan razı durumu var, size ne oluyor?
Neyse efendim, grup bu albümüyle pek sesini duyuramadı, yaz başından itibaren ikinci albümleri “kaos” internetten indirilebiliyor ücretsiz olarak. grup bu albümü yaparken hiçbir plak şirketiyle çalışmamış, tamamen kendi çabalarıyla albümlerini çıkarmışlar.bu başlı başına çok özel bir duruş, günümüzdeki korsan almayın bıdıbıdılarının yanında, adamlar şövalyelik yapmışlar, helal olsun diyorum.
Kaos albümünün ilk klibini bilmece adlı parçalarına çektiler. Bu şarkı malt’ın depremiyle beraber bence bu yaza damgasını vurdu. Yakup çok eleştirilen vokalini törpülemiş olarak karşımızda. Uzun zamandır böyle temiz gitar rifflerine sahip parça dinlememiştik Türkçe olarak- aslında yabancı olarak da pek bir şey aklıma gelmiyor-, açıkçası ben çok sevdim.
Albümlerini http://www.yakup-rock.com/ adresinden indirebilirsiniz, klip de vardı sanırım orada. http://www.youtube.com/watch?v=eh_v1ixgjbk adresinden de izleyebilirsiniz.
Görüşürüz…

haberler


Milliyet.com.tr nin haberine göre;

Beşiktaş'ta, bir aracın çarpması sonucu yoldan çıkan Jaguar marka otomobil ağaca çarparak durabildi. İtfaiyeden önce kazaya müdahale eden bazı vatandaşlar, sıkışan sürücü Zeynel Alkaya'yı kurtarmak için otomobilin üzerine çıktı. Kabataş'tan Ortaköy istikametine giden Alkaya'nın kullandığı otomobil, Dolmabahçe Sarayı önünde bir araç tarafından sıkıştırıldı. Görgü tanıklarına göre, plakası alınamayan bu araç kaza yaptırmak amacıyla tekstilci Alkaya'nın kullandığı otomobile çarptı. Çarpmanın etkisiyle kontrolden çıkan araç, yol kenarındaki çınar ağaçlarından birine çarparak durabildi. Otomobilin ön kısmında büyük çapta hasar oluşurken, sürücü Alkaya araç içinde sıkışıp kaldı. Aracın arka koltuğunda oturan Aslı Kartal hafif yaralandı. Çevreden yetişen vatandaşların Alkaya'yı kurtarmak için otomobilin üzerine çıktı ve zıplayarak aracın sıkışan kapısını kırmaya çalıştı. Daha sonra yerine gelen itfaiye ekipleri, yaklaşık yarım saat süren çalışmanın ardından Alkaya'yı sıkıştığı yerden kurtardı. Alkaya ambulansla Amerikan Hastanesi'ne, Kartal ise Taksim İlkyardım Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı. Kazaya neden olduktan sonra kaçan otomobilin yakalanması için araştırma başlatıldı. Yaralıların sağlık durumlarının iyi olduğu bildirildi.


Şimdi ne var bunda dediğinizi duyar gibiyim-aslında bir sik duymuyorum, bu lafı da sevmem- evet, bunun gibi 3658 haber izlemiş olabilirsiniz, olsun sayfa benim değil mi, istediğimi koyarım. Açıkçası olayın kendisinden çok fotoğraflar dikkatimi çekti.böyle bir şey daha önce gerçekten görmedim, neyse başka diyecek bir sözüm yok.

thom yorke


Her hafta bir alıntı koyacağım bundan sonra
Alıntı olarak film, şiir, şarkı sözü yani kısacası her şeyi kullanabilirim.- arada aylak adam aforizmaları da olabilir.- her neyse, sevdiğiniz sözleri bana ulaştırın.
İlk hafta thom yorke konuğumuz.-yoksa biz mi onun konuğu oluyoruz acaba?- çok sevdiğim bir parçasının bir kısmını sizin için çevirdim, üstüne düşününce çeşit çeşit anlamlar çıkartabiliyoruz bu şarkının sözlerinden, düşünün derim.

ve gerçek aşk bekler
perili tavan aralarında
ve gerçek aşk yaşar
lolipop ve cipslerin üstünde
sadece gitme
sadece gitme…

10 Ağustos 2007 Cuma

kandil mesajı

Bugün miraç kandili.kandiliniz kutlu olsun.
kandil diyince benim aklıma kandil simitleri ve irmik helvası gelir. Biz küçükken validem yapardı, çok hoşuma giderdi.artık bulamıyoruz o eski tatları.- acaba nerde o eski kandiller diye bir şey var mıdır merak ettim şimdi-
Bir de bayram çocuklarının yaptıkları kandil ziyaretleri vardır. Genelde kandil olduğunu onlardan öğrenirim, pek duyurmuyorlar kandilleri. Dışarı çıkmayıp evde oturduğunuzda duymanız çok zor, ancak veletler gelecek de siz duyacaksınız.onlar kandilimi kutladıkça amma da çok kandil var derim.belki de çok üs üste olduklarında bana öyle geliyor.
Biliyorsunuz yaz aylarında herkes bir yerlerde, apartmanlar da boşalıyor sonuçta. Çocukların talebini karşılayacak kadar da arz ne yazık ki yok.-ekonomi bilgimi de konuşturdum-bir de insanlar kandilden bir haber olunca iş iyice bok oluyor. Kandil çocukları müteessir bir vaziyette kapı kapı dolanıyor. Geçen sene apartmanı ayağa kaldıran veletler kapımızı çalma gafletinde bulundu.sinirlendiği zaman ürkütücü bir çehreye sahip olabilen babamla aralarında şöyle bir diyalog gelişti-diyalog denirse-
“kandiliniz kutlu olsun”
“sana ne lan benim kandilimden!”
ve kapı kapanır.. işte o çocuklar o günden sonra kandillere olan inançlarını kaybettiler. Elleri ceplerinde kayıp ruhlarıyla kandillerde aylak aylak dolanıyorlar o günden beri.
Neyse hüzünlendim… sanırım bu kadar.

meraklar

Yeni bölümümüzün adı “meraklar”…
Bu bölümde merak ettiğimiz durumları açıklamaya çalışacağım.merakımız bir takıntı olabilir.örneğin derste içeri bir girse neden kafamız o tarafa döner? Absürd durumları da merak ederiz.mesela neden çocuk karakolunun tabelası renklidir, bir türlü çözemem.ayrıca merakınızın somut bir durum olmasına da gerek yok. Gerçekten dibe vurmak diye bir şey var mıdır, bu da bir meraktır.
Çalışmamız tamamen bilimsel olacak.ama aklınıza yağmur yağarken koşarken mi daha fazla ıslanırız yoksa yürürken mi gibi olguları inceleyen araştırmalar gelmesin.gayet ciddiyiz çalışmalarımızda, didaktik bir çalışma yapacağız.onun için bilgisayarda bir şeyler okuyup eğlenmek isteyenler burada okumayı bıraksınlar.gülmek istiyorsanız ekşi sözlük falan okuyun, bizim gayemiz çok farklı.
45 gün önce bir arkadaşım merak ettiği durumu anlattı, biz de uygun bulduk. “lüzumsuz ağabey çok merak ediyorum, neden otobüse binebilmek için koşarken gülerler, bana açıklar ısın” dedi. Ekibimiz 45 gün boyunca çok derin bir araştırma yürüttü. Sonuçlar beni hiç şaşırtmadı. Birkaç acayip varlığın cevaplarını bir kenara bırakırsak, üç tane cevap aldık soruyu yönelttiğimiz deneklerden.deneklerimizin %8’i aklına o sırada komik bir şey geldiğini söyledi. %9’luk bir kesim otobüstekilere şirinlik olsun diye güldüklerini söyledi.geri kalanlarsa bu durumun gayri ihtiyari geliştiğini öne sürdü.
Şimdi ilk olarak bu yüzde sekizlik kesime tabii biz de yedik diyelim. Efendim bu insanlar çok kasıntı, kibirli tiplerdir.gayet sempatik olan bu durumu bir izzet-i nefis sorunu haline getirdiklerinden böyle bir cevap verdiler. Bunlar o otobüse binerlerse inecekleri durağa geldiklerinde otobüs durana kadar yerlerinden kımıldamazlar. Sonra da otobüs bunlar inmeden basar gaza… çok eğlenirim o zaman. Yüzde dokuzluk kesimse yavşak insan modelini oluşturuyor. Otobüsü durdurduklar için nezaketken gülümsediklerini söylerler. Ben onlara da hadi canım diyorum, nezakettenmiş…
Ve ezici çoğunluk bu gülümsemenin nedenini bilmediğini söylüyor. Tabii ki bilmezler sevgili okur. İçimizde ne kadar temiz, güzel duygu kaldıysa onlar biz şaşkınken, telaşlıyken kendiliğinden ortaya çıkar.kapıyı itmen gerekirken çektiğinde veya yolda yürürken tökezlediğinde hep aynı gülümseme belirir.tamamen içten bir gülüştür, otobüse koşan insanın yüzünde de bu gülümseme belirir, başka bir neden yoktur.
İlk merakımızı sizin için araştırdık ve çözdük. Meraklarınızı bana ulaştırın, ben de araştırayım. Bu arada sayfanın üst kesimindeki tablo için de ısıl’a teşekkür ederim. Açıkçası resimden pek anlamam, teknik olarak hiçbir şey bilmem. Ama bazı tablolar ilk gördüğüm anda bile bana bir şeyler anlatabiliyor, red tree de öyle.girişte de bence güzel oldu, saolasın.

9 Ağustos 2007 Perşembe

derse geç kalan öğrenci tiplemeleri

Efendim burada yapacağımız gözlemler üniversiteye ait. Biz Nişantaşı’ndayken de geç kalanlar olurdu, ama sınıfımız çok küçük olmasına rağmen ben fark etmezdim çoğunlukla. Genelde ya uyuyor olurdum, ya da zaten en geç kalan ben olurdum. Üniversitedeyse saat dörtteki derse bile geç kalanlar olabiliyor. Biraz kendi gördüklerim, biraz milletin anlattıkları, işte karşınızda son derece bilimsel bir şekilde yapılan bir gözlem.
Şimdi benim en dikkatimi çekenler çalışkan arkadaşlarımızdır. Bu arkadaşlar her zaman en önde oturmalarıyla tanınırlar.onlarla tanışmasam bile, birkaç dersten sonra onları unutmam.kaçta gelirsem geleyim onları hep en önde oturur bulurum. bazen düşünürüm, acaba sınıfta mı yatıyorlar diye. Gariptir ama lisede olduğu gibi burada da oturdukları yer hep aynıdır. Eğer sabah geldiğimde onlardan birini yerinde göremezsem endişelenmeye başlarım.öyle demeyin canım, dünyanın bin türlü hali var. Derse geç kalmaları başlı başına bir felakettir. Kafamda kurmaya başlarım: zavallı kızın bindiği otobüsün lastiği patlamış olabilir, saati yaz uygulamasında kalmış olabilir veya kendisi “tiki-inek” güruhundansa fondöteni bitmiş olabilir. Tanırım, düşünebiliyor musunuz onu fondötensiz. Çok büyük bir facia olurdu doğrusu. Neyse efendim, öyle veya böyle geç kalmıştır sevgili ablamız. Sonra birden içeri dalar. Ama ne giriştir o, siz de bilirsiniz. Yüzünde öyle bir panik vardır ki hocanın bile dikkatinin hemen üzerine çeker. Gerçekten önemli bir şey olduğunu sanabilirsiniz, oysa sadece üç dakika geç kalmıştır derse. Sonra kendi için rezerv edilmiş olan yerine kendini bırakır. Bir yandan gocuğunu çıkarır, bir yandan defter, kalem, bir yandan arkadaşının yazdıklarına göz gezdirmeye başlar, bir yandan hocayı dinlemeye başlayıp, yedi saniye içinde ilk sorusunu sorar.tanrım, nasıl bir enerjidir bu, anlayamazsınız.- işte o herkesin imrenerek baktığı defterler böyle ortaya çıkıyor, tam bir sanat eseri.- Panikle arkadaşının defterini geçirirken hocanın bu üç dakikada yaptıklarına da yüz kere geri dönmesine neden olabilir.hatta bazı hocalar meleklerin sınıfa daha teşrif etmediklerini görünce derse başlamayıp onları bekleme yoluna da seçebilirler.ama ne tatlıdır onlar, melek gibidirler, kızmayalım onlara.
Bir diğer sınıf vardır ki; onları hiç anlamam.bunlar her hafta ortalama aynı saat diliminde geç kalmayı başarırlar.yani onlar geç kalıyor olarak gözükebilir, ama aslında onlar tam zamanında gelmişleridir. Bazıları her defasında geç kalmalarına da şaşırır nedense. Bir de bunlar genelde okulun çok yakınında otururlar, hatta okulun yurdu bile olabilir mekanları.uykucu tiplerdir nihayetinde, zora gelemezler, çok da şaşırmamak lazım dakikliklerine.
Ve son olarak aylakgiller… öncelikle onlar ikinci gruba da dahil olabilirler, bunu hemen belirteyim. Ama eğer sürekli aynı saatte geliyorlarsa içeri girdiklerinde bir telaş göstermezler. Sakin bir şekilde en arkaya giderler.derse geliş nedenleri pek net olmadığı için geç kalma nedenleri de muammadır. Mesela aylak dostumuz selim derse tam zamanında gelmiş olsun. Ama o derse girmek yerine banklara oturmayı tercih edebilir.aylardan aralıksa, malumunuz hava iyice soğumuştur, dışarıda pek duramaz.duman altını da sevmediğinden birden sınıfını hatırlar. Sınıf sıcaktır, rahattır.arkada otururken kimse ona karışmaz. Dersteyken sınıftaki sandalye sayısını, sahte sarışın sayısını, convers giyen tip sayınsın çetelisini tutabilir. Ya da sadece dışarı bakar, duvara gözleri sabitler vb. bazen de hocanın dedikleri ilgisini çeker, not bile tutabilir,ne yapacağı belli olmaz. Bazen de kendisinden sonra gelen meleğimizi izlemeye koyulur, onun enerjik devinimleri bile onu yormaya yeter. Derse girmenin bir şeye yarayıp yarayamadığını en iyi onlar değerlendirebilir. Küçük sınıftaki aylakgilleri yaktıkları çok görülmüştür.
Bu arada, yeri gelmişken söyleyeyim: bu arkadaşların hepsi geldiklerinde beni hep sınıfta olurum. Ben hiç geç kalmam, ya siz?

6 Ağustos 2007 Pazartesi

gecenin sonuna yolculuk


Yolculuk etmek, çok işe yarar, düş gücünü çalıştırır.
Gerisi yalnızca düş kırıklığı ve yorgunluktan ibarettir. Bizim yolculuğumuz ise tümüyle düşseldir. Gücünü buradan alır.
Yaşamdan ölüme doğru gider. İnsanlar, hayvanlar, kentler, nesneler, her şey düşlenmiştir. Bu bir romandır, yalnızca düşsel bir öyküdür. Böyle buyurmuştur Littre, o ki asla yanılmaz.
Kaldı ki herkes aynı şeyi yapabilir. Gözünü yummak yeterlidir.
Yaşamın öbür tarafındadır bu.

Celine kitabına bu sözlerle başlıyor ve biz gecenin sonuna doru yaptığı yolculuğa davet ediyor. Celine gecenin sonuna doğru giderken bize sadece gerçekleri sunuyor; gerçekleri en yalın, dolambaçsız, gösterişsiz, sert ve suçlayıcı haliyle bizlere anlatıyor. Hiç kimseye veya herhangi bir ideolojiye yaranma gibi bir derdi yok, sadece insanları anlatıyor bütün çıplaklığıyla.
Ferdinand’ın yolu sırasıyla Fransa, Afrika ve Amerika’ya düşüyor. Ortamlar birbirinden çok farklı ama onun da dediği gibi insanlar birbirine hırtlık yapmak için fırsat kolluyorlar. Yardımseverliklerini bir türlü anlayamadığı Afrika yerlileri bile ona kelek atıyor. Ferdinand buna çok kızmıyor ama; herkes bir şekilde devam etmek istiyor, ne pahasına olursa olsun.
Ferdinand’ın yakın arkadaşı Robinson’un öldüğü bölümde sevgisiz insanı çok iyi anlatan bir bölüm. Ferdinand hiçbir insana sevgi duymadığını, Robinson ölürken bile verecek bir şeyi olmadığını anlatıyor. Yazarın bu derece inançsız olmasında yaşadığı dönemin etkisi büyük.20.yy’ın başı insanlığın hem toplumsal hem de bireysel olarak çöküşüne denk geliyor. Aslında Avrupa’da hakim olan refaha rağmen girişilen anlamsız savaş insanlarda olan bütün güzellikleri götürüyor. Vatan, millet, devrim gibi kavramların altında aynı çıkar ilişkileri var. Celine öyle bir dönemde yaşamış ki, bu kitabın böyle bir şekilde ortaya çıkması insanı şaşırtmıyor.20.yy’ın başında yaşanan çözülmenin bireysel anlamdaki yansıması açısından Ferdinand mükemmel bir karakter.
İhanet etmek hapishanede pencere açmaya benzer, diyor Celine. Herkes bunu yapmak ister, ama gerçekten yapabilen nadirdir. Bütün roman boyunca Ferdinand insanlara inanamıyor.bir tek Amerika’daki sevgilisi ona gerçekten sevgisini veriyor. Ferdinand’sa bu durumdan korkuyor ve kaçıyor. Ferdinand bir türlü kendi basit yaşamının sınırlarını aşamıyor, içinde hissetmesi gereken “sevgi”yi bir türlü bulamıyor.
Sıradan bir adamın hikayesi… insanın eline alıp ortadan birkaç sayfa okusa bile kolaylıkla neden bahsettiğini anlayacağı bir adamın hikayesi. Kitabı hazmetmek biraz da size bağlı. Sizin gerçeklere ne kadar bağlı olduğunuza…
Son söz üstattan:

Gerçek sizden uzaklaşmak için can atar. Sizi azat etmesi içten bile değildir. İnsan kendi gerçeğine de bağlı değildir aslında. Bu beklenmedik keyfi bolluğu karşısında o bildik megaloman çılgınlık sizi derhal sarmalayıverir.

haberler

Alıntıdır, çalıntıdır, her neyse işte

Hatay'ın İskenderun İlçesi’ndeki lunaparkta dönme dolaba binen vatandaşların eğlence turu, elektriklerin kesilmesiyle kabusa dönüştü. İtfaiye ekibinin merdivenli araç olmadan gelmesi nedeniyle telaşlanan vatandaşlardan bazıları, kurtarılmayı beklerken baygınlık geçirdi.
Dumlupınar Mahallesi’ndeki lunapark, önceki akşam elektriklerin kesilmesiyle karanlığa gömüldü. Jeneratör bulunmayan lunaparktaki dönme dolaba binen vatandaşlar da mahsur kaldı. Bazıları 10- 15 metre yükseklikte mahsur kalan vatandaşlar, kurtarılmayı beklerken sinir krizi geçirdi. Dönme dolaptaki çocuklar durumlarından memnun gülerek etrafı izlerken, özellikle kadınlar telaşlandı. TEDAŞ ekipleri arızalanan trafoyu onarmaya çalışırken, çağrılan itfaiye ekiplerinin olay yerine merdivenli araçla gelmemesi vatandaşların tepkisine yol açtı. Bu yüzden vatandaşlarla itfaiye görevlileri arasında gerginlik yaşandı. Tartışmayı polis araya girip önlerken, dönme dolapta kurtarılmayı bekleyenler fenalık geçirdi, bazı kadınlar bayıldı. Yaklaşık bir saat sonra merdivenli itfaiye aracıyla kurtarılan vatandaşlar, rahat nefes aldı.

Aslında pek de diyecek bir şey yok. Yine bize mi has olduğunu çok merak ettiğim vurdumduymazlığımız başrolde.acaba lunaparkın sahiplerinin arasında bu konu hiç konuşulmuş mudur? Yani akıllarına bunun gelmemesi gibi bir durum olamaz.
Ama yine de eğlenceli be… düşünsenize, ay ışığında çok güzel olurdu. Ama pek şairliği tutmamış kazazedelerin galiba. Bir de itfaiye aracını beklememiz de takdire şayan. Normalde lunaparkın sahibinin oğluna koş oğlum, nuri ağabeyine sor bakalım fazla jeneratörü var mıymıs falan demesi daha normal kaçardı. Veya bizimkiler bir halatla asılıp kendi başlarına dönme dolabı döndürebilirlerdi.neyse efendim, malumunuz kuraklık dönemi, tasarruf olmuş diyelim.

3 Ağustos 2007 Cuma

Selim

Her ay Selim’in bir macerasını sayfaya koymaya düşünüyorum. Selim’in hikayeleri edebi anlamda bir niteliğe sahip olmayabilir, ama Selim size hep insanları anlatmaya çalışacak, kendine has tarzıyla.biraz ondan bahsedeyim size. Selim içinde bir anarşist barındıran naif, yorgun bir kahraman. Selim hiçbir şeyden tatmin olamayan, bacak ağrısından bahsederken, Spielberg ve lucas’a saydırabilen bir müşkülpesent. Selim old school punk dan vazgeçmeyen tecimsel kaygılardan uzak bir müzisyen. Selim takıldığı barlarda kağıtlara şiirler karalayan uslanmaz bir romantik. Selim can sıkıntısından arkadaşlarının sevgililerini beceren bir yalnız adam. Ama siz bundan dolayı Selim’e kızmayın. Çünkü o herkesi affedecek kadar da olgundur, kendisine kelek yapanları affedip, hey dostum, boş ver, bir sigara versene diyecek kadar da kamil bir insandır.
Lütfen onun değerini bilelim.


Bazen neden sürekli geri zekalı kızlarla çıkıyorum diye düşünürüm. Nasıl sürekli onları seçerim bir türlü anlayamam. Yani insan arada bir de da olsa akıllı birini bulabilir öyle değil mi? Çok değil, on tane de bir taneye razıyım. İstatistik bilimi bunu da incelesin: İnsanın kafasını sikmeyen hatun oranı. Hayır, bir kız bulursunuz, sevişirsiniz, sonra yatarsınız, sonra kalkarsınız falan filan. Yani niye her seferinde bir hava, bir poz bilgelik, kendine benzetme çabaları. Yani seninle çıkıyorum diye senin arkadaşınla da takılmak zorunda mıyım ben?
Bunlar geçiyordu aklımdan o boktan mekanda otururken. Ayrıca evet, zorundaydım, akşam sıcak bir yatak istiyorsam zorundaydım onların bilmiş zırvalarını çekmeye. Kız arkadaşım ve onun geri zekalı arkadaşı ve onun geri zekalılığı herkes tarafından onaylanacak erkek arkadaşıyla beraber,o pis yerde oturuyor,iğrenç bar biralarını yudumluyorduk.-Cebimde azcık para olsa o sidiğe benzeyen pisliği içmem,emin olabilirsin. Diğerleri mi? Nerden bileyim,gidin onlara sorun niye içtiklerini bu zıkkımı.-
Ben pek konuşmuyordum. Bir yandan az önce anlattığım gibi kendime acırken, bir yandan da onları dinler gibi yapıyordum. Arada sırada duyuyordum aslında ne dediklerini. Geri zekalı kız arkadaşımın geri zekalı arkadaşının geri zekalı sevgilisi-tamam bir dahakinde isimleriyle hitap edeceğim onlara, ayrıca bu herifin ismi keşke Emre olsaydı, ne kadar iğrenç, kasıntı bir ismidir Emre, derken bile tiksinir insan, bu herife tam uyardı doğrusu- Ken Loach’un Kes filmiyle Truffaut’nun 400 Darbesini karşılaştırıyordu. Yok Kes’deki çocuk çok korkakmış da 400 Darbedeki her türlü zorluğa karşı savaşırmış. Şimdi bu herif böyle konuşurken, ben onu nasıl dinleyebilirim? 9 yaşında yürümeyi öğrenen,11 yaşında ilk defa bakkala giden bu salak Kes’deki çocuğu beğenmiyor. Her şeyden elimi ayağımı çekmiş olmasam bu herife haddini bildirirdim,ya da en azından denerdim. Mesela o lanet çenesindeki o seyrek kılları birer birer koparmak çok eğlenceli olurdu. Çok pis bir adamdı,görseniz sizde tiksinirdiniz. Ama çok uykum vardı,anırması ninni gibi gelmeye başlamıştı. Ayrıca çalan o kabile müziği beni yeterince yormuştu, ona bir şeyler demem imkansızdı.
Gözlerim yarı kapalı dinlemeye devam ederken,telefonum çalmaya başladı. Ben genelde telefonlar çalar çalar susar düşüncesindeyim, efendim. Telefonun sesi beni çıldırtmadıkça açtığım pek görülmez. Bu sefer durum farklıydı yalnız. Telefon bir kaçış olabilirdi. Belki anneannem ölmüştü ve de ben üzgün bir şekilde eve gitmek zorundaydım veya acil yapmam gereken bir iş varmışmış da, onun için aranmışmışım.-bu pek zorlama dururdu,acil ne işim olabilirdi ki ?- Sonunda çıkardım telefonu. Özel numaraydı. İhtiyatlı bir sesle konuştum:
“Alo”
“Merhaba,yapı kredi…..”(inanın ne dediğini hiç hatırlamıyorum,kısaca bir kartla ilgili bir şeylerdi.)
Sonra bana isminin Burcu olduğunu söyledi. Merhaba Burcu ben de Selim dedim. Biliyorum efendim dedi o da. Lan geri zekalı Burcu,tabi ki senin benim ismini bildiğini biliyorum,espri yaptık,kaltak gülsene dedim.- keşke bunları diyebilseydim.ama hemen belirteyim, ben çok iyi bir aile terbiyesi aldım. Babam tanıştığım insanlarla nasıl konuşacağım konusunda bana çok dersler vermişti, babama ihanet edemezdim, çok vefalıyımdır.-
Bana anamın kızlık soyadı vb gibi sorular sordu. Gerçekten zor sorulardı. Aklıma o sakallı herifin sunduğu yarışma geldi. Hani herif emin misin diye soruyor,yarışmacı hıyar da üç bin saat düşünüp yine başta söylediği şıkkı söylüyor.sanki Sophie’nin tercihini yapıyor adam. Bir sıkıntı,bir kasılma. Sanki oraya geldiğinde o para cebindeydi.-bu arada bu Sophie’nin tercihi saçmalığını da kız arkadaşımın zoruyla izledim. Klasikmişmiş. İnanılmaz bir eziyetti. Görüyorsunuz ya bir kız için çektiklerimi- Neyse iyice dağıttım,konuya dönelim. Sorulara cevap veriyordum, ama Burcu cevap verdikten sonra bildiniz efendim falan demiyordu. En son sorusunu cevapladıktan sonra ona cevaplarım doğru di mi dedim. Kuşkulu ve şaşkın bir sesle evet efendim dedi. Tanrım ne süperdi, uzun bir süre sonra bir şeylere doğru cevap vermiştim. Evet sorular çok tanıdıktı,ama ne fark eder? Keyfim yerine gelmişti bir kere. Ama karşı taraf benim gibi mutlu değildi sanırım.
Daha sonra yky kartımın hayatıma ne gibi açılımlar sağlayacağından bahsetmeye başladı. Kart birçok şeye yarıyordu galiba, ama sanırım bunun için içinde para olması lazımdı. Yani beni ilgilendiren bir şeyler anlatmıyordu. Yine de başta biraz dinler gibi yaptım. Ama o salağın konuşması bile daha heyecan vericiydi. Telefonu masanın üstüne koydum, bizimkileri dinlemeye koyuldum. Onlar soran gözlerle bakıyorlardı bana. Çok sıkışmıştım,masadan kalktım, telefonu cebime koydum,helaya girip işedim. Lavaboda ellerimi yıkarken aynada kendimi seyrettim biraz. Gerçekten,çok yakışıklıydım.değerimi bilmiyorlardı benim,sürünüyordum.
Aynada kendimi incelerken,nedense aklıma Burcu geldi. Telefonu çıkardım, o aynı sıkıcı ve monoton sesle kartımın faydalarını anlatıyordu. Kartı düşündüm bir an. Nerelerdeydi acaba? Bir an bütün dertlerime deva olacakmış gibi geldi,aynı reklamdaki gibi. Sonra telefonu cebime tekrar koydum,yüzümü falan yıkadım. Aynada bir daha baktım kendime,bok çuvalı gibiydi yüzüm. Bir anda bütün ihtişam gitmişti sanki.
İçeri onların yanına dönmeyi bünyem kaldırmadı, ben de dışarı çıktım. Bir sigara yaktım. Aklıma Başak geldi. Ne güzel girmişti hayatıma. Aklıma estikçe çıkarıyordum telefonu, onu dinliyordum. Telefonu çıkardım ve dinlemeye koyuldum, sesi çok huzur vericiydi, bütün düşünceler siliniyordu aklımdan, kafam dağılmıştı,rahatlamıştım adeta. Sonra birden ses kesildi, sessizlik oldu.
“ Selim bey ?”
“ Efendim”
“ Duyuyor musunuz beni efendim?”
“ E, evet”
“Şimdi size kart bilmemnenizi –hatırlamıyorum-söylüyorum. Yazıyorsunuz değil mi?”
“ E,evet yazdım.”-yalana bak-
“ Selim bey,kartınızla ilgili sormak istediğiniz bir şey var mı?”
“ Başak hanım”
“ Burcu”
“ Pardon.Ya sizin işiniz de çok zor… Böyle bütün gün konuş falan… Yorulmuyor musunuz?”
“ İşimiz bu efendim”-yine o şaşkın ton,çok tatlı ya-
“ Başak düşündüm de, bu akşam ne yapıyorsun?”
“ Efendim?”
“ Yani diyorum ki, kaç dakikadır benimle uğraşıyorsun, bana yardım ediyorsun, teşekkür etmek isterim…belki bir iki kadah şarap içerdik.”
Titrek ve kızgın bir sesle: “ Hiç gerek yok, işimiz bu Selim bey, iyi akşamlar”
“Ama öyle deme canı-“
Kapatmıştı. Sesi çok tatlıydı,belki bana iyi gelir diye düşünmüştüm. İçerdeki gibi marazi kopukluklar yaşamazdım.Bir iki şarap içerdik, belki onun evine giderdik, tatlı olabilirdi. Ama görüyorsunuz ya, Başak da onlar gibiydi. Hiç sormadan hayatıma girdi ve yine bana hiç sormadan ortada bıraktı beni. Onlara kötü davrandığım söyleniyor,ama ben sadece kendim olmaya çalışıyorum. Elimden sadece bu kadarı geliyor.
Telefon numarasını bile vermedi. Oysa ne güzel duyuyordum, o bayık ve yorgun sesi.
Sigarayı söndürdüm,içeri girdim. Hatunum bana ne olduğunu sordu. Ben de ona helada sıçtığımı söyledim. Yalan değildi bu. Sıçıyordum, her zamanki gibi.

2 Ağustos 2007 Perşembe

Bin-jip


Bu filmi 24. İstanbul film festivalinde izlediğimde büyülenmiştim. Eski dostum Birsen’le filmden çıktıktan sonra bir süre sadece susmuştuk.ilk izlediğinizde sizi etkileyip bir sonraki izlemelerinizde büyüsünü kaybeden birçok film vardır, oysa burada sondaki büyülü finali bilmeme rağmen her izleyişimde başka bir şeyler daha görebiliyorum. Zaten bu filmi ilk izleyişimden sonra kim ki duk en favori yönetmenlerimden oldu.
Biraz da filmi inceleyelim.kim ki duk un diğer birçok filminin aksine bu filminde şiddet teması geri planda. Şiddeti bu filmde sadece golf sopası temsil ediyor. Filmden gidilen her evde golf sopası görebiliyoruz. sadece bir evde tam bir dingin hava sağlanıyor, işte orada da ilk defa birlikte oluyorlar.bunun dışında yine diyaloglar çok az vücut dili sahneleri götürüyor. Dikkatsiz seyirciler için bu durum işkenceye dönüşebilir ama dikkatinizi toplayabilirseniz ortada mükemmel bir seyir var.bir de bence senaryoda amerikan filmlerinin hep gözden kaçırdıkları-daha doğrusu kasıtlı olarak yaptıkları-ve Uzakdoğulu yönetmenlerinin asla unutmadıkları bir kural vardır.eğer hissettirebiliyorsan ille de karakterlerin konuşacak diye bir şey yok.zaten normal hayatınızı düşünürseniz konuştuğunuzda birçok romantik anı bok edersiniz.cafcaflı replikleri kafanızda kurarsınız ama bunlar sadece kafanızdadır.film boyunca esas oğlanımızın sesini hiç duymuyoruz, bir şey kaybediyoruz muyuz?
bu filmde önceki yapımlarına oranla görsellik geri planda, genelde ev çekimleri var.ama yine de bir köprü sahnesi vardı,hoşuma gitmişti ilk izleyişimde.bir de bu filmde tekrarlar teması var.karakterlerimiz eski mekanlarına tek başlarına gidiyor, birlikteyken sürekli aynı şarkıyı dinliyorlar.tekrar takıntısı olan beni de bu sahnelerle film iyice eline geçiriyor.
İki karakterden filmde daha çok erkek karakterimiz ön plan çıkıyor.kendine ait bir evi yok, evlere giriyor, onların hayatını kiralık olarak yaşıyor.kayıp bir adam,kendisini tanımlayamadığı için kiralık hayatlar buluyor kendine ve gelecekten hiçbir şey beklemiyor.kadın karakterimiz eski bir model,mutsuz bir evlilik. sonra birbirlerini buluyorlar.bir türlü uyum sağlayamadıkları diğerlerinden bir şekilde kurtulma sansı elde ediyorlar.ama siz ne kadar kaçsanız kaçın bir şekilde sizi yakalıyorlar. Hapishane de sahnelerde çocuk gardiyanın onu her dövüşünden sonra pis pis sırıtıyor.bu gülüşün altında sen beni anlayamazsın düşüncesi yatıyor.ilerleyen sahnelerle beraber onun görünmez olma çabasını görüyoruz.ve müthiş final.
Bu film önce üçlü sarılma sahnesi ve akabindeki öpüşme sahnesiyle akıllara kazındı.işte onlar bir şekilde kaybolmayı başarıyorlar ve tartı sıfırı gösteriyor.bu sahneden sonra da yönetmen yaşadığımız dünyanın gerçek mi hayal mi olduğunu söylemek zor diyor ve son noktayı koyuyor.bence bu sahneyle yönetmen bütün sahnelerde hissettirdiği şiirsel anlatımını zirvede bırakarak filmi bitiriyor.
Önceki gün de tuhaf bir biçimde antoniani’nin ölüm haberini okudum. Açıkçası bergman dan sonra bayağı üzüldüm valla.üstadın filmleri diyalog barındırmaz ve müzik de pek yoktur, genelde oyunculuklar konuşur. Bir ilginci özelliği de altın aslan, altın ayı ve altın palmiyenin üçünü de farklı filmlerle kazanmış olmasıdır.kesinlikle izlenilmesi gereken bir yönetmen.