30 Eylül 2007 Pazar

sinema ve uyku


bugün sinemadan girdik, sinemayla ilgili bir klişe vardır, biraz ondan bahsedeyim.
Sinema filmlerinde görürüz, bir çift filme gider-çift olmasına da gerek yoktur- kişilerden biri dikkatle filmiz izler, diğeri uyur, biz de onları izleriz.- bu arada film izleme sahneleri aklıma geldiğinde benim favorim stranger than paradise, orada kimse uyumuyor, ama bu kadar güldüğüm ve kendimle özleştirdiğim sahne azdır- neyse sırf filmde olmaz elbet sizin de bir arkadaşınız veya kendiniz bir film sırasında dalmışsınızdır.
Şimdi açıklıyorum arkadaşlar, bir keresinde ben de sinemada uyudum.-yılın itirafı-
İff de işte günde üç film falan izliyoruz, eve gidip bir tane daha izleyince veya kitap okuyunca bünye düşüyor falan. Bir de öğle yemeğinde ayran içmişim. Evet bunların hepsi bahane olarak öne sürülebilir, ama açıkçası benim uyumamın asıl nedeni filmdi. Pen ek- ratanaruang ın önceki filmlerinin hatırına biraz da programdaki bosluk nedeniyle bu film hakkında hiç de iyi şeyler düşünemesem de bu filme gittim. İlk on dakika çağan ırmak ın önümde parlayan kelinin de etkisiyle dikkatim bozuldu ama bu da sorun değildi. Bu kadar ağır akan bir film açıkçası kolayına bulamazsınız. Sanat filmi izleyicisine bile ağır gelecek bir tempoya sahip olan bu filmde ben yirmi bes otuzuncu dakikalarda hafiften daldım. Sonra efendim, tahminimce birinci saatin sonunda flan, yanımdakiler beni dürttü, sonra biraz sarstılar ben kendime geldi, kendileri filmden kaçtılar, bense boşalan koltuklarla iyice rahat bir pozisyon alıp bir bes dakika daha izledim, pek de bir sey kaçırmamıştım aslında, neyse yine dalmışım. Sonra işte efendim iki, iki buçuk saatin sonunda ben uyandım, film bitti, çıkışa yöneldim. Bu arada sinema görevlisi durumu hepimiz için özetledi: bu filmi de nasıl bitirdiniz anlamadım ki!
Evet o haklıydı, ben de iyi uyumuştum, bir sonraki film beni bekliyordu.

filmekimi


Bütün yaz boyunca tv den, dvd den, monitörden film izlemek açıkçası beni çok baydı. Eylül ayında da genelde iyi filmler izleyemeyiz.yani kısaca İstanbul’da sinema sezonu ekim’de başlar.
Ekim’le beraber film izlemeye başlarız ama tabii ki film ekiminin son yıllarda benim için yeri çok ayrı olmaya başladı. Filmekimiyle beraber salonlara geri dönerim ve Emek’te aylar sonra film izlemek de çok ayrı bir zevk veri. Açıkçası emek benim için her zaman en özel sinema olmuştur. Emek’te kapı önü muhabbetleri, içerdeki merdivenlere çöküş, emek’in kendine has “sinema” havası, hepsini aylarca beklerim.
Kısacası sinema ekim’de salona döner ve de emek’e.
Açıkçası geçen sene gala filmlerinin normal gösterimi yapılmamaya başlandı ve de festival bizim adımıza çok sönük geçti. Her ne kadar lumet, moretti, linkleater gibi yönetmenler olsa da. Sadece Bükreş in doğusunu çok merak ediyordum; ki gerçekten de çok iyi çıkmıştı. Bir de bakire ve hamile diye öylesine gittiğim ve de çok beğendiğim bir film vardı.
Neyse efendim bu sen program daha güzel bence. Gerçi biletler üç buçuk olmuş ama ne yapalım, elbet zam gelecekti.-bu arada her geçen sene filmekiminin logosunun boktanlaştığını düşünüyorum, emmi oğluna falan mı yaptırılıyor, anlayamadım-
Önce galalar. Gitmeyeceğiz evet, ama sonra bazılarını da göreceğiz sonuçta.
Persepolis: bu sene cannes da en çok konuşulan filmlerden oldu ve de fransanın Oscar adayı. Çok olumlu şeyler yazıldı, görülmesi lazım.festivalden hemen sonra vizyona girecek bu arada. Gerçi bende film var ama altyazısını henüz bulamadığımdan kendisiyle sadece bakışıyoruz. Fransızca sı iyi olanlara verebilirim.
Hairspray:john waters ın filmini yeniden çekmişler kendi de oynamış. Görülmeyi hak ediyor.
Paranoid park:gus van sant demek yeterli sanırım, bu arada gus van sant diye okuyorum, merak ettiyseniz.
Zavet:kusturica filminin cannes da çok geç gösterilmesine bozulmuş, galiba kusturica cannes da üç palmiye alan ilk yönetmen olmak istiyor ve bu yüzden bu kadar zorluyor. Açıkçası life is a miracle da iyiydi ama üçüncüyü kolayına da vermezler sanırım. Neyse izleyin canım kusturica mı anlatacaz burada.
İrina palm:Berlin de kafasını aldı, kazanana da asağıda değineceğiz.
Eastern promises:bu filmi steve knight yazmıs, david cronoberg bey çekmiş bu steve knight kirli tatlı seyleri de yazdı, program beni olumlu bir sey olduğunu düşünerek uyarıyor, ama sırf o filmi düşünmek bile beni bu filmden soğutmaya yetiyor.
Across the universe: Beatles kelimesi bile beni uzak tutmaya yetti, tercih sizin.

Galalar böyle, biraz da gideceğim filmlerden kısaca bahsedeyim.

Tuya’s marriage: Berlin de altın ayı aldı, park chan wook u geri de bıraktı. Film festivalinde beklilyordum, film ekimine kaldı, herkese önermiyorum, çok minimalist bir filmmiş salonda uyuyabilrisniz.
Nefes: kim ki duk zaman’la bizi şaşırtıp çok diyaloga yer veren bir film çekmişti geçen sene. Her ne kadar sonunda kendi klasiği olan şaşırtan sona bağlasa da genel olarak dağınık bir filmdi. Neyse gecen sene cannes da bir sey alamadı, bu sene de filmekiminin galasından düştü-tama böyle demek zorunda değiliz- bu filmde cannes dan bos döndü, pek öne de çıkamadı, ama yine de izleyeceğiz. Bu arada bu film ekiminde niye wong kar wai yok, simdi aklıma geldi, sinir oldum.
Control:Ve curtis sahnede. Bu filmi indirme hazırlıkları yaparken filmin filmekimi programında olduğunu görüp çok sevindim. Güzel şeyler okudum, çok merak ediyorum, ayrıca en dikkat edeceğim iki filmden biri. Film Avrupa film birliği tarafından en iyi ilk filme de aday oldu, bu da önemli.-bir diğer aday da takva, gönlümüz takva’yla-
Kelebek ve dalgıç giysisi:schnabel cannes dan ödülle döndü bize de izlemek düşüyor.
Paris te iki gün:julie deply deyince üç renk beyaz ve before sunrise geliyor aklıma. Ablamızın ikinci yönetmenlik denemesi, sırf bunların hatırına onun filmini izleriz haliyle. Gerçi bir allen benzetmesi yapılmış broşürde, tehlikeli ama bunu boş verelim.
Kırmızı balonun yolculuğu:hou hsien Paris de, binoche başrolde. Ben de yeterince merak uyandırdı. Ayrıca lamorisse nin kırmız balonun dan esinlenmiş. Tamam uzatmayalım gidiyoruz. Ha bu arada siz eönermiyorum, son filmi üç defa da iff de baygınlık geçirenler olmuş, onun için önermiyorum.
Joe strummer: strummer, buscemi, jarmusch falan, gideceğiz haliyle uzatmayayım.
The band s visit: aslında hiçbir şey bilmiyorum bu film hakkında, gidebilirim ama, siz bilrisniz. Bu arada bu filmde Avrupa film birliğinin en iyi ilk film adaylarından, belki bu ilginiz çeker.
4 ay, üç hafta, iki gün: cannes da palmiye almış bir film için gitsek mi acaba diyemeyiz. Cannes da palmiye alıp da kötü diyebileceğim bir film olmadı bu güne kadar. Bu işin bir yanı. Bir de bu kadar büyük ustalar arasından sıyrılan filmin aldığı övgüler geliyor aklıma. Rumen sinemasının devrimi deniliyor, festivalde en çok bu filmi bekliyorum, hadi izleyelim, sen de gel olur mu.
Sürgün:canes dan boş dönen bir film daha- film bazında, yoksa en iyi erkek i aldılar-zvyagintsev ilk filmiyle çok dikkat çekmişti, Venedik de cabası. Bu filmini de izleyeceğiz, iyi eleştiriler okumuştum, festival sırasında, bence gidin.

Sanırım bu kadar, bir iki film var, asia argentono ya uyuz oluyorum, gitmem misal. Neyse yeter bu kadar, ben merdivenlerde olacağım, beklerim sizi de. Lüzumsuz ağabeyinizle konuşmaya çekinmeyin dostlarım.
Son söz Yusuf abiden, taptığım kitaptan birkaç satır, usta aklımdasın, kalbimdesin, eyvallah.

iki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. düşünüyordu: "çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. sinemadan çıkmış insan. gördüğü film ona birşeyler yapmış. salt çıkarını düşünen kişi değil. insanlarla barışık. onun büyük işler yapacağı umulur. ama beş-on dakikada ölüyor. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar."
saatine baktı: dört buçuğa beş vardı. "eve gidip okusam." durağa yürüdü. "bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. kocaman sinemalar yapmalı. bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. iyi bir film görsünler. sokağa hep birden çıksınlar..." kafasından geçene güldü. duraktakiler dönüp baktılar. kadının biri kaşlarını çattı. sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. " ne adamlar be. güldüysem güldüm, size ne?" duramadı orda, yürüdü. eve gitmeyecek. içindeki sinemadan çıkmış kişiyi öldürdüler. sağ kalan sıkıntılı, kızgın...

26 Eylül 2007 Çarşamba

sanal çiftleşmeler ve lüzumsuz adam

Dün ablamla otururken bana bir şey anlattı, açıkçası çok güldüm ama sonra da sinirlendim.matematik dersi vermek için bu özel ders işlerini ayarlayan sitelerden birine sevgili ablacığım üye olmuş. Bu sitede resminiz de gözüküyormuş. Neyse efendim geçenlerde buna bir mail gelmiş. Haliç üniversitesinde konservatuar okuyan bir adamdan. Adam demiş ki, sen bana mat dersi verirsin ben de sana gitar. Altta da msn falan. Ya bu nasıl bir şeydir anlamakta gerçekten zorlanıyorum. İnsanlar bu kadar mı gerçek hayattan ümitlerini kesmişler. Bu gerzek arkadaş siteleri de hızlarını alamıyor artık bu özel ders sitelerine de dadanmışlar. Bu adam konservatuar okumuyormuş. “sanatçı” adayı. Gerzek herif ne demeliyim ki senin hakkında daha.
Aslına bakarsanız sadece bu konservatuarlı arkadaşımız bu tarz yollara başvurmuyor. Yakın arkadaşlarımın haliyle hiçbirinin bu saçmalıklarla alakası yok. Ama biraz daha uzaklaştığım da çok yakışıklı ve sosyal tanıdıklarımın bile böyle yolara başvurduklarını biliyorum. Memleketteki bütün üniversite öğrencileri bu siktiğimin yoncasına üye oldu sanırım-evet o küçük azınlıkta kalıyorum ama bunu övünülcek bir yanı yok, başak türlüsünü düşünemem ki- işte okulumun duvarlarını da süsleyen forum görüntülü çöpçatanlık siteleri. Bunları bırakın ekşisözlük falan herkes biliyor olanları. Bunlar direkt gördüklerim. Bir de sadece uzaktan baktıklarım var. Mesela birçok sitede yan taraflarda reklam olarak gördüğüm arkadaşlık siteleri. Buralarda nasıl muhabbetler dönüyor, düşünmek bile beni insanlardan soğutuyor. Bunları geçin, hiç izlediniz mi bilmiyorum ama uydu da viva diye bir müzik kanalı var. Burada da alttan dinleyicilerin mesajları geçiyor. Burada jeremy insanlar şöyle şeyler yazıyorlar: 19 yaşındayım, ela gözlüyüm, sarışınım- hepsi de sarışın, insan bunlara kansa türk popülasyonun yarısının sarışın olduğunu zanneder-zeki ve çok güzel bir “bayan”ım, adana tercihimdir-ev satın alıyor kendisi- işte buna da bir cevap geliyor adanada ki bayan ben de Adanalıyım. Boy bilmem ne falan, nasıl buluşacağız. İşte bunlar alttan akıyor, biz de izliyoruz. Annemle nasıl tanıştın baba sorularının cevapları artık bu sitelerde yatıyor.
İşte ben eski kafalıyım, zaten diyorum yetmişlerde yasamalıymışım. Zaten onlar kendi aralarında takılıyor, sana ne oluyor birader de diyebilirsiniz. İşte ben de kendi kafama göre takılmak için burada yazmaya başladım. Fazla görüşme imkanım olmayan dostlarımla bir şekilde konuşabilmek için. Ben bu sayfayı acarken açıkçası blog ortamlarında ne döndüğünü bilmiyordum. Ama kısa bir süre de burada aynı saçmalıkların döndüğünü gördüm. Kimseyi suçlamıyorum, herkes kendinden sorumlu, kimseye de bir şey demem, herkes istediğini yapmakta özgür. Ama burada aylak zamanlar da benim böyle bir amacım yok. Ben burada bir tane fotoğrafımı bile koymadım, kendimi açığa çıkartacak en ufak bir söylemde bulunmadım. Burada sadece lüzumsuz adam var, lüzumsuz adamı beğeniyorsanız okursunuz, beğenmiyorsanız da sizin bileceğiniz iş. Mail kutumda ne amaca hizmet ettiğini anlayamadığım iki mesajı bir iki gün arayla görünce açıkçası çok sinirlendim. Ben ne yaptım da bu tarz bir sinyal verdim diye de düşündüm. Sağ tarafa bana hikayenizi anlatın dostlar yazdım ama sanırım kendimi anlatmadım.Neyse jeremy, bugünlük bu kadar, daha sonra bu konuyu daha detaylı ele alacağım, şimdilik bu kadar

memleketimdan insan manzaraları


Ümraniye’deki acayip gecenin görüntülerini siz de görmüşsünüzdür, görmediyseniz http://www.milliyet.com.tr/2007/09/25/son/sontur26.asp e bir bakın önce derim.
Neyse efendim, ben dün akşam bu haberi fox tv de gördüm. Başlangıçta dikkatli dinlemediğimden tam anlayamadım. Tansaş, migros tarzı temel gıda malzemelerini satan bir yer olduğunu sandım, ramazan nedeniyle.
Sonra birden insanlar içeri daldılar ve ellerinde plazmalar, dvd playerler gördüm ve resmen bakakaldım. Hiçbirimizin bundan önce böyle bir izdiham görmediği aşikar. İnsanlar gecenin köründe plazma vb almak için bu izdihamı yaratmıştı. Türkiye’de yüzde bilmem kaç açlık seviyelerinde dolanıyor, diğerlerinin de gözleri doymuyor. Resmen insanlar işlerine yaramayacak şeyleri sırf ucuz diye alıyorlardı. Bu sabah bunu arkadaşlarla konuşurken bir tanesi kendileri için almadıklarını, alıp sattıklarını söyledi. Doğrudur belki bunu bilemem tabii, ama sonuçta o bunları satsa bile alan birileri de var sonuçta. Her evimizde bir kütüphane yok ama her evimizde inşallah bir plazma olacak. Klişe mi diyorsunuz, pekala şöyle diyeyim o zaman, her evimizde bir düşünen insan yok ama her evimizde bir plazma olmalı.
Bence Salı sabahı yaşanan bu olay Türkiye’de tüketim toplumunun geldiği noktayı gösterme açısından mükemmel bir örnek. İşte bak türban, anayasa, mahalle baskısı, cumhurbaşkanlığı referandumu falan bunların hepsi hikaye, bir plazman var mı jeremy, sen bundan haber ver.
Bu arada merak edenler için söyleyeyim, o teknoloji harikalarından bir tane de bizim evde var, çok da güzel oluyor film izleyince, aklınızda bulunsun, beklerim.
Jeremy sen de gel eyvellah.

24 Eylül 2007 Pazartesi

bizkaçkişiyiz

http://www.bizkackisiyiz.com/ u bugüne kadar duymamış olabilirsiniz, olsun artık duydunuz. Bizkaçkişiyiz.com u ilk duyduğumda kanaltürk’ün protesto amacıyla yaptığı bir kampanya olduğunu sanmıştım, ama aslında olayın bununla direkt bir bağlantısı yokmuş. Ayrıca kanaltürk’ün kapatılması olayı da başlı başına bir ikiyüzlülük-kelimeleri özenle seçmek zorundayım-;Tuncay özkan’ın şov yaptığını söyleyebilir insanlar, ama onlarca kanal arasında bir tek onlar muhalefet yaptılar, onlara da sırf bu yüzden bile büyük saygımız var.
Neyse bu sayfada siyaset konuşmayacağım dedim, sadece siteden haberiniz olmadığını düşündüğüm için-medyamız pek ilgi göstermiyor bu siteye nedense-yer vermek istedim.
Seçimden sonra bir arkadaşımla bu laik azınlık, seçkinler,elitler saçmalıklarını konuşurken o yaşının da getirdiği kabullenememe, şaşkınlık ve de içten üzüntüyle harbi biz bu kadar az mıyız anıl demişti. İşte bizkaçkişiyiz görelim bakalım.

patti smith


Kraliçe İstanbul’da!
O kadar patti smith dinlerim dersin, konsere niye gitmiyon sevgili lüzumsuz diye bugünlerde soruyor arkadaşlar. Ben de onlara yetmiş sekiz milyonluk kol gibi bilet fiyatını hatırlatıyorum. Tam ben o parayla diye bir cümleye başlarken sözüm kesiliyor ve sen o paraya 15 şişe şarap ve 4,5 kitap alırsın dimi diyorlar.-gerçekten bunu çok diyorum galiba, pek yakın olmadıklarım bile bu standart cümle mi biliyor valla; ama dostlarım, bir güzel Marmara şişesi 7 milyon, cumartesi 7.4, haberiniz var mı durumlardan-
Konsere gitmiyoruz, bari bir alıntı koyalım dedik. Şimdi başta bir şiirini komple yazayım dedim.sonra inglizce’me güvenemedim.-tamam,tamam İngilizce bahane sen de biliyon, ceviri falan yoruyor bünyeyi- bu durumda da onun ne yapmak istediğiyle ilgili güzel bir sözü gözüme ilişti, ben de koyayım dedim.patti smith’i bizden daha iyi bilen dostlarım şimdi yüzlerini buruşturacaklar- eğer ayılıp burayı okuyabilecek zamanları olursa- ben de onlara diyorum ki, söylediniz demi yazmadım. Ayıcana paticiğim demis ve de yapmış valla helal olsun

Gençken görevimin insanları uyandırmak olduğunu hissettim. Şiirin uyuduğunu düşünüyordum. Rock’n roll un uyuduğunu düşünüyordum.

23 Eylül 2007 Pazar

aylak a.

Yarın okullar açılıyor, en azından benim için, sizi bilemiyorum tabii
Simdi küçüklükten bahsedeceğim tabii ki, zaten hep oraya dönmekten kendimi alamıyorum… küçükken okulun açılmasının gerçekten bir manası vardı, hani böyle sayardım, son iki hafta, bir hafta, iki gün… son günlerde kitaplarımı alır, pedere kaplatırdım-ya bu arada ben hiçbir zaman kendi defter kitabı kaplatamadım, kendisi kaplamamış olan var mı benim gibi, neyse ki şimdi spiralli defterler var bizim küçük aylağa rezil olmayız bu konuda- son aksam erken yatılır, pzt sabahı ütülü önlük, bembeyaz yaka- lanet olsun hayatımda giyebileceğim en beyaz şeydi o yaka, gerçekten parlardı, bambaşka bir şeydi…- sonra boyanmış ayakkabılar falan. Okulun ilk günü her sene sektirmesiz yazın ne yaptığımızı anlatan bir kompozisyon da yazardık, düşünüyorum da şimdi olsa her sene aynı şeyi yazmak zorunda kalırdım. unutmadan bu kompozisyonları çok severdim, hatta rahatlıkla en sevdiğim konuydu diyebilirim. Yıllar geçti hiç değişmedi bu, bize ortaokulda Vedat bey kör bir adama kırmızı rengi anlat seklinde konular verirdi-hocam saygılar- ya nasıl yazayım ki ben, şimdi şair diye geçiniyorum da, yok yine yazamam.
Ha bu arada hep konuyu dağıtıyorum, bu biraz da konum olmamasından kaynaklanıyor biliyorsun jeremy. Burayı günlüğüm gibi kullanmayacağım dedim, ama bugün biraz öyle oluyor, kızmıyorsun dimi jeremy, eyvallah, saolasın…sonra Nişantaşı günleri… ya ilk seneyi hatırlarım da, ne heyecanlıydım. Ablak ablak bakınıyordum yeni evime, hayatımda kendimi en ürkek hissettiğim günlerdendir valla on sene önceki o okul başlangıcı- hey Nişantaşı tayfası, hepinizi seviyorum, eyvallah dostlar-sonra ilerleyen yıllar nasıl anlatsam, bir şeyin başlangıcı gibi gelmemeye başlamıştı bana. Arada üç ay biri birimizi görmemiştik ama her şey kaldığı yerden devam ediyordu, dersler bile aynıydı, inanın koskoca ortaokulda hiçbir sik deismemisti, 99 depremi falan bile havayı deistirmedi, dümdüz bir cizgiydi adeta. Ben öyle görüyordum, küçük veletlerdik canım biz, ama sanırım sorumluluklarının farkında olanlarda vardı. Lise sona başladığız gün, yine biz böyle aşağıda zuhaha-efektini seveyim- şeklinde takılırken yukarı çıktık, yukarda millet test çözüyor böyle harıl harıl, hey bir seyler deismis buralarda dedim o zaman içimden, her zaman ki gibi geç kalmıştım..-burada üç nokta kullanmak istemedim-
Ve sonra yıldız günleri. Aslında yıldız’a basladığım dönemde nalın aksine okul hiç umrumda değildi. Okulun ilk günü adet yerini bulsun diye okula damladım. Yıldız da ilk rezaletimi k salonuyla beraber o gün yasadım. K salonu neresi dedikçe millet o nekine seklinde geri dönüyorlardı bize, sonra nasıl olduğunu hatırlamıyorum artık k salonu-konferans salonuymuş- bulduk. İçerisi taşıyor adeta. Korktum, amma da cok adam varmıs bizim bölümde dedim-zaten bir daha da o kadar büyük bir kalabalık görmedim üç sene boyunca-.kapıdaki büyükler ilk gün niye geldiniz ki, ders olmaz dediler ama herif geldi catır catır yaptı dersi. Tabi ilk günden kaytarma, saat on bir buçuk da işim bitmişti galiba üniversite çok da kötü değildi… sonraki sene ilk gün okula gitmedim. Dört aydır okula gitmiyor olusuma rağmen gereksinim duymadım. Gerçekten ilginc bir seydi, dört aylık tatilden sonra bes ders sectim ve, de ilk ayda okulda gözükmeyip yaklaşık altı aylık bir tatil yaptım.gecen sene de okula gitmedim, belki yarın giderim, canım gitmek istiyor…
Bu yazıyı nereye bağlayacaksın diyorsan, her yazı bir yere bağlanamaz ki diyorum, ille de bir sey demeli miyim jeremy bilmiyorum, en iyisi ben yıldızdayken yazdığım bir siiri koyayım, iyi aksamlar.


Bir Yıldız akşamı hikayesi

Tatsız anlardan biriydi
Hani o sarılacak birini
Aradığınız anlar

Yavaşça merdivenlerden indim
Her şeyin gereksizliği çarptı yüzüme
Sonra köşeden bir sinek
Diğer köşeden bir sinek daha
Yüzümü korumaya çalışıyorum
Değmesinler bana

Sonra
Bir koloni
Bir tane daha
Anlayamıyorum varlıklarının sırrını
Sonra omuz silkiyorum,
açıyorum müziği
Daha ne söylemeliyim ki?
Herkes ibne

haberler


Özer Kızıltan'ın yönettiği, başrollerini Erkan Can, Güven Kıraç ve Meray Ülgen'in oynadığı "Takva" filmi, ülkemizi Oscar Aday Adayı yarışmasında temsil edecek. Almanya adına Oscar'a aday gösterilen "Yaşamın Kıyısında"nın yönetmeni Fatih Akın ise Oscar için umutlu konuştu.Oscar Akademi Ödülleri Yabancı Film Aday Adayı yarışmasında temsil edecek film, dün Sinema Eserleri Meslek Birliği'nde (SESAM) yapılan toplantıda belirlendi. Jüri üyeleri, 40 yerli film arasında ön bir değerlendirme yaptı. Ön değerlendirmede "Takva", "Mutluluk", "Hokkabaz", "Beynelmilel" ve "Kader"den oluşan 5 film finale kaldı. Finalde, jüri üyeleri oybirliğiyle "Takva"yı Oscar'a gönderme kararı aldı.
SESAM belirledi
SESAM Başkanı Yılmaz Atadeniz, "Jüri üyeleri finale kalan filmler arasında Türkiye gerçeğini en çarpıcı anlatan filmin Takva olduğuna oybirliğiyle karar verdi" dedi. Ülkemize son dönemde katıldığı pek çok festivalde ödül getiren Takva filminde, dini inançları kuvvetli ve kendi halinde yaşayan Muharrem'in bir tarikat şeyhinin yanında çalışmaya başlamasıyla değişen yaşamı konu ediliyor.Ünlü yönetmen Fatih Akın, Cannes Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ve "Ekümenik Jüri Ödülü"nü alan "Yaşamın Kıyısında" adlı filminin Hamburg'daki galasında Oscar için umutlu konuştu. Akın "Oscar için şansım var. Filmime güveniyorum" dedi.

Takva’ya hayırlı uğurlu olsun…
Son beşe kalan filmlerden üçünü izledim-beynelmilel, kader, takva-. Zaten diğer iki filmin seçilmesi pek düşünülemezdi. Kader’e gelecek olursak, bu filmin akademi tarafından anlaşılması bence fazlasıyla iyimser bir temenni olurdu. Geriye kaldı beynelmilel ve takva. Açıkçası ben takva’dan çok beynelmilel taraftarıyım. Takva’nın konusunun ilgi çekeceği düşünülüyor- haksız da değiller Toronto’yu düşünürsek-, ama ben iyimser değilim. Gerçi sonuçta ne fark eder ki? Beynelmilel’de gitse son beşe kalamayacak. Geçen sene bu jüri resmen dalga geçerek iklimler yerine dondurmam gaymak’ı seçti. Sonra bir gaza geldik, Oscar’a gidiyoruz, yapımcı coşmuş falan. Sonuçta bir bok olmadı, ama üç yüz bin küsur seyirci ve büyük kanallardan birine filmin gösterim haklarının satılması herhalde yüksel beyi tatmin etmiştir. Yani açıkçası takva’dan ümitli değilim.
Fatih akın Almanya’dan aday olmuş ve de o da kazanmış. Türkiye yerine Almanya’yı seçmesi normal, sonuçta Oscar’da “marketing” olayı çok önemli. Onun şansını değerlendirmeden önce geçmiş senelerde kazanan filmlere biraz bakalım-açıkçası ben hangi film oscarı almış bilmiyordum, şimdi öğrendim, hatta aa bunun oscar’ı mı varmış durumları da oldu bazıları için- şimdi açıkçası amerikan filmlerinde yaşanabilen crash, shakespeare in love gibi felaketler yabancı filmlerde yaşanmıyor, kazanan filmler tsotis dışında hep iyi filmler. Tabi ki o sene çekilmiş en iyi filmler değiller, burada da akademinin tercihleri ortaya çıkıyor. Akademinin seçtiği filmlerde deneysel bir anlatım, özgün, radikal bir yaklaşım görmüyoruz. Bunun yerine bu filmlerin çoğunluğunda senaryo öne çıkıyor. Önemli konulara el atan filmler var hep. İkinci dünya savaşı, ötenazi vb. bu noktada aklıma yaşamın kıyısında’nın konusu ve cannes’da aldığı senaryo ödülü geliyor. Filmi izlemeden konuşuyoruz ama takva kadar ümitsiz değilim. Kaldı ki her ne kadar ilk üç filmi birbirinden boktan olsa da fatih akın’ın duvara karşıyla Avrupa’da kazandığı bir popülarite var, cannes’da da gördük bunu.
Oscar hakkındaki görüşlerimi şimdi yazmayacağım,belki başka bir yazıda veya Oscar değerlendirmem de.

19 Eylül 2007 Çarşamba

özdemir asaf


merhaba
haftanın alıntısı üstattan...
özdemir asaf hakkında ne desem az kaçacak, en iyisi susayım


sevmek noktalanmaz; o noktadır.

16 Eylül 2007 Pazar

meraklar

Bugünkü merakımız bir yeri sorduğumuzda karşı taraf bilmese de niye illa da kendini cevap vermek zorunda hisseder?-bu arada düşük cümlenin tanımını yaptım su an itibariyle, bu cümle örnek olarak gösterilebilir; görüyorsunuz ki arkadaşlar onlarca kitap okusa da kabız yine kabızdır –önceden belirteyim bu durumun Türklere has bir şey olduğunu söylemiyorum. Bunu söyleyebilmem için en azından 15,20 ülke dolaşmış olmam lazım. Zaten bu bize özgüdür saptamaları da çok atmasyondur. Hayatınızda kaçınız arabayı arkadaşının üstüne süren bir Türk gördü ki?onun için bu tarz cümleler kurarken bir daha düşünün derim.
Kendimden başlayayım. Ben küçükken bana adres sorduklarında bilsem de söylemezdim. Taksim meydanında istiklal caddesini sorarlardı, bilmiyorum der geçerdim. Biz Nişantaşı’ndayken-çoook özledim- durmadan amerikan hastanesini sorarlardı. Ben de kafamı sallardım.- gerçi hemen ilk soldan dönün diyene de hadi canım, dalga geçmeyin çocuklar, bak doru mu şeklinde paranoyakça davranıldığı için en doğrusu susmaktı- ama yıllar geçti, ben büyüdüm; tepeye sevmek, her şey bir insanı sevmekle başlar yazdım. Artık çok yardımseverim, sizin de bildiğiniz üzere.öyle tipik dümdüz git, sola dönünce bir daha sor tarzı cevaplar da vermiyorum, elimden geleni yapıyorum. Hele turistler, sanki mıknatısla çekiyorum onları. Bir İspanyol bana tünel’de adres sormuştu İspanyolca. Ben sadece dediği yeri anladım, çünkü sadece İspanyolca biliyor arkadaş. işte ben o anda komedi dizlerinin vazgeçilmez esprisi olan yabancıyla yüksek perdeden konuşma durumunun gerçekliğine inandım. Böyle bir şey var arkadaşlar; ikimiz de bağırıyoruz, bir sik anlamıyoruz, eller kollar birbirine girmiş, çırpınıyoruz. Sokaktan geçenler bizi maymuna benzetse haklılardı doğrusu.
Neyse birde kime soracağınız çok önemli. Ben genelde işin erbabını bulmaya çalışırım. Bak bu adam kesin bilir deyip öyle birine giderim. Bazen yanılıyorum. Sene 2004, davutpaşa metro istasyonundan çıkmışım. Nerde ki lan şimdi bu okul durumları… ben de gördüğüm ilk genç bünyeye- sanki her 18 yaşındaki insan ytü kampusunu bilmek zorundaymış gibi- okulu sordum. O da bana bilmediğini söyleyip, şu geçen kıza baksana yav, tanışmak için de bahane, eheh demişti. Yani buradan da anlayacağımız üzere kime sorduğumuz çok önemli. Bu konuda üstat Sait faik benden farklı düşünüyor. Ona göre adresi ancak kendimizden küçük gördüğümüz, bizde önemsiz bir insan intibası bırakan kişilere sormamışız. O zaman size biri adres sorduğunda o yüze dikkatle bakın; o kişi sizi küçümsüyor arkadaşlar, unutmayın. Tabi ben Sait amcamın böyle düşündüğünü sanmıyorum; sonuçta sadece bir öykü karakteri.
Tamam toparlıyorum. Araştırdık ve de sorumuza ille de cevap almamızın altında iki neden bulduk.
Yardımseverlik ana neden. Türk insanın köyden kente göçerken şehirde köyü yaşattığını söyleriz ve yakınırız. Bunu birçok negatif etkisi vardır, ancak yurdum insanın temizliği, saflığı, yardımseverliği de unutulmamalı. Bir yer sorduğunuz da size gösterilen samimiyet sizi de etkiler ve sizde bir diğerine… toplu taşıma araçlarındaki sohbetler… teyzenin biri bir yer sorar ve birbirini hiç tanımayan insanlar arasında bir koyu sohbet başlar. Ne güzeldir, ne tatlıdır… işte bir yer sorduğunuzda ille de cevap almanızın temelinde bu yatar.
Bir de soru kendisine sorulduğu için kendisini önemli insan konumunda gören insanlar vardır. Aynı zamanda kendilerine yer soran bir “bağyan”ı geri çevirmek gibi bir lüksleri de yoktur. Mesela siz otobüste birine bir şey sordunuz. Bunlar yandan atlarlar, yardım severdirler aslında; ama bir gereksiz bilgiçlik, bir kibir de gözlemlenebilir duruma göre. Artık buna ne dersiniz bilemiyorum. Bu merakın sonunu da çok siktirik bağladım farkındayım-daha doğrusu bağlayamadım- kardeşim meraklarınızı bekliyorum. Meyil kutuma bakıyorum, gerekli gereksiz mesajlar. Ben size burcunuzu sormadım ki, bana ne, siz meraklarınızı yollayın bana.
Hadi kaçtım.

15 Eylül 2007 Cumartesi

haberler


İstanbul Olimpiyat Oyunları Hazırlık ve Düzenleme Kurulu, 2016 Olimpiyat Oyunları için aday olunmamasının gerekçelerini açıkladı.Kurul, mevcut eksikliklerin tamamen ortadan kaldırılması amacıyla aday olunmadığını, 2020'ye ise bu eksikliklerin giderilerek, çok güçlü bir şekilde aday olunacağını belirtti. Kurulun yaptığı son toplantıda, 2016 Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği için bu dönem aday olmama kararı aldığı hatırlatılarak, "Kurul olarak İstanbul'da düzenlenmesi hedefinden asla vazgeçmediğimizi belirtir, 2020 için tüm ülkeyi heyecanlandıracak, her açıdan dört dörtlük bir adaylık başvurusuna hazırlanılacağı hususunun bir kez daha altını çizmek isteriz" denildi.Açıklamada, 2020 adaylığına kadar İstanbul'un spor tesisleri, çevre, ulaşım ve kentsel altyapı çalışmalarının yoğunlaşacağı ve ortak çalışmayla eksiklerin giderilmesine gayret gösterileceğine dikkat çekildi.
Bayatlı'dan mektup
Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı Togay Bayatlı da Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Jacques Rogge'e gönderdiği mektupta, İstanbul'un adaylıktan vazgeçmediğini, daha iyi hazırlanmak için sadece 'ara' verdiğini vurguladı.-cak rogenin de cok umrunda-IOC, 2016 Olimpiyat Oyunları'na resmen aday olan kentleri Tokyo (Japonya), Chicago (ABD), Madrid (İspanya), Rio (Brezilya), Prag (Çek Cum.), Doha (Katar) ve Bakü (Azerbaycan) olarak açıkladı.


2016’dan çekilmişiz, hayırlısı olsun.
2020’ye hazırlanıyormuşmuşuz. Bizimkiler 2020’ye dört dörtlük hazırlanacaklar da, aklıma bazı şeyler takıldı. 2020 olimpiyatını bize 2002 de yaptığımı olimpiyat stadıyla verirler mi, yine 2010 dünya şampiyonası için yaptığımız tesislerle mi 2020’i alacağız? Bakın başka hiçbir şeyi demiyorum, sadece şu ikisi, ve de daha önceki adaylıklar döneminde yapılan diğer birkaç tesis bile işin yamukluğunu gösteriyor. Adamlara sekiz sene önceden sen tesislerini yap diye açıklıyorlar sonucu, eskimiş tesislerimizle sırf elimizde yapılmışı var diye bize vereceklerini düşünüyorlarsa bizimkiler bence fena yanılıyorlar.
Aslında 2008’de bayağı umutlanmıştık. Orta sondaydım sanırım, şehrin her yerinde afişler falan… üçüncü olduk, gelişmeydi bizim adımıza. Sonra 2012’de ön elemeyi bile geçemedik. Dalga geçer gibi… ne değişmişti ki? Bu arada bizimkiler 2016’yı pas geçiyor, iyi güzel de, 2016’yı Madrid veya Prag alırsa ne olacak?son 4 olimpiyatın üçü Avrupa’da yapılmışken bir daha verirler mi buraya? Daha çok bekleyeceğiz sanırım…
Adaylardan biri de güldürdü beni:Baku. Aklıma 2000 olimpiyatı için yaptığımız adaylık geldi. Sene 93 falan, ben de küçücük velet. Olimpiyat adayıyız , olimpiyat geliyor, bir gümbürtü, ben bile çocuk kafamla merak etmişim, o kadar yani… tv canlı verdi, yanlış hatırlamıyorsam bir oy bile alamadık, ya da bir oy mu ne almıştık.. şimdi sene 2007, aynı tas aynı hamam. Hatta adaylık logomuz bile aynı… Azeriler de bizim gibi 4,5 olimpiyat boşluk dolduracak sanırım.
Neyse 2020’de görüşürüz, eyvallah.

12 Eylül 2007 Çarşamba

Selim

Sevgili selim’in bu ayki yazısını okudum ve dehşete düştüm. Kendi çarpık ilişkilerini alenen anlatarak okuyucularımın kafasını karıştırmaya çalışıyor. Bu selim böyledir. Siz cevap vermezseniz bir şekilde kendisini haklı çıkarmayı başarır.
Selim senin doğru yaptığın ne var ki, bir yerde hata yaptım galiba diyorsun. Ne lan bu üzüm çeşidi anlatır gibi kadın sınıflandırmaları. Sana tavsiyem bütün eski hikayelerini kapatıp yeni bir sayfa açman. Okuyucularım siz de lütfen selim’in hikayesi yüzünden bana kızmayın. Ben sizin tarafınızdayım.


Hepimizin zaafları vardır. Benim zaafım da “kadınlar”. Daha doğrusu yalnız yatamama takıntım. Yalnızken her şey daha zor benim için. Geceleri kolumun boşluğa uzanması dayanılmaz olabiliyor ve işte burada “kadınlar” devreye giriyor. Belki başta anlamıyorlar; ama kısa bir süre sonra onlara ne kadar muhtaç olduğunu gördüklerinde işler değişiyor.
Henüz 23 yaşındayım. Hayatımdan geçen kadın sayısını kestiremiyorum artık. Bunu övünmek için söylemiyorum, dünyanın en basit şeylerinden biri bir sevgili bulmak. Eğer bulamıyorsanız inanın sorun sizde başka yerlerde aramayın.kadınlar geldi geçti içimden, bazısı çok güzeldi, bazısı çok zeki. Bazen gerçekten “kopukluğum” gidiyor, limitsiz melankolim dağılıyor. Ama tabii “bazen”. Sonra başa dönerim. Sürekli aynı döngüdeyim, çıkmayı düşünemiyorum bile.
Döngümde sürekli olan duraklarım vardır. Hani uzun mesafe bir yolu sürekli gidip gelenlerin sürekli aynı restorana gitmeleri gibi. Boktan bir benzetme; ama benimkisi de bir yolculuktu nihayetinde. Merve’yle kendimi bildim bileli birlikteydim. Biz çocukken çıkmaya başlayanlardandık. Vardır sizin çevrenizde de bizim gibiler. 12-13 yaşında başlayıp eşek kadar olunca bile devam edenler. Olabilecek en sağlıksız ilişkidir bu. Ama aynı zamanda en dürüstü de olabilir. Bu size bağlı, bu sizin “değerlerinize” bağlı. Bizim sadakat yeminimiz yoktu, küçükken bile konuşmazdık bunları. Merve bir heriften hoşlanıyorsa, sırf arada ben varım diye onunla yatmazsa bu sadakat midir? Kandırın kendinizi… bal gibi de biliyorsunuz her şeyi. İnsan doğası gereği tek eşli kalamaz. İşte bak kesiyorsun etrafı. Boş ver, normali de bu. Zaten diğeri diye bir şey yok, insanların kafasında bitiyor her şey. Gereksiz koşullandırmalar, fazilet duygusu… biliyorsun aslında, minnet falan da değil bu. Aslında her şeyin altında sen yatıyorsun. Onu aldatmamanın nedeni sadece ondan aynısını beklemen. İkiniz de aldatmak istiyorsunuz, ama ikiniz de aldatmadığı için bir şey yapamıyorsunuz. Alın işte düzgün bir ilişki ve biz yozlaşmış insanlar… ardamarı çatlamış,bütün değerlerini kaybetmiş, yozlaşmış serseriler.
Merve’yle ben böyleydik işte. Her şey olduğu gibi gidiyordu, zorlama yoktu, yönlendirme, olduğu gibi akıyordu su. İçten içe herkes bizi kıskanıyordu eminim, herkes içten içe nasıl odluğunu merak ediyordu.
Kadınlar… ne de çok merak ederiz küçükken onları. Fiziksel başlar her şey, sonra işi matematiğe vururuz. Bunu da yaptım, şunu da , ama hala deriz. Ama hala ne dostum? Hala anlayamadığın onların numaralarını. Aslında olay çok basit, beni dinle. Kendi hikayeni yüzyılın muammasına çevirmene gerek yok. İşte bak orada gülümsüyor. Ne kadar alımlı bir kadın. Adamın arkasını dönüp bir daha bakacağı bir kadın… onun da tek isteği bu “ilgi”. Dünya kendi çevresinde dönsün ister. Zeka seviyelerine göre durum değişir. Bazıları gerçekten dünyanın kendi çevresinde döndüğünü zannedebilir. Her erkek ona ilgi duymalıdır, ona ulaşabilme k için her şeyi denemelidir. Sonra bir de sana piyango vurduysa, vay haline. İstedikçe ister, bitmez boşuna bekleme. Dersin ki bundan daha kötüsü olamaz, oysa yanılıyorsun. Bir de düşün müstakbel anneleri. Bu kadınların tek görmek istedikleri senin onlara ne kadar bağımlı olduğundur. Hani hep senin dediğinin olduğunu zannedersin, ama her şeyin ona bağlanmıştır. Bir ayrılmaya kalksan, o ne dramatizasyon. O isteri krizleri… sen şimdi ne kadar gaddarsın diyorsun ama inan bana, her şey tiyatro. Bir yandan ağlar, bir yandan yarınki sınavına çalışır bunlar. benle merve’de böyle oyunlar yoktu. Bazen benim annem oluyordu, bazen en afili dizelerimin sahibi. En kötü anımda hep o vardı, kendimiz saklamamıza gerek yoktu, neysek hep oyduk. Ama bazen uzun aralarımız oluyordu, istemesem de önüne geçemiyordum.
Aylin vardı, arada sırada çıktığım bir kız. Bir şey yoktu aramızda, ikimiz de yalnız yatmayı sevmiyorduk sadece. Merve beni onunla daha önce basmıştı. Bizi birlikte görünce bir şey dememişti, kafasını sallayıp çıkmıştı. O gittikten sonra pek bir şey hissetmedim, alışmıştım artık. Bazen gerçekten artık taşıyamadığımı düşünüyordum. Her şey çok falaydı. Onların doğruları bizi de etkiliyordu. Belki artık o da böyle düşünüyordu. Telefonlarıma çıkmıyordu, veya sadece birkaç kelime.
Sonra aklıma onu çağırmak için dahiyane bir fikir geldi. Şimdi düşünüyorum da, bunu yapmasam daha ne kadar ağır aksak gidecektik. Ama bunları asla bilemezsiniz ,sadece hayal edebilirsiniz.
Aradım onu, sesim önceki geceki sigaradan olsa gerek çok çatallıydı. Ona ne kadar muhtaç olduğumu hissettirmeliydim, gerisi kolaydı.
“ hey merve, ölüyorum”
“ne var ne oldu?”
“bilmiyorum güzelim… dün akşam dışarıdaydım.. sabaha doğru gelmişim.. çok hastayım, ölüyorum merve”
“deniz nerde?”
“bilmem, gitti… şey diyecem, gelsen.. ölüyorum güzelim”
“gelemem selim.. akrabalar gelmiş, bilirsin durumları”
ve biraz daha yalvardım. Gerçekten işi vardı, yoksa gelirdi, biliyorum. Ben çok yalnız hissettim o an. Gerçekten biri lazımdı bana. Aylin’i aradım, geldi.
Sonrası.. iyi olmuş sana dediğiniz duydum, saklamayın boşuna. Evet merve bir kez daha bastı bizi, tanrım tam bir rezaletti. arkasından konuşmak istedim, ama ben giyinene kadar çoktan gitmiş olacaktı. Hem ben filmlerdeki tiplerden değildim, bir saniye dinle beni diyemezdim. Dinlese bile ne diyecektim ki, sen gelmeyince ben de Aylin’i aradım, çorba yapsın diye, çok iyi kız hemen geldi valla diyemezdim, daha inandırıcı bir şey de ağzımdan çıkmazdı.
Gözlerimiz bir saniye kesişti, bu kadarı fazla demişti sanırım bana. Belki de onu sürekli Aylin’le aldatmama kızıyordur. Ne bileyim, yeni biriyle, şöyle taş bir kızla aldatsam belki de şey diyecek: en azından kız güzel. Ama o da biliyor bunları. Tembelim, hem de fazlasıyla. Şimdi giyin, çık dışarı, yok birisini bul, o seni terslesin, sonra öbürüne, sonra başka bar, içki parası… kasıntı işler.. Aylin elimin altında ne güzel. Belki de bunu hazmedemiyor.
Sıcak simit ve poğaça almıştı. Keşke yanında krem peyniri de olsaydı, çok güzel giderdi simitle. Neyse bu da yeterdi, knut hamsun değildik çok şükür. Daldık simitlere Aylin’le. Ona baktığımda değerini bir kez daha analdım. Hiç konuşmazdı, zorlamazdı beni. sanki önüme çıkardığı bütün engeller karşısında yukardakinin bana yolladığı bir teselliydi.
Aylin gibi kızlar lazım herkese; sessiz, çekingen, naif… ama onların da ne yapacağı belli olmaz. Ne şirret, ne küstah kadınlara dönerler birden. Yaptıklarını aklınız almaz. Berk’in kız arkadaşı vardı, şimdi anlattığım türden bir hatun. Berk onu benimle en az on beş kez tanıştırmak zorunda kalmıştır. Ben her seferinde piç bir şekilde sırıtırken, abi hatırlamadın mı derdi. Kız beni zeka özürlü falan sanmıştı sanırım. Bir keresinde ben, merve, berk ve o bir mekanda oturuyorduk. Neyse yaklaşık beş saat sonra onun sesini duydum. Aa, sen geri mi döndün dedim, o da ben hiç gitmedim ki dedi şaşkın şaşkın. Anlayın artık. Ama sonra berk’e neler yaptı, bir bilseniz. Neyse özel meseleler, fazla deşmeyelim.
Allen bir filminde orospularla yatmanın faydalarından bahsediyordu. Onlarla proust hakkında konuşmak zorunda değilsin diyordu. Gerçi ben kimseyle proust hakkında konuşmam, ama ne dediğini anladım, hak vermemek elde değil. Zaten nedir bu kadınlardan çektiğimiz?-ikinci kadehten sonra her zaman kendimi haklı çıkarmayı başarırım-aylin hanımın da işi varmış, gitti. Ben hiç meşgul olamam, ya siz? İşte yatağım da karşımda, pis pis sırıtıyor. Hani tek başına yatamazdın, ne oldu diyor yavsak.
O da haklı aslında ve benden tiksindiğiniz için siz de haklısınız. Düşünüyorum da bir yerde hata yaptım galiba, ama nerede?
Duyamıyorum sesinizi, biraz daha yüksek lütfen.

10 Eylül 2007 Pazartesi

vive l'amour


Vive l’amour tsai ming liang’in ikinci filmi, Avrupa’ da tanınmasını sağlayan filmi de
diyebiliriz.
Tsai ming liang bu filminde bize ilerde işleyeceği edeceği bütün konuları yaşının da getirdiği olgunlukla- 37 yaşında- ustaca sahneliyor. Bu filmde aşk var, yalnızlık var, fakirlik, güçsüzlük var, eşcinsellik var ve karakterlerin hepsinin beden dilinden okunan bir melankoli var.
Tsai ming liang, truffaut, fassbinder ve antonioni’den etkilenmiş bir yönetmen. Kamerayı kullanırken antonioni ve ozu’dan etkilendiği ortada. Tsai ming liang kamerayı nereye koyacağını çok iyi biliyor. Şimdi bu noktada onun her filminde önümüze koyduğu resimlerinden bir tanesine bakalım. Alışveriş merkezinde masalar dolu, gürültüyle konuşup eğlenen insanlar ve onların önünde iki masada kahramanlarımız tek başlarına oturuyorlar. Çerçeveye aldığı resimde iki ayrı dünya var, bu zıtlığı sonraki filmlerinde de hep kullanmış yönetmen.
Bir diğer konuda filmin “müzikleri”. Daha doğrusu olmayan müzikleri. Daha sonraki filmlerinde müzik kullandığı olmuş yönetmenin, ama burada hiç müzik yok. Tipik bir holivud draması-aslında sade onlara bok atmayalım, birçok yerde karşımıza çıkıyor- kilit sahnelerde müzik devreye girer, tüylerimiz diken diken olur… burada çoğunlukla sizi etkileyen sahneden çok müziğin kendisidir. Sahnenin etkileyici olmaması nedeniyle bu hileye başvurulur ve başarılı olanlar da vardır. Müziğe karşı değilim, ama müziğin sahnenin gücüyle beraber ilerlemesi kanaatindeyim. Yoksa gider bir cd alır, dinleriz, öyle değil mi? İşte bunu nadir film yakalar. Birçoğunuz gibi benim de aklıma gelen ilk örnek wong kar wai’nin aşk zamanı. Anlatmak istediğim duygu bütünlüğünü bu film yakalıyor, işte o zamanda akıllara kazınan sahneler çıkıyor ortaya. Tsai ming liang son sahnede bir müzik kullanabilirdi, çok da iyi giderdi doğrusu. O bunun yerine şehrin uğultusunu tercik etti ve pek de benzeri olmayan bir sahne izletti bizlere.
Tsia ming liang’a mainstream sinema severlerden gelebilecek en büyük eleştiri sahnelerin lüzumluluğu. Bu kadar uzun sabit planlara gerek var mı? Tsai ming liang hayatımızdan küçük bir parçayı alıyor ve onu olduğu gibi veriyor. Özgün ve özgür bir yaklaşım. Ama kesinlikle sizi filmi önermiyorum. bu konuda size küçük bir şey anlatayım.
Yer atlas sineması, İstanbul film festivali zamanı, saat 11.-tam da saatine koymuşlar- salon tıklım tıklım. Yönetmeni bildiğimden şaşırmam lazım, ama şaşırmıyorum nedenini bildiğimden. Şimdi iff’de biletler iki büçük ytl olduğu için talep büyük, üniversite gençliği salonları dolduruyor. Şimdi bu insanlar böyle Mehmet ali erbil filmleri izleyen tipler değiller, ama Oscar sonuçlarını merakla bekleyen, sonra da bu Oscar alan filmleri toparlayan- ne de gülerim buna- holivud tarzı kurguya, montaja alışmış insanlar. Sinemaya ilgililer; yanlış anlaşılmasın, herkes bizim sevdiklerimiz sevsin demiyorum, sadece olanları anlatıyorum. Neyse bu bünye alıyor eline kitapçığı, Cuma sabahı dersim yok, bak filmde aşk yalnızlık varmış diyor, ismide yalnız yatmak istemiyorum, ben bu filme gideyim. İyi güzel de sevgili yavrum, orada yazmışlar, ünlü yönetmen tsai ming liang. Kim lan bu diye onbes dakika nette bakınsan, bu filme gitmeyecen, ben de rahat edecem. Ne yazık ki benim dilediğim gibi olmadı, salon “full”du. normalde üç kişinin izleyeceği filmin festivalde dolu salona oynaması benim de dengemi bozuyor. Film iki saat sürdü, tipik bir tsai ming liang filmi. Salondan çıkmalar ilk yarım saatten sonra başladı. Neyse film bittiğinde salon yarı yarıya boşalmıştı. Kalanların çoğu da nerden geldim bu filme dr ifadesine sahipti. Başladığı filmi bitirme takıntısına sahip olanlar olmasa-ki emin olun bunlar tahmin ettiğinizde çok yüksek bir örneklem kümesi- salon çok daha fazla boşalırdı. Neyse efendim benim ön sıramda oturan kız arkasına döndü ve benim herhalde iki sıra arkadaşına oturan arkadaşına sen gitmişsindir sandım tarzı bir şeyler dedi.- yan yana otursalar, ikisi de giderdi, sürü psikolojisi- bunlar ehe ehe gülüşürkeneışıl filmi nasıl bulduğumu sordu, ben de büyülü final sahnesinin de katkısıyla gayet etkilenmiş bir şekilde mükemmel dedim. Bu mükemmel cevabını duyan hatun kişisi de yaratığa yani bana kilitlenmiş bir ifadeyle bakakaldı.-düşünsenize, belki bunu o kız da arkadaşlarına anlatmıştır. Bir filme gittim, tanrım inanılmaz sıkıcydı, anlatamam yani, sonra çocuğun teki de mükemmel demz mi, ben kaldım orada…-
Bence benim suçum yoktu, suç ondaydı. Ben bu filmi vizyona girmiş olsaydı üç kişiyle beraber paşa paşa izlerdim. Onun için bu filmi de size önermiyorum, sonra gelmeyin bana.

francois truffaut


Günün sözü francois truffaut’dan.
400 Darbe’yi ilk defa 5 sene önce izlemiştim. O filmi ilk izleyişimden beri sinemaya bakış açım, sinemadan olan beklentilerim tamamen değişti.truffaut tamamen yeni bir şey yapmıştı 1959’da , ilginç bir şekilde benim için de yepyeniydi anlattıkları. Antoine daniel en sevdiğim karakterlerden biri, galiba bu hep böyle kalacak.
Uzatmayayım, truffaut’nun sözüne tamamen katıldığımı da belirteyim.

“Hafızası zayıf yetişkinler dışında ergenlik kimsede tatlı hatıralar bırakmaz.”

6 Eylül 2007 Perşembe

aylak a.

Dün yıldızdaydım
Her zaman kendimi kiracı olarak hissettiğim evimde
Üç sene önce bu zamanlar yolum ilk defa yıldıza düşmüştü. Yıldıza yürüme yirmi dakikalık bir yerde okuyordum, sayısal öğrencisiydim, barboras bulvarına her daim yolumuz düşüyordu, ama yıldız aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Sonra birden yıldız’da buldum kendimi, bana çok uyan bir şekilde…
Kayıt için okula gittim ablamla. Kayıtta son on kişiye kalmıştım, tabi bu da çok normaldi. Biz de yukarıya doğru yürüdük. Orta bahçenin masalarını görünce ablam “ne kadar pis, insan bari okul açılırken bir su tutar “ dedi. Ben de onu onaylar gibi yaptım dışımdan. Oysa hoşuma gitmişti bu. Sevgili okulumun öyle güzel görünmek gibi bir derdi yoktu. Böyleyim işte makyaja gerek yok diyordu, ya da ben öyle anlıyordum.
Sonra başladık bir şekilde okula. Yıldız’ın öğrencilerine de bir şekilde yansıyan umursamaz hali benim çok hoşuma gidiyordu. Birçok saçmalık görüyordum, söyleniyordum, ama umurumda da değildi.
Ve tabi ki ortabahçenin pis masaları… sabahları boş olur, hele bir de hava soğuksa. Oturur bir şeyler karalardım oralarda, kimse rahatsız etmezdi çok severdim sabahları orta bahçeyi.
Dün de işte boştur diye orta bahçeye uzandım. Ama dostlar bizim emektar masalar gitmiş. Yerine bu fast food yerlerinde gördüğümüz yeşil, turuncu sandalyeler gelmiş, tertemizler bir görseniz.
Oturamadım, bir dakika bile durmadan kalktım. Kardeşim manyak mısın, o da plastik bu da plastik, onlar da çok durmaz, bir aya pislenirler diyebilirsiniz. Belki de Haklısınızdır, ama işte orta bahçe de bir daha yazamam gibime geliyor, bütün havasını kaybetti gözümde.
Geçen bir yazma yeri buldum diye seviniyordum, şimdi başka bir tanesini kaybettim. Zaten hep böyle olur.
Neyse bu kadar, iyi günler.

3 Eylül 2007 Pazartesi

tuna kiremitçi

Tuna kiremitçi gençlik yılarında varlık’ın şiir yarışmasını kazanan bir şair, kumdan kaleler adlı müzik grubunun solisti. Kumdan kaleler edip cansever’in, metin altok’un dizelerini de kullanan bir grup. Bu grup yıllar sonra bile şarkılarıyla akılda kalmayı başarmıştır; hatta onların solisti tuna kiremitçi’dir denince de ayrı bir dumur yaratıyor günümüzde. Tuna bey o günlerde kendini loser bir müzisyen olarak görüyormuş.
Sonrasını biliyorsun az çok.
Dün onu televizyonda gördüm Ünlüler neredeydi gibi bir şey de o da görünüyordu ünlü olarak, karısıyla beraber. Ünsüz ünlülerimizin gözükmek için yapmadıkları rezalet kalmayan programların birinde; sadece yalnız kalmak için banka uzanan zurnacımızı evsiz kaldı diye yazan programlarımızdan birinde; o programların en babasında.
Buraya gerçekten nasıl geldi ben çözebilmiş değilim. Önce bir reklamcılık denemesi. Genç yeteneklerin imkansızlıklardan dolayı başvurdukları, sonu çoğunluğu için hayırlı olmayan yol.
Ve sonra kürşat başarcılık:git kendini çok sevdirmeden, aşk neyin kısaltması
Herhalde kendisini bir zamanlar içinde gördüğü “loserlar” bu kitapları okumamıştır ne dersiniz?
Sonra o dönem onu bir kez daha tv de görmüştüm, bir iki sene önce
Okan bayülgen’in programında. Okan bayülgen’in konuklarının kendi arasında konuşmasını istediği programında.
Üç yazar,1576545 manken katılmış programa bir sene boyunca.
Biri tuna bey, ben gördüm
Bir diğeri de sevgili kürşat başar’dır
Diğeri de ferrasini satan bilge falandır sanırım, veya bir İtalyan karı vardı düzüşmelerini yazan, belki de odur, ya da perihan mağden’dir.
Neyse bu konumuz dışında, okan beye belki baska bir ara değiniriz.
Okan bey’in konuklarında biri Hıncal uluc’un nesi olduğunu anlayamadığım manken. Hanfendinin okuduğu kitaplardan konuşuyorlar. Kafka’nın dönüşüm’ünü okuyormuş, okan bey dalga geçmek amacıyla soruyor nasıl bulduğunu kitabi, nasıl da ciddi bir görseniz. Anlatıyor kız bir şeyler, adam hayal görüyor falan diyor. Sonra okan bey bilirkişi tuna beye dönüyor. Tuna bey sırıtıyor, çok sevimli. Tuna bey karşısındaki kadını küçümsemiyor, daha çok bir garipseme söz konusu. Hani kafka’nın adının burada ne işi var, hani ben nerdeyim der gibi.
İşte dün akşam ben de onu hissettim , bu herifin o programda ne işi vardı?
Genç yazarlar adına iyi bir örnek tuna kiremitçi, ne olup ne olamayacakları adına.
Tuna bey “ben” neyin kısaltması diye bir kitap yazsa ben de okurdum, ilgimi çekerdi.
Aklıma dorian gray’in portresi geldi nedense.
Alakasız canım ben de biliyorum
Ama sonuçta her oyunun bir ikinci perdesi olabilir, bir üçüncü de.
O zaman belki de alakalıdır
İyi günler.

eylül ve sonbahar


Eylül de geldi
En sevdiğim aylardandır, ismi bile beni hoş yapar.
Sonbahar da hep kendimize döneriz. Yazları sizin için çok hızlı geçebilir, sonbaharsa hep bir kendini dinlemedir.
Sonbahar yürümeyi en sevdiğim dönemdir, fonda da sevdiklerim. Bob Dylan çok iyi gider. Onun yürek burkan armonikası ve delip geçen sözleri.
Ve tabi ki vapur… Ve de tabi ki Üsküdar…
Az kaldı, şimdi hala sıcak havalar ama çok az kaldı.
Günün sözü Yahya Kemal Beyatlı ‘dan. Onun bir beyiti. Sonbaharı en iyi anlatan dizelerden.

Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları

1 Eylül 2007 Cumartesi

the man without a past


The man without a past” bir aki kaurismaki filmi
bazı yerlerde film için kaurismaki’nin loser üçlemesine dahil olduğu söyleniyor, bazı yerlerdeyse Fin üçlemesine. Açıkçası çözemedim.
Öncelikle Finlandiya. Bu ülke hakkında birkaç gereksiz rock grupları dışında hiçbir bilgim yok. Sürekli kuzeyin kasvetinden bahsedilir, soğuk havasının insanların ruhuna etkisinden. Filmin renkleri bile hissettiriyor bunu. Aynı zamanda Finlerin bize ne kadar uzak olduğunu da hissettirdi bana. Evet birkaç kaurismaki filmi izleyerek böyle bir genelleme yapmak yanlış olur. Yine de bazı ayrıntılar ne kadar uzak olduklarını hissettiriyor. tedavisini yapan, kendisine bakan insanlara kahramanımızın davranış biçimi bize çok uzak. Hep bir minnet duygusu bekledim. İlk sahnelerde göremedikten sonra da alıştım bu haline.
Çok sıradan bir konuyla karşımızda aki beyefendi. Aslında orijinal bir senaryo yazmak günümüzde çok zor; her şey sizin anlatımınızda, samimiyetinizde bitiyor. Geçmişini tamamen unutmuş kahramanımız yeni durumunu yadırgamıyor ve bir şekilde devam etmeyi başarıyor. Bir sevgili, bir ev buluyor; hatta rock grubu menajerliğine bile başlıyor. Kahramanımızın sakin, halinden mutlu, varoluşçu havasına biz de kapılıyoruz ve mutlu mesut bir vaziyette filmi izliyoruz.
Bir şekilde geçmişini hatırlaması gerektiği için hikaye de bu yönde ilerliyor. Kaurismaki bu noktada alttan alta bürokrasiye, globalizasyona saydırıyor. Göze sokmadan, olayın akışına paralel olarak yapıyor bunu. Sinemada olması gereken de bu zaten.
Bir de rock grubumuz var ki; onların müzik hayatlarındaki evrimlerini izlerken insan sevindirik oluyor. Naif dişi kahramanımız hannibal de filmin simgelerinden.
Holivud filmlerinin temel bir amacı vardır:salondan çıkarken gülümsetmek. Ama o kadar samimiyetsiz hikayelerlerle karşımıza çıkarlar ki sonuna kadar beklemek imkansızdır. Kaurismaki film bittiğinde kendimi mutlu hissetmemi sağladı. Somut bir nedeni yok; karakterlerimizin tebessümleri bir şekilde bize de bulaşıyor.
Cnbc-e eylül programına baktım.birkaçını sizin için seçtim.
Primer:yedi bin dolara çekilmiş bir film, iyi dersiniz kötü dersiniz, onu bilemem ama kesinlikle bir bakmanızı öneririm. Bu arada beğenmediğimi de belirteyim.
noi albinoi: İzlanda filmi, kuzeyden çok izleyemiyoruz oralardan, pek hatırlamıyorum, güzeldi ama sanki.
Shi gan:kim ki duk’un geçen seneki filmi. Her filmi izlenmeyi hak ediyor, izlemediyseniz bir bakın derim.
Dolls:hadi canım dediğinizi duyar gibiyim. Tamam hala izlememiş birileri varsa otursun, izlesin.
Faust: eğer hala jan svankmajer’i tanımıyorsanız güzel bir fırsat.
Quinceanera:geçen sene filmekiminde izlediğim en iyi filmlerdendi, kaçırılmamalı.böyle güzel bağımsız yapımları tv de her zaman göremiyoruz.
Bunların dışında bergman, lars von trier gibi ağabeylerimizin de filmleri var, size iyi seyirler.
Hadi eyvallah.