26 Kasım 2007 Pazartesi

aylak a.

Bu sabah nişantaşından bir sınıf arkadaşımı gördüm. Aramızda sadece birkaç metre vardı ama kalkmadım. Aslında onunla konuşmak istiyordum, yanına gitsem gayet munis bir halde olurdum herhalde. Ama bir türlü kalkamadım, birkaç dakika sonra da araba geldi o gitti.
Hadi o bir” tanıdık”, geçelim onu. Ya tanıdıklarım.
Naldan mezun olduktan sonra sadece iki kişiyle görüşüyorum. Biri de benimle aynı bölümden. Diğerlerini ya okulda, iste orada burada senede bir iki kere görüyorum sadece.
Buraya kadar her sey normal, herkesin de öyle zaten. Lise dostlukları ileriye pek taşınılamaz.
Ama ne zaman onları hatırlarsam gülümsüyorum, içimde onlara karşı bir sevgi duyuyorum, ne yapıyo acaba ibne şimdi diyorum.
Aklıma geliyor, ama elim bir türlü aramaya gitmiyor. Görüşülmeyen yılların getirdiği bir kopukluk var, başka hiçbir şeye gerek yok, bu yetiyor. Ararken düşünüyorsun, rahatsız eder miyim-artık onu rahatsız edebilirsin-. Telefon açıldığında bir tedirginlik. Sıkıntı, eskinde saatlerce konuştuğun kişiyle bes dakika konuşamamak.
Oysa onları düşündüğünde ne kadar yakın hissedersin. Lise arkadaşları lise sıralarında kalıyor galiba. Yani onlar hiç büyümüyor, onları düşününce de biz de liseye dönüyoruz. Kafanda anıları yaşatmak çok kolay. Ama iş realiteye döndüğünde rahat edemiyorsun; üzüyor bu durum beni, ne kadar zorlasam kendimi de bundan kurtaramıyorum.
Hele bir de birkaç sene sonra yüzleri unutmaya başlarsam…
Şimdi en iyisi bunu hiç düşünmemek.

the smiths


Geçen haftanın alıntısı Oscar wilde danmış, o zaman bu hafta da bağlantılı bir şey yapayım dedim. O zaman da aklıma morrissey geldi. Morrissey onun en büyük hayranlarındandır.
Morrissey ve marr the smiths de bes sene de dört süper albüm çıkarmışlardır. Son albümleri strange ways here we come da last night i dreamt that somebody loved me adlı parçalarıyla olaya son noktayı koymuşlardır.
Ne desem bu parçaya az, ama morrissey in ne kadar yalnız bir adam olduğunu en iyi anlatan parçası, en azından bunu söylebilirim.Birkaç satırda usta neler basarmış, imrenmemek elde mi. Türkçeye çevirerek haddimi aşmak istemiyorum, onun için olduğu gibi veriyorum.
last night i dreamt
that somebody loved me
no hope, no harm
just another false alarm
last night i felt
real arms around me
no hope, no harm
just another false alarm
so, tell me how long
before the last one ?
and tell me how long
before the right one ?
the story is old - i know
but it goes on
the story is old - i know
but it goes on
oh, goes on
and on
oh, goes on
and on

24 Kasım 2007 Cumartesi

bukowski


Popüler olan şeylerle aramın iyi olmadığını söylerler, hatta bunu kasıtlı olarak kibrimden yaptığımı da ekleyenler çıkabilir.
Onlar beni tanımadıklar için bunu söylerler, işte bukowski de onların görüşlerini geçersiz kılanlardan. Benim sorunum popülerlikten çok, samimiyetle ilgili.
Bukowski yi yeterince “edebi” bulmayanlar da çoktur. Seksist olduğunu, sokaktaki herhangi bir şarapçının ondan iyi yazacağını söyleyenler de azımsanamayacak bir kitledir. Yine onu aa bak herifin biri var, alkolik, yiyişmelerini yazıyor deyip okuyan “teen- age” de boldur yurdum sınırlarında.
Bukowski bir kitabında bara girer, orada müşfik bir dost bekleyen loser larla içmeye başlar. Sonra oradakiler onu tanır, bukowski ye sataşmaya başlarlar. Dostoyevski olmadığı için onlara sarılacak güce sahip olmayan bukowski mekandan çıkar ve şöyle der: beni sadece bunlar mı okuyor ? Onu çoğu kişinin anladığını düşünmüyorum, bu hayata bakış açısıyla ilgili bir şey. Onlar ve bizler durumu.
Birkaç şiirini koyuyorum, sevdiklerimden seçtiğim. Onun şiirlerini okumuyorum, çünkü ne zaman okusam bir şeyler yazasım geliyor. Pek sağlıklı olmuyor açıkçası.
İyi aksamlar.
Gece çılgın ayak sesleriyle yırtıldı
bazen alınganlaşırım
Nerede olduğumu bilemem,
Birkaç adım tökezler, yitik hissederim
Kendimi.
Tanıdığım herkes benden daha
Uzun
Daha zeki
Daha müşfikmiş
Gibi gelir bana,
Ve daha az çirkin
Elbette.
Ama asla
uzun sürmez
bu ruh hali.
Etrafıma sıkı bir
Bakış atarım,
Çepeçevre
Sert bir bakış
Ve aklım başıma
Gelir.
Ama
Bir süre için
Sadece.
Dilenmek
çoğumuz gibi, o farklı işlere
girip çıktım ki, midem deşilmiş ve bağırsaklarım
rüzgara fırlatılmış gibi hissediyorum kendimi.
iyi insanlar da tanıdım bu işlerde
öbür tür de.
ama birlikte çalıştığım insanları
düşününce-
aradan on yıl geçmesine rağmen-
ilk aklıma gelen
Karl
oluyor.
Karl'ı hatırlıyorum: yaptığımız iş
belden ve boyundan askılı
önlük giymeyi gerektiriyordu
ben Karl'ın çömeziydim.
'kolay bir işimiz var', demişti
bana.
her sabah yöneticilerden biri geldiğinde
Karl hafifçe öne eğilip gülümser, başını hafifçe sallayarak
onu selamlardı:
'günaydın Doktor Stein', 'günaydın
Bay Day' ya da Bay Night, kadın bekarsa 'günaydın, Lilly' ya da
Betty ya da Fran.
ben tek kelime
etmezdim.
Karl bundan rahatsızlık duyuyordu,
bir gün beni kenara çekti:
'bana bak, böyle bir işi başka nerede bulacaksın?
iki saatlik öğle paydosumuz var.
'bulamam herhalde...'
'kesinlikle, senin benim gibiler için
bundan iyisi can sağlığı..'
bir şey demedim.
'tamam, önceleri zor gelir insana köpeklenmek
benim için de kolay olmadı
ama bir süre sonra
önemli olmadığını keşfettim
kabuğum çıktı.
artık kabuğum var,
anladın mı? '
baktım ona, gerçekten vardı kabuğu, yüzünde de bir tür
bulanıklık vardı gözleri anlamsız
bakıyordu, boş ve
kayıtsız; yıllanmış,
yıpranmış
bir deniz kabuğuna bakıyordum.
birkaç hafta geçti
hiçbir şey değişmedi: Karl hiç sektirmeden
herkesi saygı ile selamlıyor,
gülümsüyor, rolünü mükemmel
oynuyordu.
ölümlü olduğumuz aklına
hiç gelmiyordu
herhalde
ya da
daha büyük tanrıların bizi
izliyor
olabileceği.
ben işimi yaptım.
sonra, bir gün,
Karl beni kenara çekti yine.
'bak, Doktor Morely benimle senin hakkında konuştu.'
'evet? '
'senin neyin olduğunu sordu bana? '
'sen ne dedin? '
'genç olduğunu söyledim.'
'teşekkür ederim.'
maaşımı alır almaz
istifa ettim
ama
yine benzer işler buldum
yeni Karl'larla karşılaştım
ve sonunda hepsini bağışladım
ama kendimi asla:
ölümlü olmak bazen
insanı
tuhaf
neredeyse
çalıştırılamaz ve
son derece
iğrenç
kılar-
hür teşebbüsün
kölesi
değil.
katıla katıla gülünesi
iyi olurdu buradan
ayrılmak,
gitmek artık,
nalları dikmek, bütün anıları
terketmek
filan,
ama kalmanın da
bir tadı var:
kendilerini
afet
sanıp
şimdi kirli dairelerinde
sabırsızlıkla melodram dizisinin
başlamasını bekleyen
bütün o yavrular,
ve bütün o delikanlılar,
Yıllık'larda
pürüzsüz ciltleriyle
bir gün
önemli biri
olacaklarından emin emin
sırıtan,
şimdi polis onlar, daktilograf,
sosisli sandöviç satıcısı,
tımarcı,
toz
zerrecikleri,
kalıp diğerlerinin
ne olduklarını
görmek güzel - yalnız
banyoya girdiğinde
aynayı es geç
ve sifonu çektiğinde
arkana bakma.
mahvolmuş hayatlar
'aynı kadınla iki kez
evlenerek hayatımı mahvettim'demiş
William Saroyan.
hayatlarımızı mahvedecek bir şeyler
her zaman vardır,
William,
neyin veya kimin
bizi önce
bulduğuna
bakar,
mahvolmaya
hep hazırızdır.
mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de.
ancak
o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların,ayyaşların,hapisane
kuşlarının,uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin.
varoluşun
menekşeler kadar,
gökkuşağı
kasırga
ve
tamtakır
mutfak
dolabı
kadar
olağan
bir
parçası
olduklarının.
mavi kuş
bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama ben ondan güçlüyüm, kal,
diyorum ona, kimsenin
seni görmesine izin veremem
bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama viski döküyorum üstüne
sigara dumanına
boğuyorum,
fahişeler,
barmenler ve bakkal çırakları hiçbir zaman
bilmiyorlar onun orada
olduğunu.
bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama ben ondan güçlüyüm,
yat lan aşağı, diyorum ona,
ocağıma incir dikmek mi
niyetin? Avrupa'daki kitap
satışlarını sabote etmek mi?
bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama zekiyim, sadece
geceleri izin veriyorum çıkmasına
herkes yattıktan sonra.
orada olduğunu biliyorum, derim
ona, kederlenme
artık.
sonra yerine koyarım yine
ama hafifçe öter
tamamen ölmesine de izin
vermiyorum
ve birlikte uyuyoruz
gizli antlaşmamızla
ve insanı ağlatacak kadar
güzel,
ama ben ağlamam,
ya siz?
not: blogdan kaynaklanan problemler nedeniyle siirleri tam düzügn olarak yansıtamadım, kusura bakmayın.

lüzumsuz adamdan lüzumlu bilgiler

Birçok mail geliyor “abi selim kızlarla nasıl bu kadar rahat tanışıyor, bir iki taktik versen” tarzında. Yine kendi durumunu anlayanlar. Güzin abla değiliz, ama sizi de geri çeviremem ki.
Selim le ben oturduk, engin bilgi birikimimizi sizinle paylaşmaya karar verdik. Bir o yazacak, bir ben bu bölümde. İkili ilişkilerde akılınıza takılan her şeyi konumuzu oluşturuyor. Süreduran ve çözemediğiniz problemlerinizi bu yazı dizisinde inşallah çözümlenecek. Derslere şimdi başlıyorum, ama hızlandırılmış dersler martta başlayacak.
Bugün specifik bir konuyla dersleri açıyorum jeremy. Eski bir dostun seni bir kız arkadaşıyla tanıştırıyor, birlikte oturuyorsunuz. Sen tabii ilk dakikalarda kasıntı bir modda normaldeki halinden çok farklı davranarak-bu genellikle istemeyerek olur, bilinçli olabilmesi için tecrübe şart- kızı etkilemeye çalışıyorsun-bu noktada neler yapman gerektiğini sonra uzun uzadıya inceleceğiz-. Zor durumlar için sakladığın esprileri bir bir patlatıyorsun, yine bir keresinde biz bununla hikayeleri, bak gülmeye başladı bile, merakla seni dinliyor. Her şey süper, sen arkadaştan kurtulmak için bahaneye düşünmeye başlamasın ki, konu nasıl olduysa yaş mevzusuna geliyor ve kız yaşını söylüyor. Sen de burada asla demen gereken cümleyi kuruyorsun:
“Aa, ablam da o yaşta!”
hani bilgi yarışmalarında “yanlış” cevaplar için bir ses efekti vardır ya, aynen o durum. Bir kıza bu cümleyi asla kurmamalısın. Kadınlarda yaş kompleksi yirmili yaşlarda başlayabilir. Hele hele bu kişi bir baltaya sap olamamışsa. Bu durumda böyle bir cümle kurarsan, hem onun karşısında çocuk durumuna düşebilirsin, hem de yaşı olduğunu hissettirebilirsin.
Öyle şey mi olur, deme. Denemesi bedava. Ama sana tavsiyem bu cümleyi asla kurmaman.
İlk dersimiz burada bitiyor. Merak ettiğiniz şeyleri bana maille ulaştırın, okuyalım, konuşalım.

22 Kasım 2007 Perşembe

türkçe müzik dinlemek

Türkçe müzik dinlemek küçüklükten beri kopmadığım bir alışkanlıktır.
Günümüzde ay Türkçe mi dinliyorsun, ne sıkıcı diyen carlıklar çıkabiliyor. Önemsemiyorum, susuyorum sadece.
İngilizce veya Franzsıca- misal bertrant ın yann tiersen le yaptığı a ton etoile gibi öte şeyler- bir şarkıda Türkçe de bulduğum tadı asla bulamam. Nasıl olabilir ki? Türkçe benim yaşadığım dil. Aklımdan geçen her şey Türkçe. Konuştuğum kelimeler Türkçe. Kelimelerin bir anlamı vardır; ama karkasını siz doldurursunuz. Yazdıklarınız onlara şekil verir. Onlar yan yana dizili harfler değildir artık. “kadınım” sadece iyelik eki almış bir kelime olabilir mi? Bunu sadece ruhsuzlar söyleyebilir.
Ne güzle şarkılarımız vardır, bir düşünsene. Erkin babadan sevince, cem karaca dan resimdeki gözyaşları, yaşar kurt tan ruhum, Tanju okan dan kadınım, gide bu liste. Türk sanat müziği, arabesk, rock, bir şekilde kelimelerle içimize girmeyi başarırlar.
Bunları niye anlattım, ona geleyim. Geçenlerde Türkiye den alternatif rock gruplar adlı bir albüm dinledim. Daha doğrusu ilk birkaç şarkıyı dinledim, sonra dayanamadım-hem de vapurla üsküdar a geçerken, ortam çok müsaitti yani-. Onun için sonlarda iyi bir şeyler varsa onların haklarını yemeyelim. Ama dinlediklerim.. vokaller o kadar silik ki. Bir tanesinin ses aralığı benden bile dardı galiba-tama bu çok abartılı bir eleştiri oldu-. Yurtdışından izlediklerimizin kötü kopyaları. Bir de bunların albümleri olanları var. Kreş, tnk gibi. Kelimeleri yaya yaya yapılan Boğaziçi türkçesi vokaller. Ellerine en son kitabı 12 yaşındayken aldıkları için hiçbir şey ifade edemeyen sözler ve artık ne dinliyorlarsa- placebo, interpol, coldplay vb- onlardan arak, esin melodiler.
Replikas grubu elemanları ilk zamanlarda çok sıkıntılar yaşadıklarını, ne zaman işin içine kendi kültürlerini kattıklarında bir şeyler yaptıklarını söylerler. Türkiye nin en orijinal gruplarından onlar. Herkes duman arebesk yapıyor, sezen aksu bilmem ne coverlıyor der, sonra aynı yoldan aşağı. Hem de berbat bir dejenarasyonla. Yanık sesli kel vokalistimiz ben sensiz İstanbul a düşmanım gibi gerzekçe şeyler yazar, editors dan daha iyiyiz falan der sonra uçarak.
Biz buralıyız, buranın müziğini dinlemek istiyoruz. Tabii ki yurtdışından etkilenecekler. Ama bir şekilde içinde kendileri olmak zorunda. Sorun şu ki, birçoğun içinde “burası” yok. kendimi benimseyemeyen, özümseyemeyen bu Türkiye nin alternatif sesleri birer birer gelip, birer birer gidecekler.

silgim

2003 yılının mart ayında bir silgi almıştım bakirköy’de dershane sınavı için. Sınıfa girdiğimde yerde bir silgi buldum, benim silgiyi poşetinden çıkarmadım, o orada kaldı.
Sonra gitmedi bir türlü..
Bir hafta, bir ay, bir sene.. uğur deniyordum.
İnanıyor muyum bunlara?
Bilemiyorum. Çevrenizde inanacak bir şeyler yoksa, her şeyi yapabilirsiniz.
Silgi hala benimle. Yaklaşık beş sene oldu, hala bekliyorum.
Küçüklüğümden beri nesnelere anlamlar yüklemeye başlamışım farkında olmadan. Çok küçükken bir şirin baba oyuncağım vardı. Bir sabah kalktığında bulamadım.
Çok eskimiş. annem ne zaman bu konu açılsa böyle der. Eski eşyalarımla olan bağımı anlamak istemez. Materyalist bakıyor olaya ne yazık ki. İçindeki şair ona çok uzak. Eskimişse atılmalı. Çok eski bir şortum var, kaç sendir giydiğim kestiremiyorum. Eskiden diz kapağımın altındaydı, şimdi epeyce üstünde. Her yaz savaş veriyorum atılmaması için. zor işte, bir türlü anlatamıyorum.
Onlarla bir şekilde geçmişi sahneliyorum. Dekor onlar, başrol ben, fonda da o zaman çok sevdiğim şarkılar.
14, 15 aydır tanıdığım bir arkadaşım var. Artık dostum da diyebilirim. Dün eski converslerden konuşuyorduk. Döndü, dolandı, “silgime” geldi konu. Beş senedir duruyor dedim, güldü. Çok mu garip geldi? Hayır, benimde bir silgim var hiç kullanmadığım ondan şaşırdım. O bunu dedi, ben “mucizeye” sarıldım. Zaten hep mucizeler iki dostu bir araya getirir.
Hiç kullanmadığın bir silgin var mı jeremy?
Biz buradayız, bu banka en azından bir kişi daha sığar.

20 Kasım 2007 Salı

oradan, buradan, yaşamın kıyısından

Fatih Akın’ın bundan önceki bütün filmlerini izledim,az çok neler yapabileceğini tahmin ettiğimiz bir yönetmen. İlk filmindeki başarısını ikinci filmi “temmuz” da kaybetmişti fatih akın. Bu filmin senaryosu başlı başına hadi canım dedirtiyor ve insanın aklına şu soruyu getiriyor: bu filmlerin holivud saçmalıklarından ne farkı var? Daha sonra üçüncü filmini bir stüdyo için çekmiş yönetmen. Bu filmde de senaryoya kurban oluyor, onu eleştirmeyeceğim bu film için. Sonra “duvara karşı.” Duvara karşıyı başta komedi olarak düşünmüş, ama sonra birol ünel in de etkilemesiyle bu dram ortaya çıkmış. Beni her zaman üzen bir filmdir duvara karşı. Sonunu izlemeye içim el vermez, cahit’i hep otobüse binmeden çok önce bırakırım, o kadar etkilemiştir beni.
Yani bu filmden de çok şey bekliyordum, özellikle cannes başarısından sonra.
Kesişen hayatlar olayına girmiş fatih akın. Son yıllarda bu tür kurgular çok tutuyor, ben pek çözemiyorum. Kim hortlattı bu işi? İnarritu paramparça aşklar ve köpeklerle-türkçeye ismi en güzel çevrilmiş film- çok başarılı bir iş yaptı. Pulp fiction la falan karşılaştırılır ama alakası yoktur. Karakterlerin hikayeleri ne kadar birbiriyle alakalısız olsa da mükemmel bir duygu bütünlüğü vardı senaryoda. Soluksuz izliyorsun filmi desem abartmam. Sonra ne yaptı, 21 grams. Kurgusu çok karışık bir film, bu sefer olaylar daha bağlantılı, bunun üzerinde durulmuş, ilki kadar olmasa da başarılı bir film. Sonra da babil. Babil de olaya holivud giriyor ve yönetmenin de canı büyük laflar demek isteyince hani böyle önceki günden kalan yemeklerle annemiz bize çorba yapar ya öyle bir iş çıkıyor-ezdim herifi resmen-.
Bunları niye anlattım, bu işin zorluğunu belirtmek için. Bu tarz filmlerde karakterlerin kartondan olmaması çok önemli, arkalarını dolduracaksın. Yoksa seyirci kopabilir.
Fatih akın’ın filmlerinde müzikler hep öndedir, bu filmin başında da kazım koyuncu yu anıyor yönetmen. Bu tarz işlerini çok seviyorum bu adamın, bazıları gibi hrant dink i anmıyor filmlerinde. Sonra birinci hikayeye başlıyoruz. Filmin bütününde Fatih akın empati olayına yoğunlaşıyor. 1 mayıs kutlamacılarına pis pis gülen tuncel abimiz keraneye gidiyor. Anne çocuk, doğulu batılı, lümpen sosyalist hepsi bu bağlamda senaryoya sokuluyor. Bu da filmin yükünü ağırlaştırıyor. Sürenin uzamaması için geçişler çok keskin oluyor. Baki davrak a bir bakalım. Biz onun nursel köseyle olan ilişkisini hiç çözemeden o soluğu İstanbul da alıyor. Burada erkan can la küçük bir diyalog, belki de benim kaderimde hocalık yok diyor ve de Türkiye de alman kitapevini işleten almandan Almanya da alman dili profösörü olan türk olarak kitapevini alıyor-bu sahneyi de sevimsiz buldum, gözünün içine sokuyor, anlamamız için özel diyalog yazan türk filmlerine, dizlerine dönüyor sahne- neden böyle davranıyor bu adam anlamıyorum ki ben. Öyle izliyoruz. Hadi onu geçelim. Nurgül yeşilçay a dönelim. Nurgül ablamızın arkadaşları tutuklanıyor o da gitmek zorunda kalıyor.-bu sahnede mahalle halkı polisi alkışlıyor ya, yönetmen bir şey dememiş, insanlar kendiliğinden alkışlamaya başlamış, çok ilginç bir detay-. Alamanya da dostlarıyla anlaşamıyor, alman kız ona hemen evini açıyor. Hadi Almanların Türklerden korkmalarını falan es geçelim. Bu amerikan marka-yerine gelince İngilizce kelimeleri biliyor, yeri gelince de bilmiyor, burada diyaloglar daha özenli olabilirdi, ingilizcesi tamamen kabalaştırılabilirdi- giysiyi giymiyor, kapitalist düzene hala karşı, sonra gavur eğlencesine gidip içkilerini içip hatunla yiyişiyor. Buradaki tutarsızlık karakterden tiksindirdi beni. Sonra da gelip karıyla özgürlük geyiği yapıyor. Bu sahnede yönetmenin araya sıkıştıracam bir şeyler kaygısıyla yazılmış-bu tarz bir sahne de baki ve Nejat işler arasında geçiyor-. nurgül yeşilçay ın karakterinin bencilliği İstanbul da iyice ortaya çıkıyor, ne için uğraştığını kendi de bilmeyen karakterimiz davasına ihanet ediyor. Davranışları baştan sona tutarsız, sevimsiz bir tip olarak filmi bitiriyor.
Bazen karakterleri sevmeyince filmi de sevemiyorsun. Yoksa alman kızın annesinin gelişi, sonraki sahneler filmin değerini ortaya koyuyor. Özellikle son. Burada baki davrak ın karakterini anlamlandırmayı başarıyorum. Yaşamın kıyısına uzanıyoruz, onu izleyerek finali yapıyoruz.

oscar wilde


merhaba
alıntılarla haftayı açıyorum, alıntı oscar wilde'dan. köşsesine alıntı koyanların aklına bir şey gelmeyince hemen wilde'a sarılırlar, bu sefer de öyle oldu.
wilde'in çok ünlü bir sözü, günümüzde geçerliliğini bir yere kadar koruyor.
ama tabii ki ben bu kategoriye girmiyorum.


"Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar da erkeklerin son aşkı olmak ister."

18 Kasım 2007 Pazar

aylak a.

Canım bugün günlük gibi takılmak istedi, yapmıyorum normalde, ama bugün yazacağım sana ne jeremy.
Bu sabah 9.30 da ales e girdim. Şimdi sen diyorsun tabii, olm lüzumsuz senin ne işin var ales de. Niye lan, belki bilgi de bir sinema okuruz-kafasını okursun-, ne bileyim ekonomiye de razıyım. Kardeşim okumak istiyorum, daha çok küçüğüm ne olacağımı düşünecek yaşa gelmedim.
Sabah yedi otuz da kalktım. Bu benim için felaket bir saatti, düşünsene 7.30. nedense sınav yerinde düzgün bir intiba bırakma gereksinimi duydum. Zaten çocuk gibi duruyoruz, bari tipten yırtalım dedim yani. Giydim bayramlıklarımı, ceket, gömlek, çok şıktım anlayacağın. Neyse uzatmayayım, gittik okula-okulu da yanlış okumuşum o da ayrı bir mallık-, bir tanıdık çıkmasın diye dua ediyordum, ama bilirsin, ne zaman bir şeyi istesen tam tersi olur.
Abi senin ne işin var burada, senin ne işin var, yüksek mi yapacan lan. O ne be? Napıyorsun, iyidir işte, orada burada, sen?-bu kritik sorudur, asla sorulmaması gereken, adam zaten anlatmak için can atıyor- Amerika ya gidecekmiş, bir terslik olursa da burada yaparmış artık. Ben? İşte gireriz bir yerlere be, boş ver.
Girdik içeri, lise sıraları, bir acayip oldum. En son test 2004 öss de çözmüştüm haliyle. Boktan dönemler. Son iki ayki çöküşüm. Kimsenin bir şeyin farkında olmaması. Sonra acı bir fotoğraf, hiç unutmadığım. Eski dost birsen beni görür, anıl ne haldesin der. Teker teker aklımdan geçti. İçeri ince belli bardakta çay içen bir öğrenci girdi, o bile pek dikkatimi çekemedi.- bu nasıl bir şeydir, hala anlayamadım, herif süperdi.-
Sınavlarda kafamda çalan hep bir şeyler olur, fon müziği de diyebiliriz. Lisede sürekli kafamda bir şeyler çalardı. Bir keresinde bakrköy final de özel deneme oluyorduk-özel deneme ve ben, gecenin dokuzunda test çözüyorum- arkamızda mekanlardan birinde müzik geliyor. Zorunlu fon müziği, çok da kötü çalmıyorlar ama. Sonra şimdi ismi aklıma gelmeyen bon jovi nin parçası çaldı. Şu klibine takıldığımız. Hani herif bir kızla takılıyor, sonra kardeşini götürüyor, sonra kız gidiyor, başka herifle yatıyor hemen, çocuk geliyor, falan filan. Ben bu klibi çocukluktan beri izlerim, bir türlü çözemem. Neyse o günde sınavı bırakıp klibi düşünmeye başlamıştım. Bir yere bağlayamıyorum, idare et. 2004 öss sabahındaki fon şarkımı unutmam. O sıralar eski dost emir, bir cd yapmıştı bana:oldies punk. Mc5, ramones falan var. Neyse o sabah new york dolls dan personality crisis a takıldım. Tam bir krizdi sınavda, eş zamanlı krizler.
Dünden beri yeah yeah yeahs in pin i dilime dolandı.-bininci kez-karen ablamız derin manalara sahip nakaratında bam bam bam, dudum, dudum der ya-mükemmel anlattım- orasını söylüyorum. İlk birkaç soru süper, bam bam gidiyoruz. Sonra bir boş. Bam.. sonra bir daha. Bam. Sonra bir daha. Ba- sarkı sustu, karen bana küstü, ben de ona. Bir yerden sonra aklım yine gecen sınava gitti. O gün sınavda ilerde neler olacağını düşünüyordum, bugün de o günü. O gün soru işaretlerim bana bakıyorlardı, bugün de hala aynı yerdeler, artık daha da yerleşmiş bir şekilde. Lise günleri, en güzel olması gereken günler. Tümsek aynanın önüne bir mum koyarsam ne olduğunu bilmem gereken günler. Arşimet vardı, cismin dibe batması için şartlar vardı, yetiyordu güya, bak hala arıyorum, yok öyle bir şey, orada da yediniz beni ayakta.
Çıktım dışarı, biraz yürüdüm, allahtan unutkan vurdumduymazlığım vardı, o benim tek koruyucum.
Hem bak, belki bunların hepsi kostümlü provadır, ne dersin?

selim

selimcim kardeşim, bu ayki yazısını biraz geç yolladı, çok doluymuş bu aralar. ben okdum, hiç beğenmedim, aradım selim'i. olm selim, bu ne lan, sana zorla mı yazdırıyoruz burada dedim. selim de abi bu ay böyle oldu, kusura bakma, gelecek ay süper bir şey yollayacağım, yer altından notlar bile ynaında hikaye kalacak dedi-ilginç-. bir de bu yazıyı tünel starbucks da yazmış, onun da etkisi varmış.
selim de stabucks da takılıyor ya artık, helal olsun, bir şey demiyeceğim.
bu arada tünel starbucks harbi süper mekan ya, ben oralardayım:)


Sokakta oturmak ne kadar hoşuma gitse de, havalar soğukken işler değişir. Bir şekilde bir yerlere girmek gerekir, ama beleş olmalı. Evet, bir çay alıp herhangi bir yerde birkaç saat oturabilirsiniz, ama gürültü kafanızı siker. Geçen sene tiyatrolar 1 ytl olmuştu, ne güzeldi. Sıcak sıcak takılıyorduk. Bu festivaldeki doluluğu görünce aklıma oraya gidiyor. Sokurov’un mother&son ı oynayacaktı ve içersi dolmuştu bile. Bunun mantığını bir türlü çözemiyorum. Sokurov abi bu, bu kalabalık nedir?
Emek’teydi film, merdivenlere çökmüştüm. İnsanlara bakıp, zaman geçiriyordum. Sevgilisini bekleyen tipler her zaman dikkatimi çeker. Ne zaman sevgilileri gelse mutlu olurum, mutlu sonlar ne kadar da güzeldir. Sonra iki tip birden önüme atladılar, sanki endenozya da karşılaşışmışız gibi bir şaşkınlıkla boynuma atladılar. Bu kızları bir yerden tanıyordum, ama mesela isimleri bile aklıma gelmiyordu.
“selim naber?”
gülümsedim.
“hiç gözükmüyorsun? Merve nasıl?
Merve’nin arkadaşlarıydılar sanırsam.
“iyidir herhalde”
“görüşmüyor musunuz? Anlatsana ne oldu? Burada niye oturuyorsun? Gel yukarda oturalım.”
Çok fazla soru soruyordu. Ona hayır diyemiyordum, biliyorsun beni, çok yufka yürekliyim. Bu tipler çok sıkıcıydı. Bunlardan 5, 6 tane yan yana koy, kös kös bakarlar birbirlerine. Konuşacak bir şey bulamazlar. Ancak dün şunu yaptım, yarın şunu alacağım derler. Bence böyle tipler toplu takılarak hata yapıyorlar. Oysa sadece ikisi olsaydı, saha rahat oturup saçmalayacaklardı. Şimdi kös kös birbirimize bakıyorduk.
Sol çaprazımdaki herifi de bir yerden tanıyordum. Onu çıkarmaya çalışıyordum ki, herif bana döndü ve anında beni tanıdı. Büyük bir neşeyle masasından kalktı, yanımıza geldi.
“selim, özlettin kendi, nerelerdesin?”
herkes nerede olduğumu soruyor nedense. Ben hep buradayım, siz nerdesiniz?
Benim için çok rahatsız edici bir durumdu. Gözlüklü tongoç masaya çökmüştü bile ve benim bu üçünü tanıştırmam gerekiyordu, ama hiçbirinin adını bırak, kim olduğunu bile bilmiyordum.
“tanışın bakalım, bana ne bakıyorsunuz?”
“bilge”
“Selda”
“melda”
“memnun oldum
“ben de, ehe ehe”
bak kafiye bile var. Tam uyak. Ben bunların adını niye unutmuşum ki? Ben bu herifi nereden tanıyordum acaba, harbiden merak etmiştim.
“merve’yle çok eskiye dayanır tanışıklığımız. Bir adamla beraber yanıma geldi. Tam tahayyülümde kurduğum tipti, çok farklı, grotesk bir hali vardı- bu ne demek acaba?- hemen dedim, filmimde oynar mısın. Biraz düşündü, 2 şişe şarap verirsen olur dedi. Verdiği ceva-“
şimdi hatırladım. Aynen böyle olmuştu. Sonra bu iş olmadı, bu herifi bir ikiz daha gördüm. Kısa filmler çekiyordu, geçen sene de bir filmi İstanbul bağımsızın seyirci yarışmasında vardı. Adam oy versin diye dayısını bile Amerika dan çağırmıştı, yine de kazamadı, kesin şike vardı.
“kesinlikle beni anlamdılar. Benim metaforla göstermek istediğim diyalektik anlatımı asla anlayamaz bunlar. En küçük bir alegori, en küçük bir simgeyi bile anlayamıyorlar ki. Mandalina sahnemi bile anlayamadılar. Karakterin mandalinayı temizlemesiyle göstermeye çalıştığım psikolojik ikilemi bile anlamaktan yoksunlar.”
Konuşmaya başlamıştı, bizim kızlar da merakla onu dinliyordu. Herif sinema bilgisini adeta üstümüze kusuyordu. Birkaç saat bu herifi dinleseniz, yönetmenlerden çok sinema bilginiz olabilirdi. Sinan çetin’den bahsetmiyorum, İbrahim tatlıses’i bile geçebilirdiniz.
“zaten bu ülkede sanat gerçekçiliğini anlayan kimse yok, burası kesin. Okuyorlar yüzyıllık yalnızlık’ı, bu güzel remedios niye uçuyor anlamıyorlar. Gregor samsa böcek oldu, olmadı mı? Kesin olan bir şey var, o da insanlar hiç düşünmüyor.”
Belki de haklıydı. Ama ne kadar kendinden emin, öyle değil mi? Ben hiç böyle cümleler kuramam. Sanrım, belki, galiba… bu herifte sinirimi bozan şey kendinden eminliğiydi, ama aynı zamanda bu hoşuma da gidiyordu. Zaten uyuz olduğumuz tiplerin çoğunda biz de olmayan bir şeyler vardır.
“wenders bu bağlamda hikayeyi reddetmiş, görselliğe yoğunlaşmıştır. Hatırlarsınız wings of desire in sonunda ozu, truffaut ve tarkovsky de teşekkür eder. Ozu demişken, neydi o sinepop faciası. Bu festivali yapanlar hiçbir şeyden anlamıyorlar. Öyle değil mi selim, var mıydın sen o gösterimde?”
durmadan bize pas atar gibi yapıp, kendi sorduğu şeylere kendisi cevaplayıp, konudan konuya atlıyordu. Bu adam hiç içinden geldiği gibi konuşur muydu? Mesela Fellini den bir kere heyecanlandığı için bahsetmiş midir? Bütün yaptığı gösterişti, insanlara kendi beğendirmeye çok meraklıydı. Anlattıkların kimsenin anlayıp anlamaması da önemli değildi, hatta anılamasalar daha da iyiydi. tarkovsky, dostoveski konuşarak yatağa karı atmak. Aklına gelir miydi acaba cehov un böyle saçmalıklara alet edileceği. Bana sorduğu sorulara cevap vermiyordum, alakasız şeyler diyordum:
“o değilde ceketinde güzlemiş abi, nerden aldın?”
herif kafasını sallayıp kızlara döndü.
“beni yeis içersinde bırakan bir diğer konuda bugünkü Avrupa sinemasında-araya böyle Osmanlıca şeyler sokamaya bayılıyordu- gerçekçilik adı altında yapılanlar. Avrupa da 21. yy de yaşanan çöküşün tezahürleri bunlar. Zamanında vittoria de sica ne yapmış? Sabah hizmetçi kalkar, cama bakar, çayı koyar, bütün ayrıntılar gösterilir, biraz yürür, sonra oturur, birden hamile olduğunu işaret eden belirtileri anlar. Günlük rutinden bir anda geleceğine geçer. Gerçekçilik bu, şimdi mütemadiyen şiddet, mütemadiyen teşhircilik, bu mudur gerçekçilik?”
bize sorar gibi yapmıştı, ama birkaç saniye sonra cevabı kendi verecekti. O sırada yan masadaki iki kız dikkatimi çekti. Şimdi ben kalkıyorum, biraz da bunun ne anlama geldiğini düşünse…
maslarına oturdum, şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı.
“merhaba beni selim”
“merhaba?”
“şu herifi görüyor musun, çok fazla konuşuyor, çok sıkıldım. Dışardan kafa tiplere benziyordunuz, beni sıkmazsınız değil mi?”
güldürler. Komik bir şey dememiştim aslında, hep böyle oluyor nedense. Yine de hemen ısındım onlara. İsimleri Didem ve damla’ydı. İki yeni arkadaşım olmuştu.
Onlarla biraz konuştuk, başta biraz şaşkındılar, sonra alıştılar bana. Biraz sonra ayıp olmasın diye bizim masaya döndüm. Arada gerçekten saçmalıyorum farkındayım, ayıp olmasın diyeymiş. Sonra film. Tam bir rezaletti. Entellerimizin yapmadıkları rezalet yoktu. İlk yarım saatten sonra sonra sokurov a küfrederek çıkmalar başladı. Yanımdakiler muhabbet ediyordu, sonra resmen uyuyanlar vardı. Tüketim toplumu deniyor, her yerde o zıkkım. Film festivalinde biletler ucuz hadi gidelim, izleyelim. İnsanların bilinçsizliğinden, bilgisizliğinden, saygısızlığından nefret ediyorum. Onları görünce Bilge gibi adamlara kızamıyorum. Haklı Bilge, devam etmeli.
Çıktık dışarı, bilge bana bir projeyi anlatıyordu, bu sefer kesinlikle çekecekmişiz. Ondan kurtulmak istiyordum, numaramı verdim, yanından sıyrıldım. Kızları bulmak istiyordum. Didem ve damla’yla muhabbet çok eğlenceli olabilirdi. Tam caddenin önünde onları yakaladım. Güldüler, güldüm. Bir şeyler içelim dedim, kabul ettiler. Didem gülümsedi, damla saçıyla oynadı.

15 Kasım 2007 Perşembe

yumurta


Yumurtayı pazartesi izledim, biraz bahsedeyim sizlere.
Mayıs sıkıntısı ve uzak dan beri köylü-kentli diyalektikliğini, göç konusunu ele alan bir film izlememiştik ülkemizde. Semih kaplanoğlu tek bir sekansta çektiği sahnelerde dinlendirici ve düşündürücü bir yolculuğa çıkartıyor bizleri.
İlk sahnede uzaklardan gelen birini gözlüyoruz, hava puslu, rengimiz gri. Yaklaşıyor bizlere, en sonunda tam kameranın önüne geliyor ve sonra kayboluyor. Kameramızın acelesi yok, bir süre boşluğu izliyoruz. Sonra yavaş yavaş kamera kayıyor ve biz teyzeyi aynı yolda ters tarafa giderken görüyoruz. En sonundan da gözden kayboluyor. Çok güzel bir açılış.
Daha sonra inandırıcılığı çok zayıf olan bir İstanbul sahnesi. Neyse bu sahneyi kurcalamayacağım, çünkü nereden tutsam elimde kalacak. Üst üste simgesel anlatımları olan sahneler izliyoruz. Annenin gidişi, yatağın başucunda Nejat işler in oturuşu, saatin tik takı, yumurta, yaşayan çiçekler,, dua ederken çocuğun eline parayı koyması gibi. Bir diğer dikkatimi çeken de ikili konuşmalarda kamerayı sürekli birinin omzuna koyması. İnsan kendini bir tarafta hissediyor bir yerden sonra.
Biraz karakterle bakalım. Tabii ki film Nejat İşler üzerine. Nejat işler in hikayesi diğer filmlerde daha iyi anlayacağız. Burada sadece hafif göndermelerle yetiniyoruz. Mesela sevgilisiyle konuşurken ben buradan nefret ederdim diyor, kız bozuluyor. Bunun arkası bir sonraki filmde bal da ortaya çıkacak sanırsam. Nejat işler i daha önce birkaç dizide görmüştüm. İddialı bir oyunculuğu yok. teatral takılmıyor, jestler, mimikler dengeli, çok sakin. Nejat işler de şöyle bir sorun var, insan onun oynadığı karakterin içine giremiyor. Bunun sorun olup olmadığı da tartışılır, belki de yönetmenin asıl istediği de bu. Kendisine bile mesafeli olan bir adama, biz ne kadar yakın olabiliriz ki? Diğer başrol de saadet ışıl aksoy var. Onu hiç daha öncende izlemedim, ilkti bu. 24 yaşındaymış, Boğaziçi mezunu, gözleri çok güzle olan bir kadın-demesem olmazdı bunu- Onun karakteri farkındaysanız havada kalıyor. Yani diğer filmlerde ona geri dönüşler pek olmayacak sanırsam. Bu bağlamda ne yaptığını pek bilmeyen bir oyuncu var karşımızda. Suç onda değil, karakterin altı çizilmemiş. Onun için ne olumlu, ne de olumsuz bir şey diyebilirim. Ve ufuk bayraktar. Burada ne işi olduğunu pek çözemediğim bir karakter onunksi. Nuri bilge ve zeki demirkubuz dan sonra bir kez daha iyi bir filmde karşımızda. Ama bu sefer onun rolü bana çok gereksiz geldi. Bu herife ne gerek vardı diye düşündüm ama hiçbir şey çıkaramadım. Onun sahnelerinde sadece bir tanesi önemliydi, ama o da gerçekten akılda kalan bir sahne. Nejat işler ufuk bayraktar babasıyla yaptıklarını gözlerinin içi gülerek anlatıyor ve babana selam söyle diyor. O da cenazede söyleseydin ya diyor. Çok trajik bir sahneydi. Düşünsene birinden bahsediyorsun, birçok ayrıntı hatırlıyorsun, ama onu görünce tanıyamıyorsun bile. Yüzler bu kadar çabuk silinebilir mi gerçekten? Kendi hayatını unutuyorsun, kendi yüzünü de tabii ki.
Sürekli bir şeyler çıkıyor ve Nejat ağabeyimiz yola çıkamıyor. Film burada hepimizin kendimize sorduğumuz soruyu soruyor. Gitmek mi zor kalmak mı? Sonra anlaşılması biraz zor olan köpek sahnesi geliyor. Daha sonra da başından beri beklediğim son geliyor. Ama bu beni rahatsız etmiyor, sadece saadet ışıl aksoy ın sakinliği biraz saçma geliyor.
Yumurta şans verilmesi gereken bir film. Son dönemki en iyi filmlerimizden.

13 Kasım 2007 Salı

orhan veli


alıntılar köşemin bugunkü konuğu orhan veli.
yarın orhan veli nin ölüm yıldönümü bu sebeple köşemi ona ayırdım bugün.
şiir yazmaya başlama sebemim odur. eğer onu 14 yaşında okusaydım, eminim 14 yaşında başlayacaktım. orhan veli hep tanışmayı istediğim kişilerden olmuştur. onun ağlamasını dizelerinden duydum, onun dizelerinde ne zaman içim sıkılsam kaçacak bir yer buldum. onun uçarı kişiliği, yalnızlığı, insanlara duyduğu sevgi her zaman beni ona çekti.
insan sevgisi ortak paydemiz, birbirimizin değerini bilelim lütfen.
İSTANBUL İÇİN
Nisan
İmkansız şey
Şiir yazmak,
Aşıksan eğer;
Ve yazmamak,
Aylardan nisansa.
Arzular ve Hâtıralar
Arzular başka şey,
Hâtıralar başka.
Güneşi görmeyen şehirde,
Söyle, nasıl yaşanır?
Böcekler
Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor.
Dâvet
Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.

11 Kasım 2007 Pazar

interpol vs she wants revenge

Burada neden albüm tanıtımı yapmadığımı sordu bir arkadaşım. Ben de ona bunun gereksizliğini anlattım. Öncelikle şunun altını çizeyim: albüm eleştirisi yapacak kadar müzik bilgim yok. ayrıca yeni çıkan albümleri düzenli olarak takip etmiyorum ve de bu işi çok güzel yapan bloglar zaten var. Türkçe olanlardan bazıları hakkında bir şeyler yazabilirim ilerde.
Bugün interpol ve she watns revenge’in son albümlerinde bahsedeceğim. İki grubu çok benzetiyorlar, o yüzden ikisini bir arada ele almak istedim.
Önce interpol, “our love to admire”. İlk interpol dinleyişim çok eski sayılmaz. 04 yazında radyoda çalarken slow hands is dinlemiştim. Oha sesi ne kadar çok ian curtis’e benziyor dedim, ama şarkı çok hoşuma gitmişti. Sonra dinledik, paul beyin melankolisine ortak olduk. Bu yaz sonunda “our love to admire” çıktı. Grup ikinci albümleriyle popülaritelerini artırmıştı ve bu albüm içinde büyük bir şirketle anlaşmışlardı. Tehlikeli sularda geziyorlardı bir bakıma. Slow hands ve evil adeta marşı haline gelmişti mağlup aşıkların. Bunun üstüne bir tekrar denemesi yok albümde, zorlamamışlar, bu da grubun samimiyeti üzerine çok önemli. Yine yalnızken dinlenilecek bir albüm çıkmış ortaya. Kulaklığınızı takın ve yolu izleyin. Baslar yine önde, paul yine hüzünlü. Bu albümde eklenen klavyeler pek bir şey değiştirmemiş, biraz daha melodik şarkılar. İlk şarkı Pioneer to the falls favorim. “girl ı know u try, but here comes the fall” dedikten sonra gelen solosu çok hoşuma gitti. Sonra klip şarkıları no i in threesome, heinrich manuver-çok acayip bir klibi var-, mamoth geliyor. Wrecking ball da kulağımıza fısıldar gibi ı need the truth diyor. Kapanış lighthouse. Melankoliyi albüm bittikten sonra da sürdürmeyi başaran bir şarkı.
Melankoli devam ediyor..
Ve she wants revenge. Onlar ilk dinleyişim ekim 06. tv de çalan şarkı odadaki iki kişinin de dikkatini çekiyor. Tanıdık bir vokal. Şarkının adı these things, sözleri sanki ben yazmışım.
Çok ilginç bir ismi var grubun ve albümün arka kapağında öç almayı bekleyen bir kadın var. Dinliyoruz, dinletiyoruz. Tarz interpol’dan uzak. Seksenlerin başından çok etkilenmiş bir grup. Depeche mode, the cure, sisters of mercy etkisi ve tabii ki ian curtis. Sorun da burada. İkisinin de sesi ona benziyor. Ama ikisi de bunu teknolojinin nimetleriyle yapıyor. Bence bu tartışma yersiz, iki rock grubu birbirine ne kadar benzeyebilirse onlarda o kadar benziyorlar birbirlerine. Ama tabii ki ian curtis den bir tane daha yok, 2000’lerde böyle gruplar olması benim çok hoşuma gidiyor.
Açılış parçası “first, love” olaya hazırlıyor bizi, esrarengiz bir atmosfer yaratıyor. Sonra written in blood ve albümün kapağında da gördüğümüz düğün teması. Walking away de swh de görmeye alıştığım konuşma şeklinde sözler var. Seviyorum bu tarzı, lise şiiri deniliyormuş bunlara, ne fark eder? Dördüncü şarkı true romance albümün lokomotiflerinde. She will always be a broken girl ün sözleri yine kafamı kurcalıyor. Checking out, this is the end gibi şarkılar ilk albümün çizgisinden uzaklaşılmadığını gösteriyor. Sonra albümün diğer hit adayı replacement geliyor. Bu albümü 15 gündür dinlemedim, ama birçok şarkıyı hatırlıyorum, bu bence önemli. Yine de SWH de yeni bir şey var diyemeyiz şimdilik.

10 Kasım 2007 Cumartesi

10 Kasım


Bugün 10 kasım
Denilecek çok şey var, 125. doğum yılı olayı bile başlı başına bir rezalet.
Ama konuşmaya da kendimde hak görmüyorum, biz sadece kendi köşemize sinmiş, oturduğumuz yerden ahkam kesen, dertlenen, üzülen bir nesiliz. Burada bir iki laf ederim, sonra çıkar kendi varoluşsal dertlerime dönerim.
Böyleyiz biz, biz diyorum, çünkü sizi de biliyorum, en iyisi susalım.
Son söz cumhuriyet dönemin en önemli şairlerinden, fazıl hüsnü dağlarca’dan.
İyi akşamlar!
Atatürk!
Anıtkabir devrimlerini söyler,
bozkır ovalarına, Erciyes'e, Ağrı'ya,
ulusun egemen olduğunu
özgür olduğunu
haykıracağım haykıracağım işte,
senin sustuğunca!
yolunda yürüyeceğim Atatürk;
ana baba oğul kız,
dere tepe bucak köy,
yeryüzü yaşamalarımla değil
oralarda, senin gittigince!
Atatürk, taşıyacağım
Çanakkale’de, Sakarya’da, Çankaya’da, al al,
senin taşıdığını;
yurdun gök ülküsü
dalgalanırken,
senin bayrağını yücelteceğim.
senin çıktığınca.

meraklar

Uzun zamandır “meraklar” yapmıyorduk, hadi bakalım.
Birçoğunuzun başından bu olay geçmiştir, anlatayım hemen. Küçüklüğünüzde peder ve valideyle birlikte ev ziyaretine gitmişsinizdir. İşte efendim, ne bileyim, çocuktur işte, ikram edilen pastayı yere döker, orayı burayı dağıtır, üç dakikada bir gidelim baba yaaa der, ebeveynler çocuk işte, ehe ehe gülerler, velhasıl ziyaret sona erer.
Kapı önündeki-içerde yapılan bütün muhabbetlerden daha fazla konuşulabilir- muhabbette ev sahibi amca veya teyze meşhur cümleyi kurar: “Biz seni çok sevdik, bizim çocuğumuz olur musun?” ha-ha, hi-hi, ister misin canım, korktu, bir daha ha-ha hi-hi.
Evet efendim bu gerzek soru neden sorulur, merak ettiniz, açıklıyoruz.
Ziyaretçinin statüsü çok önemli bir parametredir burada. Eğer ev sahibesi patronunu çağırmışsa bir yavşaklık amacıyla bu denebilir. İçinden senin andaval çocuğuna mu kaldım denir, ama bu cümle illa ki söylenir.
Bir de nezaket için söyleme durumu var. Bizim çocuk da çok yaramazlık yaptı, kusura bakmayın, yok efendim ne kusuru zırvaları yapılırken bu cümle söylenir içinden oh be derkene-cümleye bak be, kendimi aştım yine-. Düşünsene bir de valide de bunu bekliyormuş, çocuk da kabul ediyormuş tam yiğit özgür’lük bir durum çıkardı ortaya.
Bazı amcalar vardır çocukla çocuk olurlar-adamla adam olma diye bir şey var mı jeremy-. Durmadan sinir etmeler, siz de bilirsiniz. Genelde bu tipler herkeste her an uğraşılacak bir şey bulmayı başarırılar, kendilerini buna zorunlu hissederler, adamı bayarlar gevezelikleriyle. İşte o kadar saçmalarlar ki çocuk bile sıkılır. Bu tarz insanların çocukların gelişimine etkisini merak etmekteyim.
Bu arada bana küçükken kimse bizim çocuğumuz olur musun demedi arkadaşlar. Şimdi burada olsaydın dost, müşfik kollarınla beni sarardın. Gözlerim doldu, nerdesin?

aylak a.

Hatırlar mısın?
Hatırlarım
Hiç unutur muyum?
Bazen eski günleri yad edersin
Bazen can sıkıntısından hatırlarsın
Bazen kasveti dağıtmak için hatırlarsın
Bazen masadaki üçüncü kişiye ondan öncesinin olduğunu hatırlatmak için hatırlarsın
Hatırlayınca bütün yüzünü bir tebessüm kaplar
Tıpkı o günkü gibi.
Gibi?
“Ne de güzel günlerdi, bir de şey vardı yav”
Bazen de hatırlayınca buruk bir gülümseme oturur dudaklarına
İşte o zaman gerçekten hatırlarsın. Tekrar yaşarsın elindne kayıp gideni.
İnsanların hep sahip olamadıkları şeylere üzüldüğünü söyleriz, ama bilemeyiz ki onların nasıl olduğunu. Ama bak, elimizden kaçanlar orada. Aklında, dudaklarında, bedeninde.. uzanamayız onlara bir daha. Her türlü tatminsizlikten beterdir bu, hatırladıkça bir yumru oluşur boğazında, elden ne gelir ki?
Eskilerde bir yerde beni gülümseten dostlarıma selamlar.
Hatırlıyorum
Gülümsüyorum
Susuyorum..

5 Kasım 2007 Pazartesi

bülent ecevit


Selamlar
Bülent Ecevit tam bir sene önce öldü bildiğiniz üzere, bende bugün ondan bir alıntı koymak istedim.
Bugünlerde hani karizmatik bir lider yok diyoruz, hatta ortada bir tane bile lider denilebilecek biri olmayınca bazıları holivud starlarına bile benzetiliyor ya, işte o zaman Bülent Ecevit i bir kez daha düşünüyorum. İstanbul daki ünlü mitingi, Kıbrıs çıkartmasından sonraki açıklamaları, darbeden sonraki gazetecilerle yaptığı İngilizce röportajlar. Bence lider kelimesinin bir tanımı yok, görünce anlıyorsunuz sadece. İşte onlardan biriydi, işte onlarda seksen beş yıllık cumhuriyet tarihinde belki de sadece iki taneydi.
Görüşmek üzere..
ne ben sorayım seni
ne sen beni sor
soyunmuş seslerimiz tenden
boşlukta bir aşk örüyor
ses olmuş duygular
yaklaşır dalga dalga zamansız
kavuşsa da seslerimiz birbirine
biz kavuşamayız
ne kollarımız var saracak
ne öpecek dudaklar
ne görülecek yüzümüz var
ne görecek göz
biz aşk örüyoruz boşlukta
çizgiden soyut
zerreden öz

3 Kasım 2007 Cumartesi

cnbce de bu ay

Cnbce nin bu ayki programına baktım, sizin için seçtiklerim:
Casomai: ilginç bir kurgusu var, başlarda eğlenerek izliyorsunuz ama ilerleyen dakikalarda tempo düşüyor, film fazla uzun, reklamlar falan. Yine de beğenebilirsiniz.
Kutup çizgisi aşıkları:daha geçenlerde izledim bu filmi, yine orijinal bir şey yapmaya çalışan bir film.ben bizim kutup çizgisi aşıklarının aşkına pek inanamadım ama sonu falan, başlar bir de, bilmiyorum ya, kararsızım bugün.
İtalian for beginners: bu film için beginners for dogma film de diyebiliriz. Türün en piyasaya dönük yapımı, ama yine de cıvıma yok. bugün yorumlarım yetersiz kalıyor farkındayım ama afili cümleler kurasım yok nedense.
Mother and son: sinema niye var veya sinema niye yedinci sanat sayılmalıdır diye sorulduğunda referans olarak gösterilmesi gereken bir film. Detaylara dikkat, hala izlemediysen ayrıca yuh!
Father and son:mother and son kadar etkileyici deil ama sonuçta bu herif bu isi biliyor, izlenmeli.
September 11: bende izlemedim, şimdiden bekliyorum.
Samaria:bu aralar kim ki duk izlemek beni fazlasıyla baydı ama bu filmin de cok deisik bir senaryosu var söylemek zorundayım. Farklı bir şeyler, ama gerçekten farklı bir seyler izlemek isteyenler kaçırmasın.-ulan tam dvd arkası gibi oldu-
Regarde la mer: ozon un ilk dönem filmlerinden, en başarılı filmlerinden, kesinlikle izlensin, hatta bir ara analiz yapayım bununla bağlayıp ozon beyefendi üzerine.
Noi albinoi:bu filmi iki ay once de vermişlerdi sanırsam, sonu cok güzel, hüzünlü, hikaye zaten benim kafamda, izle bence.
Bakire ve hamile:bir kez daha gösteriyorlar, kesinlikle izlenmeli, böyle filmler kalmadı diyorum, bak cok ciddiyim.
Cnbce cumartesi kuşağını kaldırmış yerine gerzek dizilerinin tekrarlarını koymus. Simdi kızsam mı bilemiyorum. Belki de adamlar yıllardır cumartesi aksamlarına bu süper filmleri koyarak asosyallestirdikleri izleyicilerine borçlarını ödüyorlar. Haydi herkes sokağa!