31 Ekim 2007 Çarşamba

başımız sağolsun..


Erdal İnönü’yü kaybettik.
Ben onun aktif siyaset yaptığı dönemleri hayam mayel hatırlıyorum. Bülent Ecevit hakkında birçok şey okudum ama onun hakkındaki bilgilerim çok kısıtlı. Yine de bazı şeyleri anlayabilmek için çok bilginiz olmasına gerek yok. ikisini de birer sene arayla kaybettik. Onlar gibileri var, ama işte görüyorsunuz çıkartmıyorlar, karşımıza Mustafa sarıgül çıkartılıyor yeni lider olarak.
Zaten Erdal İnönü de hiçbir zaman onların içinde yer almadı. Toprağı bol olsun, Allah rahmet eylesin.

cumhuriyet bayramı


Selam
Pazartesi günü yaşadığım teknolojik aksaklıklar sonucu yazamadım, hepinizin geçmiş cumhuriyet bayramını kutlarım. Zor günler yaşadığımız bu günlerde değil, her zaman önemini kavramamız gereken bir gün. Günün alıntısı da can abi den. Sonunda gülümsetiyor can abi, her zamanki gibi.


Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu’da
Televizyonda gösterdiler geçen gün
Gelenek edinmiş köy halkı,
Ben kendimi bildim bileli bu böyledir
Diyor muhtar:
29 Ekim’de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını…
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
Kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
Yaşasın cumhuriyet diye
Bunun üzerine de ekran karardı

Korkarım, bu, sade Gölköylülerin değil, umumuzun
Sade küçüklerimin değil, büyüklerimizin de
Düştüğü bir tarihisel yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet

28 Ekim 2007 Pazar

radiohead


Radiohead in rainbows’u çıkaralı 20 gün oldu, biraz bakalım elimizdekilere.
Öncelikle bir Radiohead fanı olduğumu söylemeliyim. Ortaokul yıllarım Cobain hayranlığıyla geçtikten sonra ortaokulun sonunda lisenin başında thom yorke benim için çok önemli biri oldu.
Radiohead için hep denilen bir şey vardır, dünyanın en büyük grubu. Bu niye denilir? 97 yılında ok computer ın çıkmasıyla beraber grubun o ana kadar sürekli artan popülaritesi bir anda tavan yapmış. Bu albümden sonra grubun gitaristi Ed O’Brien 3, 4 dakikalık Smiths tarzı şarkılar yapmak istediğini söylemiş. İdare edecek birkaç hit, acıklı gitarlar, thom yorke biraz mırıldansa, bir iki depresif laf etse yetecek. Radiohead in isminin büyük grup olarak birlikte anıldığı gruplara bir bakalım. U2, Green Day, RHCP. Hepsi her zaman hit peşinde olan gruplar. Veya dave grolh. İki senede bir hortlayıp sikindirik işlerle cebini doldurur. Peki radiohead ne yapmış ok computer dan sonra? Kid a yı çıkardı, bir tane bile klip çekmedi, yeni albümünde bir saniye bile gitar duyulmadı. Bu noktada diğer bütün karşılaştırıldığı gruplardan ayrıldı. Az önce saydığım gruplar sabun köpüğü hitleriyle yeni nesillere kendini sevdirirlerken, radiohead ortalıkta gözükmeden nasıl her yeni jenerasyonu etkilemeyi başarıyor? Öyle şarkılar yazmışlar ki, eskimiyorlar bir türlü. Her velet 14, 15 olunca creep i dinliyor ve devamı kendiliğinden geliyor. Bence radiohead bu farkıyla diğerlerinden ayrılıyor.
Radiohead’in albümünü beleş nete koymuş olması bir ilk olması da, bu ayarda gruplarda bir ilk. Arkası da gelecek sanırsam-nin den reznor un albümü haftaya bu şekilde nette-. Giriyoruz siteye, yüzsüz yüzsüz o pound yazıp indiriyoruz. Korsan mevzusuna girmeyelim, bence hepsi radiohead in açtığı bu yoldan gidecek.Bir de radiohead albüm çıkarmasın artık diyenler var. Ne alaka abi, beğenmiyorsan sen dinlemeyeceksin. İndirdik, dinledik. 15 step başta elektronik altyapısı nedeniyle korkuttu. Bodysnatchers gitarları duyabildiğimiz bir parça. Sonra nude geliyor. Nude’da thom yorke hüzünlü vokalinden bir parça sunuyor bize. Azıcık ama.. ben tav olmaya çoktan hazırım, sizleri mırıldanmaya başladım bile. Sonra weird fishes. Thom un eski vokali yok artık. All i need tuşlularıyla tatminkar. Faust arp da alışık olmadığımız yaylılar dikkat çekiyor. Reckoner eksen de çalan parça, aklıma girdi bile, gitarlar çok tatlı. House of cards, sıkılmaya başladım. Sonraki şarkı albümün en hızlılarından. Videotape kapanış parçası; kapanış olarak güzel ama 4 senedir biz bunu mu bekledik diyorsun her ne kadar beklentilerini asgari seviye de tutmak istesen de. Yani hep dediğimiz gibi ok computer dan sonra ne yapsalar bize yetmeyecek. Bari burarlara gelseler de, dünya gözüyle görsek radyokafaları.

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün


Filmekimi açıkçası tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Yaşadığım zehirlenme vakası sonucu sadece 5 film izledim. Aylardır beklediğim control oynarken, benim kolumda serum vardı, hastanedeydim.-hastanelerden nefret ediyorum- izlediklerimi de tek tek konuşmak istemiyorum, sadece 4 ay, 3 hafta, 2 güne değineceğim.
Filmin konusu mike leigh in vera drake ine benziyor. Ama oradaki abartılı ve de öte bayık- benden yazar olmaz, al işte, yazdığım sıfata bak- diyaloglar ve mizansenin karşısında burada çok basit ve gerçekçi bir film var.aklımdan geçenleri dümdüz yazıyorum, karışık olursa kusura bakmayın.
İlk yarım saatte ne olduğunu pek anlayamıyoruz. Yönetmen diyaloglarda durumu açık etmiyor ve başlangıç biraz da bilinmezin etkisiyle sıkıcı geçiyor. Daha sonra otel sahnesinde olay açıklığa kavuşuyor. Burada sabit planlarla doktor ve kızların diyaloglarına iniyoruz. İşte burada senaryonun başarısı öne çıkıyor. Basit bir hikaye, ama izlediğin şey kurgu değil, gerçek. Bunun için çok yönetmen çabalar ama çoğu acıtasyona kaçar sonuçta. Doktor karakterine bakalım. Kötü adam doktor.. doktorun duyarsızlığı, soğukluğu, ucuzluğu tamamen gerçekçi. Filmin kilidi bu sahnelerde çözülüyor. Herhangi bir doruk noktası yaşanmıyor, sadece hikayenin içine girmeye başarıyorsunuz. Huzursuz ediyor film, bunu başarıyor. Bunu hiçbir fiziksel zorlamaya kaçmadan yapıyor. Doktorun kadınla yattığı yerde biz hamile karıyı sigara içerken görüyoruz. Buraya dikkat etmek lazım.
Sonra hatun çıkıyor, sevgilisinin evine gidiyor. Burada parti gibi bir şey var ve bol gürültü. Plan karaktere odaklanmış şekilde. Bütün filmde olduğu gibi renkler soluk. Burada hatun kişiyle beraber eşzamanlı olarak biz de bayıyoruz. Burada yönetmen şaşırtmaca yapıyor ve başarıyor.
Son plan ve hafif bir kara mizah. Yemek yiyen ve kız ve bizim hatunun şaşkınlığı. İnsan nedir? Gerçekten nedir? Bir saat önce seninleydi, şimdi burada karnın acıktığı için et yiyorsun. İnsanın değersizliği, bireyin benciliğini, kayıtsızlığını, vurdumduymazlığını, hırtlığını- celine saol- bu küçücük hikayede mungiu mükemmel anlatıyor. Gus van sant ın elephant ın daki gibi bir taraf tutmayıp, salt hikayeyi anlatmış. Böyle filmler lazım. Gerçeği sulandırmadan anlatabilen filmler.
Mungiu nun hareketli kameraları beni biraz yordu. Biraz ozu nun kafasındayım, hareketli kamerayı pek sevmiyorum. Yine de el kamerasıyla çekilen sonlardaki merdiven çıkman sahnesi çok iyiydi, hakkını yemeyelim. Ama mungiu yu pek çözemedim. Biraz uzak durdu bizlere, ilk defa onu izlediğim için çok merak ediyordum. Onun hakkında daha kesin konuşabilmek için başak filmlerini de görmeliyiz sanırsam. Bundan sonra palmiyeli yönetmen olarak anılacak. Bu çok önemli, göreceğiz. Ama bu filmdeki ilk izlenimim tabii ki çok iyi.

27 Ekim 2007 Cumartesi

aylak arda


Çok kalabalık bir zamanda istiklal’de yürürüm.
İğne atsan yere düşmez derler ya..
Hani gerçekten iğne atsan fark eden olur mu düşünürüm.
Bir iğne, evet..
Yürürken dikkat etmezsen vururlar omuzlarını sana.
Evet, kısa olanlar daha çok savrulur, nereden biliyorsun ki sen bunu?
Bir sağ, bir sol, bir küfür
“dikkat etsene lan!”
Bir adam. Sevgilisine çarpmışım. Özrü dilerim, söylene söylene giderler.
Sonra azıcık ilerde köşedeki insan yığının içinde onu görürüm. Kafam dağınık olsa da, etraf üstüme çökse de onun görürüm.
Bu şans değildir, bu “olağan”dır. Bunun unutma, mucizeler bizi pek sevmez.
Yaklaşırım, bir adım, bir hızlı adım daha.. gözlerim üstüne kilitlenir. O görmüyordur daha. Sonra..
Çarpışır gözlerimiz bir daha..
Eskisi gibi..
Belki. Acele etmeyelim.
Bir sarılış, öncesi sonrası olmayan. Sadece o anı olan.
Nasılsın, nasılsın, iyi gördüm seni, iyiyim.
İyi misin?
Saçını, ceketini düzeltebilir, ama yalan söyleyemez.
Yalan söylerken kelimeler dolanır ağzına, kızarır.
Ben bilirim.
Gülümseyip kurtulmak ister.
Kandıramaz beni.
Gülüşü donmuştur.
Mavi beyazın üstüne kar yağmıştı. Sonra da donmuştu.
Daha fazla gülümseyemedi.
Soğuk, dedi.
Evet..
Eskisi yoktu, şimdi sadece bu “soğuk” vardı.
Bir sarılış daha.. Isınırım diye gözüne baktım.
Hayır, yoktu.
Dikkatle baktı, kaçırdım gözlerini.
Yürümeye başladım.
Arkama bakacaktım ki..

haberler

milliyet gazetesinin haberidir.

Paris Belediye Başkanı Bertrand Delanoe, duvarlara idrarını yapan erkekleri bu yakışıksız davranıştan vazgeçirmek için son bir yıldır alınan önlemler yetmeyince, kenti, idrarı dökenin üzerine geri sıçratacak şekilde eğimli tasarlanmış duvarlarla donatmaya karar verdi. İngiliz Telegraph gazetesinin haberine göre Delanoe'nin, özellikle geçen yılki Dünya Ragbi Şampiyonası sırasında 62 tane bedava kullanılabilecek seyyar tuvalet olmasına rağmen onlarca erkeği Paris Belediyesi'nin duvarlarına küçük su dökerken gördükten sonra bu konuda daha sert tedbirler almaya karar verdiği belirtiliyor.
İdrarsavar duvarlar!
Kamuya açık yerlerde hacet giderilmesine karşı savaş açan Delanoe'nin ilk işi geçen yıl tüm Paris'i bedava kullanılabilecek seyyar tuvaletlerle donatmak oldu. Umumi tuvalet kullanımının son bir yılda 2.4 milyondan 8 milyona çıktığı, yaklaşık 2000 kişiye de adam başı 300 sterline (yaklaşık 800 YTL) kadar varan cezalar kesildiği, ancak tüm bu önlemlerin Parisli erkeklerin çevreyi kirletmelerini engellemekte yeterli olmadığı belirtildi. Bunun üzerine Delanoe'nin kentin en çok hacet giderilen duvarlarını yeni icat edilen bir buluşla, "idrarı dökenin üzerine geri sıçratan duvarla" donatmaya karar verdiği bildirildi.


ya bunlardan buraya da yapsınlar! gerçi biz genelde köprüleri kullanıyoruz veya su şişelerini. ama çok komik bir şey bu, biz de isteruk. büyükşehir çalış abicim, hadi bir zahmet.

alıntılar


bu hafta böyle oldu, biraz geç açtım haftayı.

geçtiğimiz haftalarda cahit sıtkı'nın 50. ölüm yoldönümüydü. biraz geç de olsa ustayı burada anıyoruz.

cahit abi deyince aklıma benimde sizin gibi yaş 35 geliyor. ilginçtir ki üstat sadece 46 yıl yaşayabildi. neyse üstattan bir alıntıyla haftayı açıyorum.


desem ki sen benim için,

hava kadar lâzim,

ekmek kadar mübarek,

su gibi aziz bir seysin;

nimettensin, nimettensin!

desem ki...

inan bana sevgilim inan,

evimde senliksin, bahçemde bahar;

ve soframda en eski sarap.

ben sende yasiyorum,

sen bende hüküm sürmektesin.

birak ben söyleyeyim güzelligini,

rüzgârlarla, nehirlerle, kuslarla beraber.

günlerden sonra bir gün,

sayet sesimi farkedemezsen,

rüzgârlarin, nehirlerin, kuslarin sesinden,

bil ki ölmüsüm.

fakat yine üzülme, müsterih ol;

kabirde böceklere ezberletirim güzelligini,

ve neden sonra

tekrar duydugun gün sesimi gökkubbede,

hatirla ki mahser günüdür

ortaliga düsmüsüm seni ariyorum

17 Ekim 2007 Çarşamba

anket

Tom ve ceri’nin sonuçları beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Ben Tom’un ezici bir galibiyet almasını beklerken-bu arada sadece 42 kez oylanması da ayrı bir konu- ceri geldi, geçti. Öncelikle bir üçüncü şık yani ikisini de tutmazdım seçeneğini koymadığım için hatalıyım. Tamam da, bu ne kardeşim? Siz unutmuşsunuz bu çizgi filmi. O ceri nin yaptıkları hala aklımda. Sadist misin, anlayamadım ki? Bu anket bana arkadaşlıklarımı gözden geçirmem gerektiğini düşündürdü.
Yeni anketimiz ağustos böceği ile karınca. Ben küçükken bile bu karıncıları sevmezdim. Küçük küçük, harıl harıl bir şeyler; bir de ısıranları vardır.. onun için güzel bir şeymiş gibi anlatılan bu hikayeyi de hiçbir zaman sevmedim. Ulan ağustos böceği kapına kadar geliyor, sen ne yapıyon, bık bık, bir de konuşuyor. Bütün yaz bu anı bekledin dimi? İçten pazarlıklı şey. Bu öyküde iğrenç bir insanda görebileceğimiz bütün özellikleri karınca da bulabiliriz:materyalist, sığ, cimri, kibirli, bencil, kıskanç, sevgisiz. Bu öykü emperyalist güçler tarafından bu la fontaine e yazdırılmıştır, burada da bu gerçeği açıklıyorum! Bütün yaz yatmışmış. İnsanlar bütün yaz yatmanın kolay bir şey olduğunu zannediyorlar. Ağustos böceği keyfine mi yatıyor? Bazı varlıklar doğuştan aylaktırlar, başka türlüsü olamaz. Kendi karnını doyurmayı bile düşünemez. Hayır ağustos böceği sahilde gitar çalıp patti den söylüyorsa, alman romantiklerinden etkilenip, rilke den satırlar yazıyorsa- biz de biliyoruz la fontaine in ne zaman yaşadığı, modernize ettik durumu- bu suç mudur?sinirlendim yine ya, neyse anket orda.
Nokta.

15 Ekim 2007 Pazartesi

sabahattin ali


Turgut uyar ın sekseninci doğum yılıysa, Sabahattin Ali’nin de 100. doğum yılı.
Sabahattin Ali’nin günümüzde en çok bilinen eseri “Kürk Mantolu Madonna”dır. Bu biraz da ironiktir; çünkü büyük üstad sait faik’in aksine sabahattin ali toplumcu bir yazardır. Sabahattin ali’inin eserlerinde izlek olarak kendine hep anadolu’yu, köylüleri seçer. Bireysel gibi gözüken hikayelerinde bile sürekli toplumsal sorunlar yatar. İnsanları yalın bir şekilde anlatmayı başarır, herkesin anlayabileceği bir dilde insanı yazar.
Sabahattin Ali müthiş bir gözlemcidir. Çok yerinde tespitleri basit durumlarla anlatır, anlatıma hakimdir, her ne kadar anlattığı hikaye ilginizi çekmese de sabahattin ali üslubuyla kendini okutmayı başarır. İlk dönem öyküleri bence onu anlayabilmek adına çok önemli. Rus yazarlarla alman romantiklerinin etkisiyle yazılmış bazı hikayeler var ki, kendisinin de dediği üzere çok amatörce. Ama bu sayfalarda bile onun anlatıma ne kadar hakim olduğunu görebiliyoruz.bu arada sunu da belirtmeliyim: üç romanın kurgusunu da beğenmiyorum, özellikle kürk mantolu madonna da işlediği yöntem açıkçası bence kitabın yazıldığı dönemi düşünürsek çok eskimiş, ama az önce de dediğim gibi bunlar kitaptan bir şey götürmüyor, hatta sabahattin ali nin bence mükemmel olan gözlem yetisini daha da iyi ortaya koyuyor.
Kürk mantolu madonna dan küçük bir alıntı, iyi akşamlar.
insanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insani hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geciveriyoruz?


14 Ekim 2007 Pazar

haberler


Oktay Rifat külliyatı YKY'de

Elleri Var Özgürlüğün”den “Koca Bir Yaz”a, 1946’dan 1987’ye, bütün şiirleriyle Oktay Rifat... Çağdaş Türk şiirinin büyük ustalarından Oktay Rifat, Orhan Veli ve Melih Cevdet Anday’la birlikte başladığı şiir serüveninde sonraları halk söyleyişlerinden yararlanmış ve yeni duyarlıklarla örülü lirik şiirler yazmıştı.
Bütün Şiirleri I ve Bütün Şiirleri II, çağdaş şiirimizin doruklarından Oktay Rifat’ın şiir dünyasına girmek isteyen okurun elinden tutacak, onu bu uçsuz bucaksız dünyada binbir kılıkta dolaştıracak.
Daha önce de Oktay Rifat’in ilk romanı Bir Kadının Penceresinden’i okurlarıyla buluşturan YKY, yakında şairin Dana Burnu ve Bey Lear adlı kitapları ile Şiir Konuşmaları, Bütün Oyunları ve BütünYazıları’nı da yayımlayacak.



YKY Türk yazarlarının ve şairlerinin en önemlilerini bünyesinde bulunduran bir yayınevi, açıkçası en önemli türk yazarlarının yarısını tek başına kendi bünyelerinde bulunduruyorlar dersek yanlış olmaz. Oktay Rıfat Orhan Veli’nin yanına geldi, melih cevdet’i de getirip kadroyu tamamlasınlar artık.
Buraya kadar her şey güzel hoş. YKY geçen sene inetrnet üzerinden cemal süreya, Orhan veli, nazım hikmet gibi şairlerin şiirlerine ulaşılmasını engellemek istedi. Yayın hakları bizde, izinsiz yayınlanmazlar dediler. Bence bu kadar basit bir şey değil. Yayın hakkı bizde, parası olmayan okumasın bize ne deyip sıyrılabilecekleri bir durum değil. YKY’nin Oktay Rıfat için yaptığı baskılara baktım. İş bankası onun kitaplarını üç kitapta derlemişti onlar ikiye düşürmüş. Bu kitaplardan birinin fiyatı 29, diğerinin 30 ytl. Şimdi bu fiyatlara makul diyebilirler mi? İnsanlar, siz bu fiyatları koydukça internette bu şairleri okumayı sürdürecekler. Bir de benim aklıma hep aynı soru takılıyor: para kazanmak için şiir yazan bir insan var mıdır? Orhan Veli, Nazım Hikmet yaşıyor olsalardı bugünkü duruma ne derlerdi? 21.yy da sanatçının en büyük sorunlarından biri de korsansa, biraz da kendilerine bakmaları lazım.
Oktay abi ya, işe bak, neler yazıyorum burada senden bahsedeceğime. Neyse keyfim kaçtı, bir Oktay Rıfat şiiriyle bitiriyorum.


Ekmek dizimde
Yıldızlar uzakta ta uzakta
Ekmek yiyorum yıldızlara bakarak
Öyle dalmışım ki sormayın
Bazen şaşırıp ekmek yerine

Yıldız yiyorum

12 Ekim 2007 Cuma

attila ilhan


attila abi aramızdan ayrılalı iki sene oldu.
attila ilhan la tanışma biçimim aslında çok komiktir. İste 2002 falan, ben o zamanlar fanatik Galatasaraylıyım. Lig tv de yok bizde maçları izleyemiyorum, ben de mac skorlarını iki de bir trt 2 den kontrol ediyorum. Neyse efendim cumartesi aksamları da bir amcayı görüyorum sürekli, ama baslarda hic ilgimi cekmiyor. Bir keresinde biraz da macın önemiyle de bağlantılı olarak ne diyor lan bu herif sekinde ona takıldım, o takılış.. soransında bu program akp döneminde kanaltürk e tasınmak zorunda kalmıştı. Neyse efendim iste böyle abuk sabuk bir yolla atila abiyle tanıstım. Sonra da şiirlerine dadandım. Hele 2004 senesinde üstadın şiirlerinden öyle çalardım ki, yani simdi hatırlıyorum da ..
attila ilhan ın şiirinde en cok dikkatimi ceken attila ilhan ın kendinden emin hali. Aslında benim yapıma cok ters ama onda cok hosuma gidiyor. Üstat her seye muhalifti-ikinci yeniye de garip akımına da karşıydı- ve de konulara çok hakimdi.. Tezatlara sahip olduğu söylenir ve de hakkında söylenenlerin birçoğuna da katılırım ama bu satırlarını sevmemiz için bir neden oluşturmuyor.
İki sene önce onun icin akm de yapılan tören sırasında ben de akm nin önünde tüyap kitap fuarı icin otobüs bekliyordum. Beklerken de bazı dizilerini mırıldanıyordum, iste onlar ve de birkaç sevdiğim dizesi.



gözlerin gözlerime değince, felaketim olurdu, ağlardım

beni sevmiyordun bilirdim, bir sevdiğin vardı duyardım

çöp gibi bir oğlan ipince, hayırsızın biriydi fikrimce

ne zaman karşımda görsem, öldüreceğimden korkardım

felaketim olurdu, ağlardım



elinin arkasında güneş duruyordu

aylardan kasımdı üşüyorduk

ağacın biri bulvarda ölüyordu

şehrin camları kaygısız gülüyordu

her köşe başında öpüşüyorduk


sisler bulvarına akşam çökmüştü

omuzlarımıza çoktan çökmüştü

kesik birer kol gibi yalnızdık

dağlarda ateşler yanmıyordu

deniz fenerleri sönmüştü

birbirimizin gözlerini arıyorduk



kimi sevsem sensin, hayret

sevgin hepsini nasıl değiştiriyor

gözleri maviyken yaprak yeşili

senin sesinle konuşuyor elbet

yarım bakışları o kadar tehlikeli

senin sigaranı senin gibi içiyor

kimi sevsem sensin hayret

senden nedense vazgeçilemiyor



ne kadınlar sevdim zaten yoktular

yağmur giyerlerdi sonbaharla

birazıcık okşasam sanki çocuktular

bıraksam korkudan gözleri sislenir

ne kadınlar sevdim zaten yoktular

böyle bir sevmek görülmemiştir



elimden tut yoksa düşeceğim

yoksa bir bir yıldızlar düşecek

eğer şairsem beni tanırsın

yağmurdan korktuğumu bilirsin

gözlerin aklıma gelirse

elimden tut yoksa düşeceğim

yağmur beni götürecek yoksa beni


geceleri bir çırpıntı duyarsan

telaş telaş yağmurdan kaçıyorum

sarayburnu'ndan geçiyorum

akşamsa eylülse ıslanmamışsam

beni görsen belki anlayamazsın

içlenir gizli gizli ağlarsın

eğer ben yalnızsam yanılmamışsam

elimden tut yoksa düşeceğim

yağmur götürecek beni yoksa beni



nasıl iş bu

her yanına çiçek yağmış

erik ağacının

ışık içinde yüzüyor

neresinden baksan

gözlerin kamaşır


oysa ben akşam olmuşum

yapraklarım dökülüyor

usul usul

adım sonbahar






iyi bayramlar

hepinizin bayramını kutlarım dostlarım.
Bayram hakkında en çok sevdiğim, inansa da inanmasa da herkesin bu bayramı bir şekilde sahiplenmesi. Bence dinin toplumda oynaması gereken rol de bu, bir şekilde bütün herkesi bir araya getirmesi. Bu bizim kültürümüz, bu bizim bayramımız, onun için hepimiz için de anlamı büyük olmalı.
Hepinize sevgiler.

11 Ekim 2007 Perşembe

Selim

“Sıradan” kelimesinin benim için anlamını açıklayan günlerden biriydi. Kadim dostum Arda’yla beraber Tünel’de oturmuş çay içiyor, yan masalardaki konuşmaları dinleyip, konuşmadan salt pis pis sırıtarak eğleniyorduk. Bu tarz durumlarda başlangıçta eğleniriz, ama ilerleyen dakikalar beraber gürültü bizi yormaya başlar. Kafam zonklamaya başlamıştı, biraz “biz ne yapıyoruz” durumu vardı. Tıkandığımız bir andı, konuşacak bir şey de çıkmıyordu. Muhabbetimiz tam “Stranger Than Paradise”daki Eddie ve Wilie nin biraları içip, yeah demeleri tadındaydı. Öyle, evet öyle, öyle yav.
“Hadi gel Sirkeci’ye gidelim”
“Ne var lan Sirkeci’de?”
“geçen ablamlar gitmiş, garda oturmuşlar. Serin ve sakinmiş… hadi kalk.”
“ arda kim inecek şimdi karakoy’e. Oturuyoruz ya.”
“garda el sallarız lan trene, hadi canım”
“el mi sallarız ?”
dedim ve kalktım. Öyle ille de kendi istediği olsun diyen tiplerden değildim. Ortama uyum sağlamayı tercih etmişimdir. Gerçi bilirsin beni, nereye gidersem gideyim durum pek değişmez, sadece sürüklenirim. Ama Arda’ya çok güvenirim. Arda diyorsa şeklinde başlayan koşullu bir cümlem vardır.
Arda çevremle ilişki kurmamı sağlayan nadir insanlardan biri. Çoğunlukla insanlarla konuşmakta zorlanırım. Sıradan cümleleri bilirsiniz.. nasılsın, iyiyim, hiç gözükmüyorsun, öyle oldu abi… Arda bir bakıma çevirmenimdir. Bana saati bile sorsalar ürkek gözlerle Arda’ya dönebilirim. Arda saati soruyorlar der, bende Arda’ya cevap veririm.- niye saat taktığımı hiçbir zaman bilemedim-. Arda sayesinde istemediğim kişilerle konuşmaktan kurtulurum. Ama bazen de durum iyice “absürd”-camus’un absürdü değil- hale gelebiliyor. Bir keresinde bir çorbacıdaydık, herif beden ümidi kesip soruları durmadan ona soruyordu. Su da ister mi falan. Herif deli sanmıştı beni . kardeşim bende Türkçe biliyorum şeklinde herife patladım. Böyle yapmamalıydım, ben de biliyorum; adam sapsarı oldu birden. Harbiden korkmuştu bende, sonra arazi oldu. Öyle işte, arda’yı da anlayamam, onlarla nasıl konuşabildiğini, yine de onun yanımda olmasını her zaman isterim.
Kadim dost Arda’yla beraber Tünel’den aşağıya Kara köy’e seğirttik.-tabii ki yanlış fiil oldu; idare et, yürüdük desem çok sade olacak gibi geldi bana.- milyon kere indiğimiz bu yokuş biraz sarptır. Ayakların senden inde gider bir yerden sonra. Bence çok uyar bizlere karaköy yokuşu. Koştura koştura..
Sonra köprüyü geçtik, altında demlenmeyi çok sevdiğimiz galata köprüsünü. Galata köprüsü veya tünel de otururken konuşabildiğim insanlar çıkardı karşıma. İstiklal’in aksine burada yabancılara güvenebilirdim. Bir köşeye tüner, anlatırdık hikayemizi. Pek birbirimizi dinlediğimiz söylenemezdi, ama çok mu önemliydi bu? Mekanlar, isimler, edimler değişir, ama yalnızlık hep oradadır. İnsanları hep sahip olmadıkları şeyler birbirine yakınlaştırır derler. Hepimiz yalnızdık, başka bir şeye gerek yoktu.
Sirkeci garı karşımdaydı. Haydarpaşa’yla karşılaştırınca sirkeci garı’nın çok sallama bir görüntüsü olduğu söylenebilir, ama senin de tahmin edebileceğin üzere bunun benim için hiçbir önemi yoktu. Garların benim hayatımda dönüm noktası olmasını istemişimdir. Belki de oldu da.. bir gara gidip, herhangi bir otobüse bilet aldığım çok olmuştur. Hep aynı neden: limitsiz melankolimden kurtulmak istedim, kopukluğumun bitmesini. Okuduklarım hep bunu derdi: bir şehre gidersin ve her şeyi geride bırakırsın. Denedim, gara kadar gittim, ama çok güçsüzüm, hep geri döndüm başladığım noktaya.
Garlar çok hazindi, ama Arda demişti. Banklara kahvelerimizle çökmüştük bile. Karşımızda eski bir tren vardı, susmuş trene bakıyorduk.
“sence nereye?”
“efendim?”
“nereye gidiyor tren diyorum”
“ bilmem ne fark eder ki ? sanırım önce Edirne, sonra Bulgaristan falan. Bu boktan raylarla iyi bir yere gittiklerin sanmıyorum.”
“selim iyi ray nasıl oluyor abi?”
ben güldüm.
“selim ya biz de binelim.”
“Kapıkule de şutlarlar jeremy”
“en iyisi halkalı’ya gidelim.. ama onun için de bilet lazım galiba”
kağıt bardağı ağzıma dikledim. Kahve de bitmişti.
“bitti her şey gibi.”
“felsefe yapma lan”
“ bir kahve alalım bari.”
“olur da kaçırmasak treni ya. El sallayacağız oğlum.”
“yetişiriz canım.”
Yolun tam karşısındaki mek danıldsa gittik. Tanrım ne boğucu bir yerdi. İnanmayacaksın ama tam beş dakika kahveyi almayı bekledik. Rezalet bir durum.. karşıya geçtik, perona geddiğimiz de trenin hareket ettiğini fark ettik. Elimiz de kahvelerle arkasından koşmaya başladık. İlk defa bir yere yetişmeye çalışıyordum, tanrım çok heyecanlanmıştım. Ama yetişemedik.
“kardeşim niye zamanında gelmiyorsunuz?”
“yok biz trene binmeyecektik.”
“o zaman niye koşuyorsunuz?”
“el sallayacaktık.”
“tövbe estağfurullah” dedi ve söylene söylene uzaklaştı gerçekten çok üzülmüştüm. El sallayamamıştık.
“kaçtı lan.”
“bir dahakini bekleriz abi, boş ver.”
Oturduk ve kahvelerimizi içmeye koyulduk. Tam şarap içilecek bir yerdi, hafif hafif esiyordu, üşümüştüm ve sadece kahve vardı. Lanet turistler ellerinde şarapla trene biniyorlardı. “göz hakkı” diye bir şey yok muydu acep geldikleri yerde?
Cevap yok. Merak ettiğimiz olguların ne kadarını istediğimiz zamanda öğrenebiliyoruz, düşündünüz mi hiç? Ben düşündüm, bu merakımı da aydınlatamadım.
Trenin ne zaman kalktığını bilmiyorduk, acelemiz de yoktu. muhabbet eski tanıdıklarımızın ne yaptığına geldi. O ne yapıyor acaba, evlenmiş midir lan… Bilmiyordum, ama kestirebiliyordum. Hepimiz 23, 24 olmuştuk. Sorumluluk alma zamanı, “eşek” kadar oldun zamanı. Küçükken hepimiz fütursuzca davranırdık. Hatta şimdi takım elbiselilere katılmış olan eski tanıdıklarım benden beterdi. Çevremde dolanırlardı sonradan adı geçtiğinde çocukluk işte yav diyecekleri grubuma girebilmek için. Selim yav, şu kızla tanıştırsana beni derlerdi ben de olur derdim. Gurubuma da alırdım onları, maksat arkadaşlıktı. Şimdi bakıyorum, hepsinin rocker günleri çok geride kaldı. Of ne tatsız adamlardı bunlar. Hatırlayınca bile midem bulanıyor. Sartre halt etmiş, gelsin de bir de benim halimi görsün.
“uykum geldi selim”
“benim de “
“uyusak”
“ ya tren kaçarsa”
“ever, dikkatli olmalıyız.”
Ne kadar sonra bilmiyorum-saatlere güvenmiyorum pek- banliyö treenin içinden insanlar koşturarak çıkmaya başladılar. Bomba diye bağrıyolardı anladığım kadarıyla. Herhalde bizim perondaki gavurlarda kendi dillerinde bomb, bombe ve türevleri olan bu sözcüğü anlayıp, koşmaya başladılar. Arda’yla benim dışında, benim belden aşağım Bulgar diyen amcayla yanındaki iki türkten başak kimse kalmadı.
“bomba diyorlar lan, kalksak mı”
“boş ver”
güldüm, arda da güldük, bir tane daha yaktık. Belden aşağısı Bulgar olan amcayla yanındakiler de istiflerini bozmadılar. Ne olduğunu biz de merak etmiştik-az önce dedim, çok şey merak ediyoruz-.
“arda sorsana ne olmuş”
arda kafasını sallayıp herife döndü.
“abi ne oldu ya, anlayamadık.”
“çantamı ne bırakmışlar. Korktu insanlar da. Bir şey yok, merak etmeyin.”
“sizin işiniz de zor abi, her gün böyle bomba ihbarı falan”
“alışkınız biz. Siz gençler ne yapıyorsunuz? Trene binecek misiniz?”
“yoo, biz sadece.. el sall- oturuyoruz öyle be abi.”
Herif arda’yı süzdü, sonra da bana bir yaratığı incelercesine baktı. Onun işi de zormuşmuş. Arda bu lafı garsonundan tut, ayakkabı boyacısına kadar aklınıza gelecek herkese söyler. Ona göre her iş zor. Bir keresinde halk otobüsüyle gidiyorduk. Muavin mi denir , şu paraları alan adama, her neyse. Arda’yla herifin yanına oturduk. Arda’nın sosyologluğu tutmuştu,herife kaç çift çorabı olduğuna dek her şeyi soruyordu. Olayı yine sizin işiniz de zor muşa bağladı. Herif aslında kolay da parası az falan diyor. Arda konuştukça konuşuyor. Bozuk para konusuna öyle yoğunlaştı ki, sanırsam herkesin bozuk parası olsa çok mutlu bir dünyaya sahip olacaktık.
bekliyorduk, iyice banka çökmüş bir halde. Önümüzden yolculara geçiyordu, elerinde paketler.. bazısının elinde 5 ltlik su damacanaları görüyordum. Gittikleri yer Bulgaristan’dı. Ne gerek vardı ki bu suya? Hiç bunları anlayamam. Mesela bir gün dışarı çıktınız ve deli gibi yağmur yağdı, ıslandınız, küfrettiniz… sonraki gün sabah kalktığınız da camdan dışarı baktın, hava kapalı ama yağmıyor. Bütün gün elinde şemsiyeyle dolaşırsın sonra. Anlatabildim mi? neden böyle önceden her bir boku düşünürler hiç anlayamam. Neyse boş ver, bu da öylesine bir gözlem.
Biraz daha bekledik, ama sadece biraz. Artık herkes tren biniyordu, on, on beş dakikaya el sallayacaktık onlara. iyice heyecanlanmıştım. Birden bir polis gözüktü, bize doğru geliyordu.
“hadi kalkın”
“ama biz”
“boşaltın, hadi ne duruyorsunuz?”
arda beni kaldırdı ve resmen sürüklemeye başladı. Ben polise derdiğimi anlatamıyordum. Polis amca biz… hadi.. el sal- polis amca bizi dinlemedi. Çevre-sağlık-trafik -okuma diye uçuk isimli bir ders vardı ilkokulda. Orada ne güzle şeyler derlerdi onlar için. Ama bak, biz yine kandırdılar, hayat kitaplardaki gibi değil. Hüzünle garın önüne çöktük. El sallayamamıştık, çok mutsuzdum.

8 Ekim 2007 Pazartesi

turgut uyar


Geçen hafta mevlananın 800. doğum günü nedeniyle köşemizi ona ayırdık. Ağustos ayı da Turgut uyar ın sekseninci yaş günüydü, bir sıfır atayım dedim.
Turgut uyar benim en sevdiğin on türk şairden biridir-bu arada böyle bir şey saymadım, ama işte, veli, asaf, cansever, nazım hikmet, Turgut uyar falan hep ilk aklıma gelenler olur-
Turgut uyar’ın askeri geçmişi açıkçası her daim ilgimi çekmiştir, yine tomris uyar’la olan ilişkisi, cemal süreya’nın ona bakış açısı bende merak uyandırmıştır-tamam bu kadar magazin yeter-
Turgut uyar’ın şiiri çok akıcı ve yalın gözükse de, böyle dümdüz aşağı inilse de onu herkesin anlamasını bekleyemeyiz. Onun için ve de ikinci yeninin diğer büyük isimleri için denilen şairane değiş şiirsel anlatım tanımı bence de çok uygun- ikinci yenileri analize almış bulunuyorum, bilmiş yazmama bakmayın, bir bok bilmediğimi siz de biliyorsunuz-
Turgut uyar’ın şiirlerinde hep hikayeler görürüz. Yalnızlık, yabancılık onun ana izlekleridir. Turgut uyar için hep yalnız adam denir, her daim ne olursa olsun yalnız adam. İçine kapalıdır, buna koşullandırılmıştır toplum tarafından. Ama onun dediği gibi mutluluğu bulmak da yalnız adamlar için çok zordur.-nerden biliyorum acaba-
Bir de geçtiğimiz yıl-karıştırıyor da olabilirim seneyi- dizeleri bir araba reklamında kullanılmıştı-bu arada sadece o yoktu bu reklamlarda, aklımda kalmadı hepsi ama mesela altıok da vardı- ilginç ve ironik biri durum, yıllar sonra bu şekilde. Ama bu çok güzel dizelerin bir şekilde gözükmesi bile bence güzel.paylaşalım:

bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
toprak ve insan kokularıyla,
uğultulu bir sarhoşluk içinde,
yıllar içinbaşımı alıp gideceğim.

Turgut uyar şiire uzak bireylerin şiire ilgi duymasını sağlayabilecek bir isim. Ama dediğim gibi herkesin onu anlayabileceğini de sanmıyorum. Sevdiğim iki şiirini koyuyorum.-bu arada alıntılar bölümünün içeriği nasıl olmalı, nasıl olmamalı pek bilemiyorum, onun için kusura bakmayın-
Hadi görüşürüz.

üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin üç kere üç dokuz eder karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
"mutlu aşk yoktur"
bilirsin

ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur


Mutsuzlukdan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlarda orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorumsevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

6 Ekim 2007 Cumartesi

aylak a.

Dün yıldız da ales başvurusu için bekliyordum.
Bir buçuk saat.
Bugün beyoğlunda filmekimi için bekliyordum.
İki buçuk saat.
Birçok sorunun cevabı benim için muallaktır. Ama en çok ne yapıyorsun bu hayatta derseler düşünmeden beklemek derim. Her zaman bir şey beklerim. Sadece uyurken bir şey bekleyemem. Orası bile şüpheli ya.
Düşün biraz, tembellik yapma. Benden bekliyorsun sanırım. Pekala.. mesela okuldayken dersin bitmesini beklersin. On beş dakika, on dakiaka diye sayarsın. Sonra o çok beklediğin özgürlüğe kavuşursun, unutmuşsundur bile. Vizelerinin bitmesini beklersin. İki gün, bir gün.. sonra, sonrası yok. Dönem biter. Sonra yeni bir dönemde düzelteceğin şeyleri düşünür ve yeni dönemi beklemeye koyulursun. Burslarının yatmasını beklersin, otobüsün gelmesini, yemeğin pişmesini, suların gelmesini, hastanede yaptırdığın testlerin sonuçlarını, “biz sizi ararız”ların arayıp aramayacağını, hepsini beklersin.
Sade bunlar mı? Daha şairane veya varoluşsal beklentilerin de olabilir. Bir kız seversin, sonra seni anlamsını, görmesini beklersin. Sonra seni görür, artık deniz, gökyüzü hepsi sizindir. Arada randevusuna geç kalır ama böyle küçük beklemelerin lafı mı olur. Ama sonra, üzgünüm söylemek zorundayım, biraz zaman tanımanı ister. Artık ayrısınızdır. Sonra beklersin, aramaz, biraz daha, o arar veya dayanamazsın sen ararsın. Sonra yeni bir aşkı beklersin.
Bir gece yatağa yattığın gibi uyumayı beklersin. Bir sabah kalktığında yapacak bir şeyinin olmasın beklersin. Tabii ki “o”nu da beklersin.
Bak gördün mü, amma da çok şey bekliyorsun. En güzeli de şeydir, nasıl desem, beklenmedik bir şeyin olmasını beklemek. Kelime oyunu yapmıyorum jeremy, öyle işte, biliyorum sen de bekliyorsun.
Beklenmedik bir zamanda görürsen veya hatırlarsan beni, şaşırma jeremy. Unutma ki beklenmedik bir şey yoktur bu hayatta.

haberler


İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yıkım kararı aldığı, yaklaşık 10 gün önce boşaltma tebligatı gönderdiği Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi bu yıl perdelerini açamadı.Tiyatro sanatçıları, ölen tiyatrocular için perdelerin açıldığı ilk gün 50 yıldır geleneksel olarak yapılan anma törenini bu kez sahne yerine tiyatronun giriş merdivenlerinde yaptılar ve yıkım kararını gözyaşları içinde alkışlarla protesto ettiler. Tiyatro sanatçıları adına konuşan Can Başak, "2010 Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul’da tiyatrolar bir bir kapanıyor. 10 gün önce tiyatronun boşaltılması için yazı aldık. İstanbul’daki 7 sahneyi kullanamıyoruz. Dram tiyatrosu, Ferah Tiyatrosu, Aksaray Belediye Tiyatrosu, Küçük Opera Tiyatrosu yandı ve işhanına çevrildi. Karaca Tiyatrosu ise Büyükşehir Belediyesi Sular İdaresi’nin yemekhanesi olarak kullanıyor. Kimse farkında değil ama İstanbul’da tiyatro kıyımı yapılıyor" dedi. Tiyatro sanatçısı Tamer Karadağlı ise "Bu tiyatronun tam karşısında zaten kongre merkezi var. Yapılması düşünülen tiyatro bunun yarısı kadar. Şehir tiyatrolarına sahip çıkılsın" diye konuştu.


Her insanın hayatında “öncelikler”i vardır. Önceliklerinizi edim haline siz getirirsiniz, ama edimlerinizde ailenizin, yaşadığınız topluğumun rolü de büyüktür. Kiminin önceliği arkadaşlarıdır, kimini ailesi, kiminin sanatı, kiminin de “para”dır.
Birbirimizin eylemlerini, edimlerini, davranış biçimlerini anlamakta zorlanırız. İşte bunun altında “öncelik”lerimiz yatar. Her ne kadar karşısındakini dinleme yetisine sahip olsanız da nafile. Onu anlayabilmeniz için hayata bakış açınızın az da olsa aynı olması gerekir.
Tiyatrolar kapanıyor, yıkılıyor. Akm’yi yıkıp yerine park yapmak istiyorlar. İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan bebek-ortaköy sahili park yerleriyle doludur, mehtaba karşı adama şarabını içirtmezler. Bunun gibi onlarcası, biliyorsunuz zaten, yazmaya gerek yok. Senin ne hissettiğini anlayabilir mi, bunu düşünme bile.
Bak fotoğrafta ağlıyorlar. Onların ne hissettiğini bilemeyiz, ama içim cız ediyor bakınca bile. Ne adamlarla muhatap olmak zorunda kalıyorlar, düşünsene. Hem niye var ki bu tiyatrolar. Kapat kardeşim, çek bir dizi daha. Boş ver, hem ünlü olursun, hem de daha çok kazanırsın.
Bu arada “Büyükşehir çalışıyor”!
Sevgiler.

3 Ekim 2007 Çarşamba

malina


Bir kitabı okuduktan en azından bir ay sonra yorum yapmayı tercih ediyorum, çünkü aklınızda ne kaldığını daha net anlamınıza imkan veriyor bu durum.
Sevgili özge’nin tavsiyesiyle bu kitabı almaya ağustos ayında yky’ye gittim. Yky’de yeni bir uygulama var. Bazı önemli kitapların üstünde ölmeden önce okumanız gereken 1001 kitaptan biri yazıyor. Eminim ki satışlara olumlu etkisi olmuştur bu pazarlamanın, ama yky’nin kitaplarının bu tarz etiketlere ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum, ayrıca yky’nin kemik okuyucularının da bu tarz taktiklere kanacağını da sanmıyorum. Bir de kim yapmış bu listeyi, kim var listede bilmiyorum, ama kaç tanesini okumuş olduğumu merak ettim. Bakalım belki bizde okuruz o 1001 kitabı. Ama taş çatlasa yüz tanesini okumuşumdur gibime geliyor.-orada iki salinger gördüm, bir de malina, üç garanti- bir de şey var, ölmeden önce bitirmemiz gereken bu 1001 şey listelerinin hepsini kapsayan bir 1001 listesi var mıdır, biri bana anlatsın.
Yine bir üçlü aşk ilişkisi, bu sefer çok daha karışık, sonumuz hayır olsun inşallah.
Bachmann’ın daha önce radyo oyunlarını ve bazı şiirlerini okumuştum. Şairler düz yazıya geçtikleri zaman kendi dillerini de beraberlerinde getirdiklerinde ortaya çıkan dil benim çok hoşuma gider, dilin yanı sıra öyküye de yaratıcılık kazandırabilir şairin tarzına göre; bu bağlamda radyo oyunları benim çok hoşuma gitmişti. Malina’da bu tarz bir şey bekliyordum, ama çok daha değişik bir üslupla karşılaştım-çok da haksızlık etmeyeyim, onun bir şari olduğunu insana sezdiren bölümler yok da değildi-. Ayrıca yazar tamamen kendi kafasına göre takılmış, gayet özgün, ama aynı zamanda gayet de zorlayıcı bir anlatım var. Cümleler üstünüze geliyor gibi olabilirsiniz bir yerden sonra.
Kitapta gelişen bir olay yok, kurgu da bu anlamda zorluyor bünyeyi. Kitabın çevirmeni Ahmet cemal kitabın mutlak aşkı anlattığını söylemiş. Mutlak aşkın iki kişi arasındaki aşk olmadığını yazmış. Bachmann faşizmin insanlar arasındaki ilişkilerde başladığını söylemiş. Ayrıca bir söyleşisinde savaş üzerine yazmanın basit olduğunu, asıl bizim “barış” dediğimiz şeyin gerçekte savaş olduğunu söylemiş. Bachmann insanın insana yaptığını ne yapabilir ki bizlere demiş biraz da. Bu kitap da da mutsuz bireyler var. İçgüdüsel olarak aslında hepimiz kendimizi düşünürüz. Bu elbette karşımızdakilere zarar verdiğimiz anlamına gelmez. Ama hepimiz akşam yattığımızda yalnızızdır sonuçta. Burada bachmann’ın karakteri kendisinin farkında olan, karşısındakileri de gayet iyi tanımlayan bir kadın olarak karşımızda. Hani hep karşımızdakilerin kafasını okumak isteriz ya, aslında bu okumanın bize yarardan çok da zarar getirebileceğini de düşünülmeli.
Bir de hatun sürekli mektuplar yazıyor. Yazıyor, atıyor, bir daha yazıyor. Aslında hoşuma gitti, belki de insanı biraz rahatlatabilir.
Bachmann bir şeylerin değişeceğine inanarak yazmış bir yazar. Çalışmalarında hep sahip olunamayan bir “yer” karşımıza çıkıyor. Sahip olunan yerdeki insanların çürümüş erdemleri, beş para etmez değerleri, paracıkları ve güçler..
Bachmann’a bir bakın derim, sizde çevrenizde sevgiyi göremeyenlerdenseniz.

jules et jim




Sinema tarihinin en bilindik aşk üçgeni, her zaman en çok konuşulan aşk üçgeni.
Truffaut bu filmde karanlık ve şiirsel bir anlatımla mutsuz bir aşk üçgenini anlatıyor. Truffaut bu filmden önce 400 Darbe’yle bütün dikkatleri üstüne toplamış, adeta sinemayı baştan yazmış, daha sonra da piyanisti vurun’la amerikan b sınıfı filmleriyle dalga geçmiştir. İşte bu film diğer iki filmle beraber Fransız yeni dalgasının en önemli filmleri sayılır birçok sinemasevere göre. Ayıca yönetmenin filmlerinde görmeye alışık olduğumuz melankoli, romantizm bunların yükünü hafifletmeye çalışan komedi ve de üstadın yaptığı kamera oyunları birleşir ve onun kendine has sinemasını oluşturur.
Truffaut bu filmde elindeki imkanları sonuna kadar kullanarak, karakterlerinin ruh halini tamamen bize yansıtmıştır. Yönetmen kendi döneminin çok ilerisinde bir sinema diline sahiptir-bu arada bunun biraz da Raoul Coutord’dan kaynaklandığını da belirtelim- bu filmde kullanılan dış ses, freeze frame, panning shot-çevrinme-, dolly shot, wipe gibi teknikler-bunların türkçelerini bilmediğim için böyle yazmak zorunda kaldım- dönenimin bir hayli ilersinde. Bütün bunlar filmi bir üst noktaya taşıyor. Ayrıca elimizde mükemmel bir senaryo var. Üç karakterimizin de derinine inebiliyoruz-bu karakter derinliği meselesine takıntılıyım-, ve fim karakterlerin altı boş edimlerine dayanmıyor. Son sahne bu filmde kilittir, bunun anlaşılabilmesi için, catherine’nin yeterince anlatılması lazım. Truffaut godard’ın aksine sinemaya gelen izleyicinin eğlenmesi gerektiğini düşünen bir yönetmen. Kişisel anlatımlarını bir şekilde seyircinin ilgisini çekebilecek şekilde çekmeyi başarabiliyor.
Bu film kendisinden sonraki bütün üçlü aşk ilişkilerine öncü olmuş diyebiliriz. Birçok filmde de gönderme vardır. Mesela pulp fiction, amelie gibi filmlerde direkt göndermeler var. Chantel akerman bir filminde- nuir et jour- bir bakıma bu üçlü aşk ilişkisine fenminist açıdan bakmıştır.- hangi filmlere ilham olduğunu yönetmenler söylemedikçe asla bilemeyiz, mesela belki de masumiyet e de ilham olmuştur bu film-
Biraz da karakterler hakkında kendi görüşümden bahsedeyim, yoksa tamamen kaçak güreşmiş olacağım. Catherine filmimizde aşkı tanımlamaya çalışan kadın olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada jules’la karşılaşıyorlar ve birlikte oluyorlar. Jules’ın tek istediği catherine’nin yanında olmak. Başka bir şeye gerek duymuyor.- başlangıçta durum böyle değil tabii- catherine ise jules’da dinginliği buluyor ama sonra tekrar sıkılıyor. Hiçbir zaman sizin birine olan sevginizle onun size olan sevginiz bir olamaz. Her zaman kantar bir tarafta ağır basar. İlişkilerin yolunu da bu ağırlığın ne kadar olduğu ve de sizin bir ilişki de ne aradığını çizer. Jules’un sevgisi sabit hiç değişmiyor. Catherien ise hep arıyor, jules’a olan bağlılığ azalıyor, sonra tekrar ona dönüyor.. Jim burada mantıksız ve kararsız gözükse de bir şekilde kendi yolunu kendi çizmeyi başarıyor. Catherine ise arıyor bulamıyor, bulduğunu sanıyor, yine kaybediyor. Her ne kadar burada catherien kötü kadın gibi gözükse de onun tek yaptığı aşkı aramak. Catherine bencilse Jules ve de jim de onun kadar bencil. Bir şekilde bağlamayacağım, sadece şunu diyebilirim ki, truffaut bana üçünü de anlatmayı ve sevdirmeyi başardı.-yaşasaydı çok mutlu olurdu şimdi, biliyorsunuz herkesi beğenmem, hatta kimseyi beğenmediğimi söyleyenlr de var ne dersin jeremy?-
Cahier de cinema da truffaut için söylenmiş bir şey var; her ne kadar bu filme uymasa da biz ona çok uyan bu sözlerle bitirelim bu yazıyı:

Deha, kesinlikle dehadır, çünkü onun her şeyi, hiçbir şey üzerine kuruludur.

1 Ekim 2007 Pazartesi

mevlana


Mevlana milletçe cahilliğimizi ortaya koyan isimlerden biri. Kendi topraklarında yaşayan düşünürler den bile bir haber olan bir milletiz-onun Afgan, İranlı veya türk olmasının aslında hiçbir önemi de yok-. Dün mevlanın 800. doğumgünüydü, tabii ki bu konu medyamızın ve dolayısyla bizim ilgimizi cekemedi. Acıkcası ben mesnevi’yi sadece orada burada bölük pörçük, azıcık okuduğum için utanıyorum. Amerikanlar doğudan gelen her seye atladıkları gibi ona da atlamıs durumdalar, aslıyla hiç alakası olmayan bir şekilde tanıtılıyor orada- ha bu arada Mevlana yı ülkemizde İngilizce okuynalar da var, o kadar iyi biliyoruz ki ingilzice yi; ingilizce düşünmeden edemiyoruz.-
neyse dost, onu okuyup okumamak senin tercihin. onlarca sözünden hangisini seçeceğimi bilemedim. bir tanesini koydum sonuc olarak. ama biliyorum ki, sen bununla yetinmeyip, en azından net de biraz bakınacaksın.


olduğum gibi kim görebilir beni ?

ne rengim var benim ne nişanım

benim de bildiğim sırlar var diyeceksin ama,

hem o sırlarım ben,

hem o sırları saklayanım.




bu gönül ne vakit durulacak, bilmem.

ama şu anda hiç kımıldamadan duran da benim,

yürüyüp giden de ben.




ben bir denizim,

kendi varlığı içinde taşan,

uçsuz bucaksız,

alabildiğine geniş,

kıyısız , hür bir deniz.




iki dünyada da yok oldu gitti bende,

artık ne bu dünyadan sorsunlar beni

ne o dünyadan.




sen bizim tıpkımızsın , dedim, ey can !

"amma yaptın," dedi,"

o da ne demek?"

"şu gördüklerin hep ben'im"

yoksa , dedim sen "o" musun ?

"hey kendine gel, sus !" dedi,

"benim ne olduğum dile gelmez."

öyleyse, dedim, işte sana dilsiz, dudaksız konuşan biri,

yoklukta ayaksız yürümedeyim, gökteki ay gibi,

işte sana elsiz ayaksız durmadan koşan biri.

"böyle koşup durmak, dedi bir ses, senin nene gerek "

"bak bana , apaçık ortadayım da gene gizliyim."

"sen beni gör asıl , beni!"


eşi bulunmaz bir gizli maden olmuşum;

eşi bulunmaz bir deniz olmuşum ben,

tebriz'li şemsi gördüm göreli.