10 Ekim 2008 Cuma

ic deney

acılmışıtır, bekleriz.
www.icdeney.blogspot.com

8 Ekim 2008 Çarşamba

manhattan


sanırım ilk defa izlediğimde 16 yaşındaydım. sonra bir defa daha 2004 yazında bu filmi izlemiştim.
dört sene sonra bir kez daha izleme fırsatı buldum manhattan ı. yıllar önce izlediğiniz, önem verdiğiniz, özümsediğiniz bir eseri izlerken farkında olmadan kendinizi de yargılıyorsunuz-en azından benim için durum böyle-. evet, itiraf etmeliyim ki, filmi izlerken içgüdüsel olarak filmi beğenmeye meyilliydim.
ama öyle olmadı.
uzun uzun film eleştirisi yapmak istemiyorum. filme olan sempatimi kaybettiğim bir sahne var, ondan bahsedeceğim. allen sevdiği filmlerden, müziklerden, ressamlardan, yazarlardan bahsederken en sonunda tracy nin gülüşünü sevdiğini söyler ve tracy i durdurmak için onun apartmanına gider. her zaman yaşadığımız nesil için fazla romantik olduğumu söyler ve insanlarının edimlerini bu doğrultuda değerlendiririm. ama bu gerçekten sevimsiz bir sahne. bir kadının gülüşü herhangi bir eserden aldığın feyz, mutluluk, bilgiyle karşılaştıralabilir mi? bir kadının gülüşü post modern bir aydın için diğer sevdiği şeylerin yanındaki tamamlayıcı nesne midir? aşk böyle bir fikre indirgenebilir mi? ben hala bir kadının gülümsemesi için her şeyi bir kenara bırakabilirim. gülümsemesini özlediğin bir kadının varsa çok şanslısın jeremy, değerini bil.
kendi gelişimim açısından olayın ironik tarafı da eskiden izlediğimde beni mutlu eden sahnenin şimdi beni filmden soğutan sahne oluşudur. aslında woody nin gözlemleri bu filmde çok başarılı. karakterler çok iyi çizilmiş ve woody nin çaresizliği, çıkmazı filmde çok güzel ortaya konulmuş. woody insanlardan insan oldukları için nefret eder ama ortaya yeni bir şey koyamaz. kim koyabilir ki?
filmle ilgili ilginç bir bilgi ise aklımın bir köşesinde kalmış, ama tam olarak çıkartamıyorum. woody filmi çektikten sonra filmin yayınlanmasını istemez ve yapımcı şirkete yeni bir film çekmeyi önerir, şirket bunu kabul etmez, film vizyona girer ve woody nin en çok hasılat yapan filmi olur.
peki woody niçin filmi göstermek istemedi? bunu hatırlamıyorum. zamanında bunu okumuş ve woody e kızmışım sanırım, baksana hafızam hikayenin sadece bu kısmın hatırlıyor.
bunu bilen biri varsa yazsın lütfen.
pekala yine de bu filmi sizlere önerebilirim. interiors, annie hall ve manhattan birlikte izlenmeli.
manhatan yukardaki fotoğrafla anımsayacağım. galiba birçokları da benim yaptığımı yapıyor.

yeni blog

ortak bir yazım alanı olarak blog düşüncesi ilk olarak iki üç sene öncesi ilgimi çekmişti. bir sinema blogu yapmak istiyordu(k), ama gördüğün üzere böyle bir şey yok.
galiba bunu yapmak için fazla tembeldik. düzenli olarak film yorumlamak ürkütücü gelmişti.
bu fikir orada kaldı, daha sonra ise aylak zamanları yapmaya başladım. aylak zamanlara bir yazar alma düşüncesi ise ilk günden beri aklımdaydı. birçok kişiyi çağırdım, olumlu bir yanıt yoktu, üsteselesem kabul ederlerdi, ama bunun da anlamı yoktu. geçtiğimiz günlerde ise burak ı benimle birlikte yazması konusunda ikna ettim, eşzamanlı olarak ışıl da bana ne zaman beni bloguna alıyorsun sorusunu yöneltince bir blog acmaya karar verdim. aylakzamanlar bana kalsın istedim sanırım, nedenini tam olarak açıklayamayacağım.
işte öyle, yakında yazmaya başlayacağız, üç yazarımız olsa da sürekli güncellenen bir sayfa olacağını söylemek biraz komik kaçar, ihtiyatlı olmak da yarar var, canı isteyen yazacak jeremy, göreceksin zaten.
aylak zamanlara gelince. evet, buraya da devam edeceğim. tahmin edersin ki çok fazla yazmayacağım, ama sinema üzerine bir şeyler yazmak istersem aylak zamanlar a yazarım sanırım.
durumlar böyle.

30 Eylül 2008 Salı

tebrikler!!!!


gazete okumayınca insan gündemi takip edemiyor, çok güzel bir haberi bu yüzden üç gün gecikmeyle öğrendim.
efendim yeşim ustaoğlu nun yeni filmi pandoranın kutusu san sebastian film festivalinde en iyi film ödülünü almış, haberi okuyunca çok sevindim. toronto da gösterildiğini okumuştum filmin ama burada yarışacağını bilmiyordum, sessiz sedasız aldı getirdi ödülü yeşim abla.
eh bu ödül hakkında yorum yapmaya gerek yok. avrupa nın en önemli dördüncü film festivali dersem yanlış bir şey söylemiş sayılmam sanırım.
yaklaşık bir ay öncede yazmıştım, tekrarlıyorum, lütfen vizyona girdiğinde bu filme gitmeye çalışın. ilkbaharda gösterime gireceği söyleniyordu, son ödül bir değişiklik yaratır mı bilemeyeceğim.
hatta daha ilkbahara çok var, siz eski filmlerini-üç tane- bulup izlemeye çalışın, ben bugüne kadar hiçbir türk televizyonunda filmini görmemiştim ama fransız kanalı arte de filmini rastlamıştım.
burada işler böyle ne yazık ki. filmlerinin dvd si var mı bilmiyorum, kusura bakmayın, ilk filmi iz'i nerden bulabilirsiniz hiçbir fikrim yok ama son iki filmi güneşe yolculuk ve bulutları beklerken emule de mevcut. bu filmler usta işi bir elden çıkma başyapıtlar değiller ama düşünsene o kadar saçma şeyler yapıyoruz ki herhangi bir günde, bu filmlere de zaman ayırabilirsin sanırım.
ha bu arada, bir kez daha gördük ki aylak zamanlar flaş bir haberde anında güncellenen bir site.
görüşürüz jeremy.

bayram sabahı

evet aslında daha saatlar sıfır kırk beşi gösteriyor ama bayram sabahı sayılır diye düşünüyorum jeremy.
sabah camide iyi bir yer kapmak için sabahlamayı düşünüyorum da, sen ne yapacaksın acaba?
ha ha, ne yazık ki canım şu an yüzümdeki çarpık, hırt gülümsemeyi göremedim.
hiç camiye gittin mi jeremy veya nasıl desem ara sıra da olsa uğrar mısın?
kiliseleri çok severim. çok sakin ve aynı zamanda mimari çok güzel.
ha bu arada herkesin bayramı kutlu olsun.
bu bayram ablam hollanda da, peder bey memleket ziyaretinde, anlayacağın çok yalnızız.
melankolik bir sabah olabilir.
evet, en azından peder beyin plağa bağlayan konusmasıyla uyanmak zorunda kalmayacam.
ne diyordum?
bayram çocukları.
evet ben de çok severim onları.
lanet olsun küçükken hiç dolaşamazdım kapı kapı.
bunun için fazla temiz bir çocuktum sanırsam.
evet her neyse araya bir anı sıkıstırmalıyım bu noktada sanırım.
bekliyorsun insallah.
sürekli gecmisten bahseden insanları sıkıcı bulur musun?
onlara kızma, sadece lanet olası-amerikan filmi modundayım, bozma- hafızaları onlarla oyun oynuyor.
bilir misin bu saçmasapan hikayeleri hatırlayacağıma fransızıca konusmak isterdim.
neyse, bu sefer ki hikayem cok kısa.
bizim sınıftan-ilkokul- bir çocuk vardı, o da bayramda bizim eve gelip seker isteyen güruhdandı.
neyse bizim valide dandik seker mi vermis, kapıya mı çıkmamış, kovalamış mı onları, ne olmus bilemiyorum ama okulda bana siz çok cimrisiniz demişti.
ha ha.
hem kibirliydim, hem de cimri.
ve bayram cocukları mükemmel bir istihbarata sahiptirler ceremi.
aklın durur. en kalite cikolatayı mı ikram ettin, hepsi kapında.
lanet olsun, yüzlerine bakarken ilerde ne yapacaklarını tahmin etmek isterim ama bilemezsin.
düşünsene, her neyse.
bu gece oturduğu yerde hislenen lüzumsuzu oynamak istemiyorum.
bir de davulcular var.
insallah o gerizekalı sitelerden birinde oturmuyorsundur, senin için çok üzülürüm jeremy.
evet davulcular da çok pis kafa siker bayramda, peder bir kere bir ayar çekmişti ki, yıllar geçti hala unutamam.
aslanım babam benim. her zaman beni korur.
neyse bir şey var.
küçük beyoğlu diyorlar galiba.
emek in arkasındaki sokağa.
orayı yakmak istiyorum.
berbat bir yer.
birkaç ay sonra nevizade den beter olacak.
lanet olsun, hepsi birbirinin aynı gerizekalı hırdavatlar.
isletmeci olmak isterdim jeremy.
beyoğlundaki en klas mekan olmazdı, ama en azından birbirinden ayırt edebileceğin insanlar takılırdı.
ve biradan baska seyler de icmek isteyen.
portakal suyu için ama o boktan biraları içmeyin, ne olur, yalvarıyorum.
sinir bir durum.
bir hikaye daha anlatayım en iyisi.
peki her cümleden sonra enter tuşuna basmam hakkında ne düşünüyorsun?
çok klas olmasa gerek.
yılmaz özdil style.
her neyse bir arkadaşınıza onun tanımadığı birini anlatırken-bu kişi hakkında olumlu bir şey söyleme zorunluluğunu hisseden duyarlı kaltak stili- yakışıklı çocuk dersiniz veya zeki çocuk. bir de şey vardır, çok tatlı çocuk.
evet, hiçbir zaman çok tatlı çocuk diye adlandırılanlardan olmadım.
en azından böyle umuyorum.
lanet olsun biri hakkında çirkin demek bu kadar zor mu?
evet, biz türkler çirkin insanlarız. bu genel kabul görmesi gereken bir olgu. nedenini bilemeyeceğim, ama bu böyle.
her neyse bir kızla oturuyorduk. yeni tanışmıştık, sonra arkadaşımın işi çıkmıştı aniden az sonra gelecekti,allah belanı versin, benim kıza kur yapmam gerekiyordu sanırım ve bilirsin insanın her zaman aklına yeats dan falan dizeler gelmez.
bazen her şey yeterince karelidir ve bu kız sadece o karenin içinde fazladan bir nefesti.
her neyse, evet kız güzel değildi pek ve kabul ediyorum biraz toplucaydı-bu tanıma da bayılırım- ve ben en azından çok tatlıdır diye adlandırdıkları kızlardan değilsin demiştim.
tanrım nasıl bozulmuştu görmeliydin jeremy. hatta basta anlamadı, birkaç saniye sonra, yani önce anlaymaadığı bir şeye gülen aptak kız sırıtışı belirdi dudaklarında ve sonra.. çevresindeki herkesin sürekli aklından geçenlerden başka saçmalıkları kusmasının bedelini ben ödüyordum. lanet olsun, hiçbir suçum yoktu, sadece kelimeler afili değildi, ama yanlış bir şey dememiştim, ve işin boktan yanı o da bunun farkındaydı.
lanet olsun, güzel değilsin.
evet bu bir gerçek bunda uzlaşalım değil mi?
ama bunun sonrası da vardı.
benim için en azından.
hiçbir şey demedi ve sonra da kalktı gitti.
ve kadınlarla açık konuşmanın bir işe yaramadığını durumlardan birini bir kez daha gördüm.
sene 06.
öyle işte jeremy.
belki bir ara ben bir daha uğrarım, sen de yaz, bulusalım kücük beyoğlunda falan.
kendine iyi bak.

25 Eylül 2008 Perşembe

filmekimi


dün akşam itibariyle 2008-2009 bulantı sezonunu açtım, neyse ki sabah kendimi iyi hissediyordum, kalkıp bilet alayım dedim.
açıkçası perşembe sabahı insanların işleri güçleri olduğundan kuyruk olmaz diye düşünmüştüm, o yüzden hiç acelem yoktu, ama gördüm ki memleketimizdeki aylak sayısı azımsanacak sayıdaymış. heyhat, işler düşündüğüm gibi olmadı, sokğaın dışına taşan bir kuyrukla karşılaştım. sırada beklerken bir digitalizm albümü, ardından morphine, sonrasında the doors bitirdim, kulağım acıdı, kapattım, yarım saat sonra sıra geldi. ne kadar beklediğimi kestirebilirsin sanırım. önümdeki boğaziçi üniversitesi kütüphanesi damgalı yabancı-camus- yı bu sürede okudu, sanırım sonuna kadar da geldi. aslında sinir oldum, ama kimsenin işine karışmam bilirsin jeremy, boğaziçilileri kategorize etmek istemiyorum, ama ne yazık ki azımsanamayacak bir kesimi bu kitapları sadece okumuş olmak için okuyorlar, o karambolde o kitabı da anca bir boğaziçili okur diyorum ve rutin boğaziçi çemkirmemi bitirip film analizine geçiyorum.
öncelikle gittiklerim; bu sene pek canım filme gitmek istemiyor, altı bilet aldım, biraz bahsedelim onlardan.
frozen river: birkaç güzel yazı okumuştum sundance zamanı, o zamandan aklımda, bakalım artık, göreceğiz, courtney hunt filmin yönetmeniymiş, bu isim hakkında hiçbir şey bilmiyorum, araştırmadım da.
eve dönüş: winterberg abimiz en son sevgili vendi yi cekmişti yanılmıyorsam, dogma filmlerin hepsini izlemeye özen gösteriyorum, izle, izlet.
rüya: kim ki duk filmlerini filmekiminde izlemek bir alışkanlık oldu, sırf bunu bozmamak adına festivalde izleyeceğim, yoksa filmekimindeki kim ki duk seyircisi midemi bulandırıyor.
lorna nın sessizliği: eğer bir filmin yönetmeni dardenne lerse senaryosunu okumayı gerek bile duymadan filmi listeme alırım. düşününce böyle yönetmenler cok az, izle bence.
o horten: bent hamer a yumurta yı izlediğimden beri sempati duyarım. sonra bir iki film daha yapmış, izledim, sonra bukowski mevzusu, en son da bu film. cannes da yarısma hakkı kazanamamış, hamer sinemasını ilerletemiyor ne yazık ki, ama önce izleyelim, sonra konusalım.
limon ağacı: bu filmle ilgili hiçbir şey bilmiyorum. bu film festivaline iyi çalışamadım jeremy, ama böyle şeyler denemek gerek. hiçbir şey bilmiyorum film hakkında, ama iyi çıkabilir. yani şansını denemek gerek. hatırlar mısın bilmem, strokes un şarkısı vardı trying your luck. ya ne güzel şarkıdır hatırlar mısın, ben çok severdim.
evet bu filmler dışında birçok iyi film var. aslında merak ettiğim filmler yerine ikircikli kaldığım filmleri seçtim. bunları artık emule den alırız.
vicky cristina barcelona: bir filmde hem scarlette, hem de penelope cruz varsa o film izlenir. zaten biletleri tükendi, ek gösterim konuldu. filmi indireceğim de, birkaç dil var filmde, dublaj da benim kabusum, bakalım yapacağız bir şeyler.
gomorra: çok konuşuldu bu film, çok merak ediyorum, izlemelisin.
sınıf: merakla beklenen diğer bir film de sınıf, bir şekilde temin et.
tıkanma:chuk palahniuk’un bir kitabından uyarlama, kitabı okumadım, ama filmden önce okumayı umuyorum. senenin en ilgi çekici yapımlarından, aslında bu gala filmlerinin çoğu için aynı şeyleri söylebilirim.
diğer filmlere bakalım.
chelsea de rock: bu belgesel ismiyle bile dikkat çekmeyi başarıyor. bakalım, umarım iyi bir şeyler yapmışlardır. bir şey yazamıyorum, çünkü gerçekten hiçbir şey okumadım.
deniz kızı: bu filmin etiketi çok güzel. tanıtımdaki amelie göndermesi gösterimleri doldurmaya yeter. aslında ben de giderdim, ama kesin full yapar bu film.
küçük denizkızı ponyo: eh izlemezsen ayıp edersin.
cenova: winterbottom günümüz sinemasının en ilginç ismi. her filmi de izlenmeyi hakediyor. bir festivalde yarıştı mı film hatırlamıyorum, bu yönetmene dikkat et.
aynı zamanda wenders in ve leigh in filmi de var festivalde. genelde festivalde birkaç tane doldurma film olur, ama bu sene program gayet hoş olmuş, izleyelim jeremy.
yazıyı düzeltmeler için okudum; niye yazdım bunu, bir bok dememişim ki, ama yazdık bir kere, koyalım, kızma bana jeremy.



16 Eylül 2008 Salı

tatil kitabı


geçen hafta vizyona giren filmlerden bahsetmiştim, değerlendirmelerimize tatil kitabıyla başlayalım.
son dönem türk sinemasında taşra filmlerinin çok büyük bir yeri var, bunun ana nedeni yönetmenlerin çıkış noktalarının taşra olması ve kendi hikayelerini anlatmayı daha iyi becereceklerini düşünmeleri olsa gerek. mayıs sıkıntısı, karpuz kabuğundan gemiler yapmak, yumurta hep otobiyografik uzantıları olan filmler, tatil kitabı da bu yeni türün en son örneği sinemamızda.
tatil kitabı filminin saydığım diğer filmlerden en büyük farkı taşra ya olumsuz bakışında yatıyor. saydığım filmleri izlediyseniz bilirsiniz her ne kadar taşra bir çıkmaz yeri olsa da, aynı zamanda cezbeye sahip bir yer olarak gösterilir. tatil kitabı ise taşrayı tamamen olumsuz bir şekilde yansıtıyor. hatta yönetmen güzel bir kare göstermemeye özen göstermiş gibi geldi, filmin bize anlattığı şey taşranın insanın kaçması gereken , yaşamını heder edeceği bir yer olduğu.
hikaye bir karakterin üzerinden anlatılmıyor. bunun yerine teoman dört silifkeli erkeğin üzerinden adeta silifkeli bir erkeğin hikayesinin ayrı evrelerini eşzamanlı olarak anlatmış. çocukken yaz ayları büyüdkleri zaman babaları tarafından yaşayacakları baskının bir hazırlık evresidir, ergenken hayallerinizin peşinden gitmenize izin verilmez, orta yaşlarınızda idealleriniz örselenmiştir, tipik bir taşralı olmaktasınızdır-yeğenine parayı vermemesi güzel bir örnek- ve sonra ölürken bile 100 doları düşünürsünüz. alın size bir silifke portresi. filmin ilk sahnelerinde hikayenin basmakalıp diyaloglarla ilerlediğini düşünmüştüm, ama taşranın hikayesi bu, aynı karenin içersinde ilerliyor, çıkış yok-filmin yorumu- yönetmen benden çok daha iyi biliyor taşrayı, orjinal taşra karakterleri eğreti dururdu, bu sıradanlığı olumsuz yorumlamamak lazım.
taner birsel i görmek gerçekten hoştu, çocuk oyuncu da gayet iyiydi, zaten oyunculara yüklenen bir mizanseni yoktu filmin, hiçbir karakterin üstüne gitmiyor film, sadece baba hakkında olumlu konuşmak güç, gerçekten rahatsızlık veriyordu. hikayede hiçbir karakterin üstüne gitmiyor derken şunu demek istedim:sanki silifke insanlarının hayatına ayrı ayrı sahnelerde konuk oluyoruz . sahneler birbirine bağlanmak zorunda değil. otuz bir çeken asker, turistleri kesen çocuk, manisa ya gidip migros da çalışmak isteyen kasap çırağı, makina gibi çalışan işçiler, kocası ölürken kıskançlık krizi geçiren ve sabah programlarını izleyip kafasında yeni şeyler kuran ev hanımı, hepsinin hayatına bir sahne konuk oluyoruz ve sonra onları geride bırakıyoruz. kısa ve bir örgüye haiz olmayan sahneler, filmi böyle anlatabilirim sanırım.
gelelim seyfi teoman ın kamerasına. seyfi teoman ın kamerası birkaç sahne dışında hiç hareket etmiyor, hatta pan bile yapmıyor, hatta karakterleri gösterme derdi de yok, evlerin içine girmek bile istemiyor. yakın planlar hiç yok, çoğu sahne tek plan ve bazı sahnelerde kamera orada misafir olduğumuzu duyumsatıyor. görsel anlamda filmde tek bir güzel kare yok, bu da yönetmenin taşraya bakış açısıyla alakalı bence.
seyfi teoman simgelerle boğulmayan, müziğe yer vermeyen, taşraya son derece katı bir şekilde bakan, seyircinin sempatisini kazanma derdi olmayan bir film yapmış. bu filmle ilgili olarak menfi şunu söylersem haksızlık etmiş olmam sanırım: seyfi teoman ın karakterlerinin derinliği yok, kısacası film bir hikaye anlatmıyor. onun derdi bir hikaye anlatmak değil, bu film bir taşraya bakış izletisi ama onun yeteneklerini değerlendirmek de güç oluyor bu durumda. ama ilk filmlerde yönetmenlere yüklenmemek lazım, ilk filmler sadece ilerde yapabileceklerinin bir imidir. seyfi teoman la ilgili olarak en son şunu söyleyeceğim. kendisi boğaziçi çıkışlı ve bu film mithat alam film merkezinin desteğini arkasına almış bir yapım. mithat alam film merkezinin çıkardığı ilk önemli isim seyfi teoman, arkasının gelmesi türk sineması adına çok önem teşkil ediyor.

8 Eylül 2008 Pazartesi

sinemaya gidin!


eylül ayı geldi, sinema sezonu başladı. biliyorum birçoğunuz sinemaya giderken yabancı filmlere ağırlık veriyorsunuz, ama bu sene bir değişiklik yapma zamanı geldi sanırım, yabancı filmleri her zaman izlersiniz, önemli olan türk filmlerine destek olmak.
önemli isimlerin yeni filmleri, yeni yönetmenlerin ilk filmleri, kısacası merakla beklediğim birçok film eylül ayından itibaren gösterime girmeye başlıyor. sizler için 2008 sonbahar-2009 ilkbahar dönemi arasında gösterilecek türk filmlerinden bir seçme yaptım, lütfen bu filmlerden birkaçına gitmeye çalışın.
tatil kitabı: seyfi teoman ın ilk filmi, festivallerden eli boş dönmedi, minimalist tarzıyla nbc yi hatırlatan bu film bu cuma vizyona giriyor.
gitmek: ayça damgacı ya her festivalde bir ödül getiriyor bu film, zorla dikkatimi çekmeyi başardı bu film, aslında iff de vardı, ama dediğim gibi henüz dikkatimi çekememişti, eylül ayında vizyonda.
sonbahar:bir ilk film, altın kozanın galibi, mahzun kırmızıgül ün yapımcısını çıldırtan film, ismiyle bile akılları çelen, tabii ki sonbahar da vizyona girecek olan film.
nokta: derviz zaim yeni denemesi, tek plan da çekilmiş ilk türk filmi, iff de izledik beğenmedik, ama türk sinemasında olmayan bir şeyi denediği için görmenizi tavsiye ederim. sonbahar da vizyona gireceği söyleniyor.
süt: yumurta yı izlemeden izlememenizi önereceğim film. venedik te ödül alamadı, ama güzel eleştiriler aldı, izlemek farz oldu bize. ekim de vizyonda.
üç maymun: bu filmde nuri bilge ceylan ın ilk defa 100.000 i aşacağını düşünüyorum, ama ben filmi olabilecek en abuk saatte bomboş bir salonda izleyeceğim. ekim de vizyonda.
hayat var: artık reha erdem bir film çektiğinde konusunu okumadan bile izlemek istediğimiz bir yönetmen oldu, her filminde yeni bir şeyler denemesi onun en güçlü yani ekim de vizyonda, ayrıca bu hafta beyoğlu sinemasında eski filmleri gösteriliyor.
gölge: mehmet güreli nin ilk film denemesi. içimden bir ses bu filmin çok cacık olacağını söylüyor, ama izlemeden konuşamayız tabii, merakla bekliyoruz.
pandora nın kutusu: yeşim ustaoğlu nun yeni filmi, deya alabora başrolde, aslında film çekilmiş ama herhalde sonbaharda yaşanacak yoğunluktan dolayı gösterime mart ayına kalmış.
bozkırda deniz kabuğu: karpuz kapuğundan gemiler yapmak bir kelime kötü söz söylemek istemediğim bir filmdi, aslında uzun bir ara oldu, bu filmi izlemeden hala izlemediyseniz karpuz kabuğundan gemiler yapmak ı izleyin.
gölgesizler: uykuların doğusunu okuduktan sonra hasan ali toptaş la bu kadar geç tanıştığım için utanmıştım, gölgesizler i ise henüz okumadım, okumak için neyi beklediğimi bilmiyorum, ama ümit ünal çektiği uyarlaması vizyona girmeden-ilkbaharda girecek- kesinlikle okuyacağım, sen de oku, herkese bu ismi söyle.
iki çizgi: bir ilk film daha, gösterimi venedik te yapıldı, kasım ayında vizyonda.
evet, durum böyle, hepsini sinemada izleyemeyeceğim haliyle, ama inşallah izleyeceklerim bir şeyler yazma ihtiyacı duyururlar bende.
görüşürüz.

27 Ağustos 2008 Çarşamba

öyle


selam
uzun zamandır yazmadığımı düşünüyordum, sonra log in olunca sayfanın seklinin bile değiştiğini gördüm, ama o kadar "uzun" bir ara olmadı, yanılmıyorum, uyarın beni, bu sadece bir talihsizlik.
evet, devam edelim.
aklımda olan birkaç seyden bahsedebilirim. bu yazın başlarında pavese nin yalnız kadınlar arasında romanını okumuştum. romanı okudukça aklıma sürekli tam da antonioni lik bir roman, çekse nasıl olurdu acaba düşüncesi geliyordu. neyse jeremy sonra geçenlerde izlemediğim antonioni filmlerinin konularına bakıyordum ki, antonioni nin bu filmi cekmis olduğunu öğrendim.gerçekten güzel bir histi, antonioni yi tanıdığımı hissettim.
antonioni demisken, geçtiğimiz aylarda en sevdiğim yönetmenleri yazmıştım hatırlarsın belki, iki binlerdeki favori yönetmenimi de yazayım bari. yaklasık bir senedir hiçbir tsai ming liang filmi izlemedim, ama ayrı ayrı filmlerinden birçok sahne sürekli kafamda dönüyor. işte sinema bu, işte görsellik bu, tsai ming liang in kadrajına bayılıyorum.
sinemayla devam edelim. godard a hayranlığımı biliyorsun, defalarca izlediğim filmleri var ustanın. bir tanesi de le mepris. godard le mepris yi moravia nin bir kitabından yola çıkarak yazmış, bu kitabı uzun zamandır okumak istiyordum, ama bilirsin işte, bazı şeyler nedensiz olarak ertelenir. neyse jeremy, okudum kitabı ve godard a bir kez daha şapka çıkardım. hani genel bir kanı vardır, kitap uyarlamalarının kitapları arattığını söyleyen. aslında bu olguya ben de inanıyorum, ama istisnalar olmalı elbet. işte onlardan birini de godard yapmış. çok ustaca bir hileyle yönetmen lang olmuş, bu filmin doğrultsunu değiştiriyor, lang filmdeki bilge kişi oluyor, durup durup brecht den hölderlin den bir şeyler okuyor bizlere, aynı zamanda yapımcıyı da amerikan yapıp sinema sektörüne de değinmeden geçmiyor film ve aynı zamanda filmin asıl konusu olan iletişimi kaybeden çifti mükemmel anlatıyor. bu filmin kurgusu çok özel. sadece odysseus a bakış açısını beğenmiyorum bu filmin, bir aksaklık var, filmin kusursuz olmasını engelleyen, bir şeyler aceleye gelmiş.
okuduklarıma dönelim, auster in new york üçlemesini bitirdim dün. auster in birçok kitabını okumuştum önceden ve her seferinde bu adam da özel olan ne ki demistim kendime. herkeste var kitapları, bir keresinde bir kitabını arkadasımın evinde iki üc saatte okumuştum, su gibi akıyordu kitap, geride hiçbir şey kalmamıştı. ama new york üçlemesinde nihayet auster e saygı duydum. bir seferde tam olarak anlayamayacağınız eserler vardır, mesele antonioni nin blow up gibi, bu kitapta da aynı durum var, her okuduğumda farklı bir sey görebilirim. bu arada blow up a ilham veren cortazar ın kitabını hala okumamış olmam da çok ilginç. cortazar önemli bir yazar, bu filmi cok seviyorum, ama hala okumadım. düşününce sinirleniyorum aslında, okumak istediğim o kadar çok şey var ki.
istediklerimiz her zaman olmuyor haliyle. bunu biliyorum jeremy, bu yeni bir şey değil ki. aslında konuşmadan anlaşılmak isterdim, ama konuşmadığın zaman karşı tarafın görebildiği tek şey senin konuşmadığın, yoruyor bunlar beni.
evet, o zaman bitirelim, bir şiirle bağlayalım, çetin altan tarzı-çok severim ya kendisini-, aslında bu aralar hep hölderlin var aklımda ama biz pessoa yla bitirelim, bir enis batur cevirisi, artık blogda edebiyattan bahsetmek istiyorum sadece, bildiklerimi paylaşmak, konuşmak.
I
Bir kaçağım ben.
Doğduğum günden başlayıp
el etek çektim kendimden,
kıldım beni bana dönek.
Gerekliyken yorgun düşmek
aynı yerde olmaktan
neden yorgun düşmemek
kendine eşit olmaktan?
Ruhum bende kendini arar
uzaklarda gezerim,
Tanrı yardımcım olsun
ruhum beni asla bulamasın.
Kafeste yaşamaktır biricik olmak,
ben olmaksa hiç olmamak.
Kaçarak yaşayacağım hep -
İyi ya da kötü böyleyim çünkü ben.
II
Sayısız insan yaşar içimizde,
hissetsem de düşünsem de bilemem
kim düşünür içimde kim hisseder.
Düşünceler ya da hisler için
yalnızca sahneyim ben.
Ruhsa, birden fazla var bende.
B e n' se benden daha fazlası.
Herkes kayıtsız oysayaşadığım hayata:
Susturuyorum onları,
kendim konuşurken.
Hislerim, hissetmediklerim
-onlardan doğup da birbiriyle
çelişenler. Farkına varmıyorum
hiçbir şeyin - yalnızca yaşıyorum ben,
olmak istediğime kimsenin bir sözü yok.


3 Ağustos 2008 Pazar

sonuç


2 ağustos 2008, hürriyet gazetesi, latif demirci

31 Temmuz 2008 Perşembe

akepe

laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu 10 oya karşı 1 oyla "tescillenmiş" bir partinin başkanı laikliği korumaya devam edeceklerini söylüyorsa ve partililer bu damgalanmayı çocuklar gibi kutluyorsa
söylenecek bir söz kalmıyor daha çok duyacağımız bu motto dan başka:
"durmak yok, yola devam!"

19 Temmuz 2008 Cumartesi

sevmek, her şey bir insanı sevmekle başlar.

evet, aylak zamanları açalı bir sene oldu.
blog mevzusu, blog açma işi, blog düşüncesi, içeriği vesaire yıllardır konuştuğumuz bir konuydu.
zamanında birsen le bir sinema blogu yapmayı düşünüyorduk, ama sonra o iş yattı, başka bir şeyler düşündük, onlar da olmadı, geçenlerde bir site gördüm, bizim yapmayı düşündüğümüz tarzda bir sinema sitesi, biz daha iyisini yapardık diye düşünüyorum, ama sonuçta olmadı.
ve sonra tek başıma bir şeyler yapma fikri kafamda oluşmaya başladı.
blog nedir, ne değildir, ne olmalıdır, niçin yapılır bu soruların cevabını bilmiyordum geçen sene burayı açarken, bir sene geçti, ama bu konuda hala bir fikrim yok.
blog olayını en iyi bu drum anlatıyor sanırım, bir tanımı yok, herkesin kendi sayfası var.
daha önce blog okumuyordum, sayfayı açtıktan sonra gözlem yapma fırsatım oldu.
kimsenin sayfası hakkında söyleyecek bir lafım yok, ama okuyamadım çoğunu, blog okumak bana göre değil.
kendi yaptığım işi değerlendirmem ne kadar doğru olur bilmiyorum ama aylak zamanlar da standartın uzağında kaldığımı düşünüyorum, bu iyi bir şey, bundan memnunum.
aylak zamanların kendi halinde bir yer olması, pek okuru olmaması da ırgalamıyor beni.
sayfa pek okunmuyor dedim ama birçok kişiyle konuşmalarım oldu doğrusu, ilginç insanlarla yazışmalarım oldu, tanımadığım kişilerle konuşmak da yeni bir deneyimdi benim için. aylak zamanların yanı başımdaki bir dostu bana tanıştırması da ilginç oldu, net mevzusu daha az antipatik gözükmeye başladı bana.
sevdiğim arkadaşlarımla istediğimiz sıklıkta görüşememek beni üzüyor, aylak zamanlar bu bağlamda yeni bir iletişim aracı oldu, ironik ama öyle.
aylak zamanlar ın bir senelik macerasını en iyi anlatan durum ise haliyle yazdıklarım. aylakzamanlar ı ilk açtığım zamanlarda canım sayfaya bir şeyler yazmak istiyordu, şimdiyse durum hazır bilgisayar ı açtım bir şeyler karalayım a döndü. sayfanın durumunu en iyi böyle anlatabilirim sanırım. birçok selim hikayesi var, ama yazmak gelmiyor içimden, durum böyle kısacası.
peki bundan sonra ne olacak?
sayfayı devam ettireceğim, hatta belki yazar kadromuzda yeni isimler görebiliriz, bu konu net değil, göreceğiz artık, kısacası aylak zamanlar ağır aksak da olsa devam edecek, daha az ama daha yoğun yazabilirim, ya da böyle devam eder, eylül de yani arayüzümüzle geliriz, ya da böyle devam ederiz, büyük bir ihtimalle böyle devam ederiz, ben de bilmiyorum.
sayfayı bugüne kadar okuyan bütün dostlarıma ve görüşlerini benimle paylaşma inceliğini gösteren bütün tanımadığım dostlarıma teşekkür ediyorum, görüşürüz, eyvallah.
son söz üstattan:
"sevmek, her şey bir insanı sevmekle başlar."

18 Temmuz 2008 Cuma

aylak zamanlar



jacques prevert in şiir kitabını aldım.
yeni bir şiir kitabı aldığımda içindekilere bakıp sevdiğim bir şiirimi açmam hemen. bunun yerine bir sayfayı açıveririm.
sayfayı açtım, hınzır bir gülümseme yerleşti yüzüme.
paris at night ı açmıştım.
dört sene önceye döndüm birden. sevgili birsen e bana bir iki ecnebi şair söylesene demiştim, kız arkadaşıma bir şeyler yazacaktım, "çalma" zamanıydı.
birsen düşündü, kız arkadaşımı o bana tanıştırmıştı, ama bunu umursamadı, her zamanki gibi suç ortağımdı, prevert le tanıştırdı beni, sonra paris at night ı okudu bana, ingilizcesini.
ve sonra paris at night benim kalemimle canlandı...
ha ha, tabi ki öyle bir şey olmadı, komik bir şekilde baştan yazdım şiiri.
baştan savma olmuştu, ama o kadar güzeldi ki, yine de onu etkilemeyi başarmıştım.
o günlerde hep çalıntı şiirler yazardım, hep başka başka isimlerden.
kimse benden şiir yazmamı istemiyordu aslında, ama işler hep böyle oluyordu.
yıllar sonra onu hatırlıyorum prevert le birlikte. bu bana yetiyor.
belki o hiçbir zaman prevert den haberdar olmayacak, belki de çoktan öğrenmiştir bu şiirin asıl sahibini; güzel bir andı, söylemek istediğim bu aslında.
ve onunla ilgili başka hiçbir şey aklımda yok. aslında sadece dört sene önceydi, ama aklımda sadece paris at night ın kalmış olması beni üzmüyor, bir ilişkiden geriye sadece anlar kalır, keşke herkes benim gibi mutlu olabilse, insanlar eski sevgililerini sadece neler çektiklerini birilerine anlatma ihtiyacı duyduklarında hatırlıyorlar ve bazen bana da anlatıyorlar, onlara hak vermemi beklerlerken benim hiç mi güzel bir şeyler olmadı sorum onları afallatıyor, ama haksız mıyım anıl diyorlar.
haklılar tabi ve ama o eski adam da haklı ve ikisi de aynı zamanda haksız ve bunun aslında hiçbir önemi yok.
anlayamadıkları bu.
ve şimdi onu prevertle beraber düşünürken beni iyi hatırlıyor olmasını diliyorum, belki o da bu şiirden bahsediyordur benim ne işe yaramaz biri olduğumu anlatmak için.
yıllar geçti, şimdi yine prevert var elimde.
ve prevert hala büyülü geliyor bana.
ve ben artık arak şiir yazmıyorum.
ve prevert okurken şiirde yapmayı en çok istediğim minvallerden olan sinema dili anlatımı mükemmel bir biçimde kullanabildiği için onu hem kıskanıyorum hem de çok seviyorum
bir verlaine, rimbaud, baudlaire,lautreamont değil ama hemen o efsanelerin bir sıra altındaki fransız şairlerinden benim için.
bu kadar bahsettim şiiri koymazsam olmaz sanırım, orhan suda çevirisini sizinle paylaşıyorum, gerçi benim aklımda hala aylak a. yorumu var ama neyse.


Geceleyin Paris

Karanlıkta tek tek yakılmış üç kibrit
İlki görmek için tüm yüzünü senin
Gözlerini görmek için ikincisi
Sonuncusu dudaklarını
Ve kollarımla sararken seni
Koyu bir karanlık bütün bunları bana hatırlatmak için.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

aylak zamanlar

en son 2006 yazının başında bernhard dan bir şeyler, yok etmeyi, okumuştum. dün iki sene sonra bernhard ı elime aldım ve iki sene önce aldığım tadı daha da yoğun olarak hissettim.
dönüp dönüp okuyabileceğimiz yazarlar olması ne güzel.
bernhard, celine, svevo, hesse, pavese.. onları okumuş olduğum için, onlardan haberdar olduğum için çok mutluyum.
iyi yazarların ortak özelliklerinden biri de yıllar sonra da okunabilmeleri olsa gerek.
bunu ilerleyen yıllarda daha iyi anlayacağım sanırım.
dün gece uzun süre kitap okudum, sonra planlarını yaptığım öykülerimi düşündüm bir süre.
elimde on beş civarı öyküyle ilgili aldığım notlar var. bazılar birleşip tek bir öykü olabilir, bazıları içime sinmeyebilir, bilemiyorum. dört sene önce aklıma gelen bir fikir de var, geçen hafta karamuk ta çay içerken aklıma düşen bir hikaye de var. bunları artık yazmalıyım, yazmazsam kendimi çok kötü hissedeceğim. kimse için yazmayacağım bunları, sadece kendime verdiğim bir sözü yerine getirmiş olacağım ve bu şimdiden kendimi iyi hissetmemi sağlıyor.
ilginç bir geceydi. tek başınıza otururken ne düşüneceğinizi asla kestiremezsiniz. bu sene tüyap a gitme kararı aldım, iki sene önce yemin ettiysem de, şimdi de kesin gideceğim diyorum. dün gece aldım liste yapmaya başladım, çok kitap var, para nerde? bulacağız bir şekilde.
evet yarın ne yapacağımı bilemiyorum ama iki ay sonrası için liste tutuyorum.
ve burasını iyice bir günlük gibi kullanmaya başladım.
bundan rahatsızlık duymuyorum, böylesi daha iyi sanki.
yıllar sonra belki buraya da dönerim.
iki bin sekiz yazı, bernhard okumuşum, ne güzel.
görüşürüz dost, kendine iyi bak.

11 Temmuz 2008 Cuma

anket

yazacak bir şey bulamadıkça anket koyayım diyorum jeremy, yeni bir anketle karşınızdayız.
evet, öncelikle belirteyim şu an anketin şıklarını daha düşünmedim bile, az sonra her şey doğaçlama gelişecek, konumuza gelecek olursak, çok yakında aylakzamanlar bir yaşına basacak, okuyucularımın sayfayla ilgili görüşlerini çok merak ettiğim için böyle bir anket düzenliyorum.
aylakzamanlar üzerine çok yakında bir yazı yazacağım, aylakzamanların gidişatı üzerine, bugüne kadar ne olduğuna dair ne düşündüğümü sizlerle paylaşacağım, şimdilik anketle başlıyoruz.
görüşürüz jeremy, herkese selamlar.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

.


selam
sabah bir konu takıldı aklıma, bütün gün onu düşündüm, akşam da mouchette i izleyince bu konu hakkında bir açıklama yapmam gerektiğini düşündüm.
efendim, bir ortam olur, yeni tanıştığınız tipler falan, sinema da konuşulur, ben varsam kesin konuşulur, ben ne kadar şey biliyorsam kusarım, neyse kesin sorulur:en sevdiğin yönetmen kim?
evet, o kadar konuşurum ama bu soru sorulduğunda yüzüm buruşur, salak ıkınma sesleri, sonra cevap verememe.
bundan on sene önce bana en sevdiğim yönetmeni sorsalar hiçbir yönetmeni bilmediğim için cevap veremezdim.
bundan beş sene önce sorduklarında ise kasıntı bir şekilde woody allen derdim. 15,16 iken izlediğim love and death, manhattan, annie hall beni o günlerde beni çok etkilemişti, bu sorunun kesin bir yanıtı vardı bende.
işte sonrası karışık. durmadan yeni yönetmenler, yeni filmler, sonra başkaları, sonra ilk başta anlaşılmayanların bir daha izlenmesi, birbiriyle hiç alakası olmayan yönetmenlere hayran olmam, işte bugüne geldik.
bu akşam konuyu sonuçlandırdım. çok da umrumdaydı senin ne sevdiğin diyebilirsin jeremy, eyvallah ama tarihe not düşmek istiyorum, ayrıca burası benim e-günlüğüm.
neyse bana artık bu soruyu sorduklarında üç tane yönetmen ismini sıralıyacağım,arkasından da ruh haletime göre, o dönem izlediklerime göre bir iki isim gelebilir, onları yazmayacağım, çünkü o zaman işin boku çıkacak yine.
bir derecelendirme yapmadan isimlerim şunlardır:
bresson, godard, antonioni
ismini duyunca yüzümü buruşturunlar:
lucas,spielberg, besson
durum böyledir, sıkıcı fransız filmlerine bayılan entel aday adayı dostlarımı selamlıyorum, öpüyorum.

3 Temmuz 2008 Perşembe

aylak a.


sabah kalktığımda saatli maarif takvimine baktım.
on beş hazirana yapışmıştı, sayfayı koparmak gelmedi içimden.
sonra odamdaydım, elimde modern takvimlerden biri vardı.
ilginç bir ilişikimiz var, hep geride kalıyor, mayıstayken nisan da, hazirandayken maysıta.
bıraktım öyle kalsın.
tarih dediğin nedir ki?
günlerden geriye sadece onları dolduran anlar kalıyor hep,gerisi yaşanmadan tamamlanıyor.
bugünün de bir önemi varmış, morrison ın ölüm yıldönümü.
yaşasaydı, neler yapardı kim bilir, belki "kapıları" bizim için de açardı.
çok yalnız hissediyorum jeremy, uzun zamandır bu böyle.
ki bu artık çok anlamlı gelmeye başladı.
yaz ayları trip yazılar serimizin ilki burada bitmiştir.
ben sizi haberdar edeceğim.

kandil mesajı

kandilleri çok seviyorum.
kandil simitlerini de.
kandil çocuklarını kovalamak istiyorum.
kandiliniz kutlu olsun.

1 Temmuz 2008 Salı

02.07.1993-Sivas-37-Şeriat-Madımak-Katliam

on beş sene oldu.
unutmak bir yana çocuk kafamla anlayamadığım bu şerefsizlik hakkında her sene yeni şeyler öğreniyorum.
sivas taki zihniyet bugün üstüne geçirdiği modern makyajla sivil darbe yapma amacında, gündemin sivas katliamıyla ilintisini iyi görmek lazım.
bir sonbahar günü
kudretli, azametli, hikmetli ağacımız
her geçen gün biraz daha dökülüyor yapraklarımız ve geriye kalan kuru dallarımızda savrulan yapraklarımıza bakıyoruz; her geçen gün daha çıplak, savunmasız hissediyoruz, iyi adına, güzel adına, erdem adına ne varsa kaybediyoruz.
bir on beş sene sonra nerede olacağız?
düşünebiliyor musun, ya da düşünmeye cesaret edebiliyor musun?
kurumaya devam ediyoruz, önümüz kış.
görüşürüz.

26 Haziran 2008 Perşembe

blog&müzik

evet bir konu daha var yazacağım.
aslında bu aklımdaydı; arada sırada gördüğüm ve hoşnut olmadığım bir konu.
öncelikle bu yazı sadece blogu olan arkadalara hitaben yazılıyor, onun için diğerleri okumasın, sayfayı kapısın, ya da daha önce yazmış olduğum o süper eserlere geri dönsün.
ikinci olarak bu yazıyı godsyndrome un blog una tıkladıktan sonra yazma kararı aldım, bunu da belirteyim.
bir aralar sayfayı yenilemeyi düşünüyordum, ama bu sadece bir düşünce olarak kaldı, üstünden altı ay geçti, hala düşünüyorum, düşünmekteyim, düşüneceğim.
neyse işte bu sayfaya müzik falan koyma durumu var, yandan böyle tıklıyorsun, çalıyor, senin sevdiğin şarkıyı belki de okuyucun da seviyor, hatta o zaten o şarkıyı seviyormuş, hayatımın kadını falan kısacası.
konuya dönecek olursak böyle yandan bir tıklama şeklinde bu müzik olayına dalınmasına karşı değilim, hatta arkasındayım.
ama bir de sevgili godsyndrome gibi blog kullanıcıları var, siz sayfayı açıyorsunuz, fonda cat power, hatun sanki yanımda mırıldanıyor, sonra birden ne oluyoruz lan diyorsun, evet şarkılar onu söylesin güzel de, böyle de olmuyor ki jeremy, hadi şarkılar seni söyler neyse de, bir keresinde arya opera ne haltsa bir başladı, sandalyeden zıpladım.
kısacası bence blog sahipleri bu durumu düşünmeli ve duruma uygun programlar kullanmalıdır.
öyle program yok demeyin, ben bile biliyorum, ayıptır.
tekrar iyi akşamlar.

persembe aksamı

selam jeremy
bir iki bir sey var dün aksam düşündüğüm onlardan bahsetmek istedim bu aksam evde otururken.
dün aylardır görmediğim bir dostumla buluştum.
aylardır görüşmediğiniz biriyle neler yaptığınızdan bahsedersiniz sanırım. öyle olmalı bence de. ama biz başladık rilke yle, mallarme den çıktık, verlaine la bağladık. uzun zamandır edebiyat konuşamıyordum, güzel oldu, ama onun yanından ayrıldıktan sonra nedenini tam olarak anlayamadığım yavan bir tat kaldı aklımda.
sonra tophane, 9.40 da evdeydim.
evet efendim, tahmin edeceğin üzere dönüş saatimi randevuma göre ayarlamıştım.
yoldayken aklımda rilke vardı.
sonra evdeydim, üç dakika içinde zeytinburnu kökenlerime yakışır bir biçimde maçı izlemeye koyulmuştum.
maç izlerken sıkı küfrederim.
hatta bazen abartırım.
artık sadece önemli maçları izliyorum ama izlediğim zaman da hakkını veriyorum. ilk golden sonra beni görecektin jeremy. televizyona sarılıyordum nerdeyse.
sürekli söylerim ya, burjuva çekirdek aile yaşamına karşı olduğumu. işte bu futbol bu yaşamın tatlısı, hatta bazıları için hayatın iki anlamından biri. o zaman benim futboldan nefret etmem gerekir değil mi? hatta bana çoğu kişi sen futbol izlemiyorsundur kesin der, ama öyle değil işte jeremy, küçüklükten kalma bir şey bu, ne kadar tavsasa da hep benimle olacak.
evet milli maçı da kendime bağladım farkındayım.
dramatikti.
aslında bütün bu maçlar bir stüdyo yapımı amerikan filminin senaryosu gibiydi ama öyle olsaydı bizim bir maç daha oynamamız gerekirdi.
gerçekten üzüldüm.
ama televizyondaki elleri kelinde maçı izleyen, sonra tv ye çıktığı görünce aptal aptal sırıtan herif gibi değil.
sonra beş on dakika tv de dolandım yattım.
galip gelemediğimiz için mermileri ellerinde patlayan magandalar can sıkıntısından patlattıkları kurşunlarıyla bana maçı düzenli aralıklarla hatırlatıyordu ama gerçekten maçı hiç düşünmedim.
işte böyle oldu, az sonra rilke ye devam etmeyi düşünüyorum.
iyi akşamlar.

23 Haziran 2008 Pazartesi

esbjorn svennson


esbjorn svensson yaklaşık on gün önce öldü.
geçtiğimiz hafta evde kasım ayındaki konserde nerede oturacağımızı konuşuyorduk, sonra akşam öldüğünü öğrendik.
ne kalıyor geriye bir müzisyen öldükten sonra?
bir müzisyen öldükten sonra onun şarkılarını dinlerken artık ne hissediyorsun?
e.s.t dinlemek artık zor, sevdiğim müzisyenlerin ölmüş olmalarına alışkınım ama dinlediğim müzisyenlerin ölmesine pek alışkın değilim.
bencil bir çocuk gibi mi davranıyorum, belki de.
svennson dan bahsederken aklıma geldi.
bu sayfada hep ölmüş kişilerden bahsediyoruz jeremy farkında mısın? uyar, rimbaud, antonioni aklına kim gelirse.
ölüm hakkında konuşmayı hiçbir zaman beceremiyorum, kelimeler dökülmüyor ağzımdan.
ölüm her zaman yanımızda ve her zaman ulaşamayacağımız kadar uzağımızda.
tıpkı hayat gibi.
geride e.s.t kaldı dinlenecek, dinlemekten asla sıkılınmayacak.

aylak zamanlar


tamam tamam, o kadar gündür benden yazı bekliyorsun jeremy, bir yazıyla kaçacak değilim.
ne iyi adamım ben ya.
müşfik dostunuz hep sizinle.
neyse sabah düşünüyordum, seninle paylaşayım jeremy.
sabah saatimi ararken rimbaud nun şiir kitabına rastladım jeremy. o sırada da kafamdan crystal ship i çalıyordum.
birden aklıma geldi, rimbaund altmışlarda veya yetmişlerde yaşasaydı nasıl biri olurdu?
bence kesin bir rock star olurdu, hem de en afilisinden.
hani patti der ya hep, morrison rimbaud reenkarnesi diye.
bu reenkarnasyon olaylarına inanmıyorum, hatta nasıl yazıldığını bile bilmiyorum, ama içten içe de patti diyorsa doğrdur diyorum.
neyse bir an patti yle rimbaud yanyana canlandı gözümde, ne tatlı çift olurlardı.
bu yazı da bitti.
yaz ayları böyle jeremy, pek sağlıklı şeyler düşünemiyorum.

aylak a.

uzun zamandır yazmıyordum, aslında yazacak bir şey yok jeremy o yüzden.
neyse oturduysam, kirap okumayı bırakıp makinanın başına geçtiysem bir şeyler yazabilirim sanırım.
geçenlerden sahaflardaydım.
ha ha çok yeni bir şey.
evet, yeni bir şey yok ama sahaflarda her zaman hayat var.
kitap almak için de girdiğim olur ama genellikle sadece bakınmak için sahaflara giderim. sahaflarda kaderlerine terkedilmiş, üstüste tıkıştırılmış kitapları görmek hiç de güzel bir manzara değil aslında.
düşünsene bütün hayatını oraya aktarıyorsun ve sonra orada biri okuyor, seni bırakıyor, öbürü alır bakar gibi yapıyor, sonra o da çöpe bırakıyor.
kitapların kaderi bu.
iyi kitapların da ne yazık ki.
önceden okuduğum bir kitabı sahafalarda bana ürkekçe selam verirken görmek de hiç güzel bir manzara değildir.
ama yine de çok severim bunu. bir anda o kitap aklıma gelir. aklıma gelmekle kalmaz, artık elimdedir ve gerçekten de aklımdaysa onu bir gazetenin sayfalarını çevirir gibi çevirmem, not ettiğim satırları bulmaya çalışırım.
bir de görünce hiçbir şey hatırlayamadığım kitaplar var, ki onları görmek sinirim bozar.
düşünsene okumuşsun bir kitabı jeremy ve bir satır bir şey hatırlamıyorsun, onu bırak konusu hakkında bile hiç fikrin yok, sadece kapaktan tanıyorsun.
öyle bir kitap gördüm işte.
dublorün dilemması.
evet, ben almamıştım, ablam almıştı, niye almıştı, nedir, ne değildir, neyse artık, kitabı elime aldım düşündüm. hiçbir şey gelmedi aklıma.
ki o zaman bu kitap niye var?
ve ben "çok değerli zamanımı" niye okuyarak harcamıştım?
biliyorsun işte, gereksiz şeyleri okumamak lazım, üç sene öncesine göre çok bilinçliyim bu konuda. işte bir kitap düşün, bizim evde de var ve benim o kitapla ilgili tek hatırladığım şey bizim kütüphanede anar ın amat ın yanında sarı kırmızı uyumunu yakalaması. neyse bıraktım onu oraya, onun yerisi de orası olmalı zaten.
kazım taşkent baskısı bir don kişot gördüm, fiyatta uygundu ama almadım. bazen gereksiz yere cimri oluyorum, sahaftan çıktığım sırada niye almadım diye hayıflanmaya başlamıştım.
yine de elimiz boş çıkmadık. bernard ın okumadığım iki kitabını buldum sahaflardaki favori dükkanlarımdan birinde.
bana sen thomas bernard istiyordun öyle değil mi dedi.
yok dedim, gördüm aldım.
bir aralar paso ona turgut uyar var mı diye soruyordum, o da bana evde var diyordum.
şimdi benim evde de var, artık sormuyorum, neyse.
bu yazı burada biter.
iyice günlük gibi mi olduk jeremy, yazın performans düşüyor, tuz kaybı falan, idare et.

9 Haziran 2008 Pazartesi

selim

gecikmiş Selim'lerle devam ediyoruz. haftasonu da bir tane olacak inşallah.


Özge’ye her şeyi en başından anlattım, ne olacaksa olsun demiyordum, tam tersine Özge’nin her ne olursa olsun yanımda kalmasını istiyordum. Özge ise hiç beklemediğim kadar olgun davrandı, geçmiş geçmişte kalmıştı, önemli olan şimdi ne yapacağımdı.
Ortada özür dilenecek bir durum olmasa da Özge’ye bir hediye almak istiyordum, içimden geliyordu, Özge bunu anlayabilecek bir kadındı, bunları düşünmeme gerek yoktu.
Hediye için cüzdanınızda para olması lazımdı, oysa belki de para benim cüzdanımda olmayan tek şeydi. Bana veresiye verenlere bir daha bu hataya düşmeyecekleri için bu seçenek de ortadan kalkıyordu. Yine de Sami abide bir şansımı deneme istedim.
Sami abinin S.Sokakta plak satan bir dükkanı vardı. Plaktan başka kitap, eski masa, sandalye vb yani eski olan her şeyi bulabileceğiniz neredeyse zifiri karanlık olan hiç aydınlatılmayan bir mekandı. Sami abi bana bir plak verirdi belki. Kendini yetmişlerde yaşıyor sanmasının dışında iyi adamdı Sami abi.
Dükkana girdim, Sami abiye bir selam verdim, o gözlüğünün altından bana baktı, sonra önemsiz bir şey görmüş gibi umursamadan okumaya devam etti. Plaklara bakarken dükkana yeni bir şeyler geldiğini fark ettim. Sami abinin eline iggy’nin ilk iki solo albümü ve stooges’ın fun house’ı düşmüştü.
“Sami abi süper bunlar ya.”
Göz ucuyla bana baktı, sonra kitabına döndü.
“Kimsen geldi abi bunlar? Orijinaller galiba.”
“Neyi soruyorsun sen?”
“Abi Iggy gelmiş, Stooges.”
“Ha onlar mı? Ben de ne soruyor bu çocuk dedim. Kuru gürültü işte. İstiyorsan vereyim.”
“Abi ne diyorsun sen ya. Stooges kuru gürültü ne demek ya.”
“Selim kitap okuyorum şura. Seninle punk zırvalarını konuşacak halim yok. alacaksan al.”
Biraz dolanır gibi yaptım, hemen çıkmak istemedim, çok sinirlenmiştim. Sami’yi yalamaya hiç niyetim yoktu, o zaman da plakları alamayacaktım. Sami abiyi selamlamadan çıktım.
Dediğim gibi Sami abi iyiydi, hoştu, az iyiliğini görmemiştik ama kendini hala yetmişlerde sanıyordu. Sami abi hala İngiltere’de hippi karıları becerip, the wall falan dinlediği günlerdeydi. Dinozor pink floydculardan biriydi o. Oysa pink floyd nedir ki? Syd barrett, the piper at the gates of pawn. Tamam ya sonrası? Stooges kuru gürültüymüş. Ona dersini vermeliydim.
Hemen bas gitaristim Derya’yı aradım, o bana yardımcı olabilirdi.
“Alo.”
“Jeremy selam. Ben Selim. Çabuk gel jeremy, iggy’i kurtarmamız lazım.”
Plan gayet basitti. Derya kılık kıyafet değiştirecek, dükkana kendisinden önce iki kız yollayacak otuzbirci sami’nin dikkati dağılsın diye, arkasından o girecek, plakları resim çantasına atacaktı.
Gingsberg’in şiirlerini sahaflardan kurtardığımdan beri hiçbir şey aşırmamıştım. Derya ile kızları beklerken karısının doğurmasını bekleyen adamlar gibi volta atıyordum, bir yandan da yaptığımın yanlış olmadığını, iggy’nin hakkını teslim edecek birine götürdüğümü, Sami’nin kokuşmuş bir herif olduğunu kendime telkin ediyordum.
Derken Derya elinde çantayla göründü, sırıtıyordu. Tünel meydanın ortasında birbirimize sarıldık, hatırı sayılır bir kitlenin durup bizi izlemesine sebep olacak kadar bir süre zıpladık, öpüştük, sarıldık.
Turan abinin stüdyosuna gidip plakları kontrol ettik. Hepsi çalışıyorlardı, Sami’ye inat sallıyorlardı etrafı. TV Eye’la stüdyoyu birbirine katarken telefonum çaldı, arayan Batuğ’ydu.
“Batuğ ne oldu?”
“Selim pikap nerde?”
“Nasıl nerede, yok mu küçük odada?”
“Yok, bütün eve baktım, bir yere mi verdin?”
“Nereye verecem lan? Hırsız falan mı girdi?”
“Bilmem… Ben uyuyordum… Birileri geldi sanki, bilmiyorum ki..”
“Batuğ amına koyayım senin.”
Arda’yla Merve döndükten sonra Batuğ’y taşınmıştım. Batuğ benim grubumun değişmeyen tek elemanıdır. Yıllardır bateristimdir. Batuğ kullandığı maddelerin etkisiyle sürekli uyuklayan bir halde dolanır. Batuğ öyle bir adamdır ki, onun yanında ben bile sorumluluk sahibi bir insan gibi gözükürüm. Ki gerçekten de öyleydi. Eve gidip olaya müdahale etmeliydim.
Gerçekten soyulmuştuk, hırsız büyük ihtimalle pencereden girmişti. Evde çalınacak bir tek plaklarla, pikabı bulmuştu. Polis imdatı aradım.
“Polis imdat, buyrun.”
“Aa selam… Merhaba… Biz soyulduk.”
“Neredesiniz?”
“Şu an apartmanın önündeyim.”
“Hayır adresinizi sordum.”
“Ha adres… Adres.. Şey, birkaç dakika sonra arasam.”
Ne yani, eminim sizde oturduğunuz evin açık adresini bilmiyorsunuzdur. Neyse bakkala sordum, sonra tekrar aradım, beş dakikaya bir ekip yolluyoruz dediler,. Yaklaşık 4 saat sonra bir araba geldi sonunda. Gerçekten hep böyle yapıyorlarsa polis imdat demek gereksiz bir işti, bana kalırsa beni pek önemsememişlerdi.
Polislere aram oldum olası boktu. Siviller her zaman beni çekerlerdi kenara, her daim kimlik sorarlar bana, üstüm aranır falan filan. Bir polis görmek bende hep kaçma isteği doğururdu, ama bu sefer polis amcalar bizi kurtaracaklardı.
Ama dakika bir gol bir oldu.
“Sizin evi mi soydular?”
“Evet, amirim.”
“Sizin soyulacak neyiniz var ki lan?”
“Öyle demeyin amirim.”
“Ben amir değilim, memurum.”
“Peki, amirim.”
Polis amca üç odaya şöyle göz ucuyla baktı, mutfağa geçtik.
“Ev nasıl dağınık mıydı, yoksa hırsızlar mı dağıttı.”
“Yani biraz onlar, biraz biz galiba.”
İkna olmamış bir ifadeyle kafasını salladı.
“Peki mutfaktan bir şey almış mı? Şişeleriniz tamam mı? Mutfağa çok girerler.”
“Bizde dolu şişe kalır mı be amirim, olsa biz içeriz.”
“Tamam lan, cıvıma. Ne çalındı şimdi?”
“Bir pikap, birkaç plak.”
“Bunun için mi çağırdığınız beni? Şunu bir baştan anlatın bakalım. Sen evde yoktun, sen evdeydin, anlat.”
Batuğ’ya söylüyordu. Batuğ’yu dürttüm.
“Amirim birkaç tıkırtı duydum sanki, ama bilemiyorum… Biri geldi sanki ama görüntü çok flu amirim, anlatabiliyor muyum?”
“Flu ne lan. Dalga mı geçiyorsun sen benimle. Ne diyorsunuz lan siz.. Hem senin gözlerinin altı ne lan öyle. Götüreyim mi narkotiğe.”
“Amirim biz.”
“Yürü yürü, hangi odadaydı bu pikap.”
Küçük odaya geçtik, daha doğrusu polis amca içeri girdi, biz kalabalık olmasın diye kapının eşiğinde duruyorduk. Biraz bakındıktan sonra bize döndü.
“Kim kalıyor bu odada?”
“Muhtelif amirim.”
“Muhtelif. Kaç kişi kalıyor bu evde?”
“Pek belli olmuyor amirim.”
Kafasını salladı, biraz daha bakındı.
“Ama bak bu odayı kurcalamışlar adamakıllı.”
“Yok aslında pek bir şey yapmamışlar amirim. Öyleydi zaten. Alıp gitmişler.”
“Oğlum ne entel kuntel zevklerin var senin. Bu ne lan?”
“Gitar amirim.”
“Bak bunu almamışlar. Bozuk mu lan bu?”
“Değil aslında.”
Gitarımı almaya tenezzül etmemişlerdi kısacası; ya da belki de acımışlardı, bir müzisyenin her şeyidir gitarı, belki de onlarda müzisyenlerdi.
“Peki bunlar ne, bunlar da plak değil mi?”
“Onları bugün aldım jeremy.”
“Ne ceremisi lan. Lan sizin ikinizin de kafası iyi.”
“Amirim pardon ağız alışkanlığı, herkese jeremy derim ben, saygımı göstermek adına.”
Amirim kendi kendine bütün cinsler de beni buluyor diye söylendi. Odadan çıktık, öbür odaya girdik.
Polisler konuşmayı çok severlerdi ve klasik soruları vardı, ben niye sormadı lan diye düşünürken soru gelmişti.
“Ne okuyorsunuz lan siz?
“İstanbul Üniversitesi, Orman Mühendisliği amirim.”
“Ne olacaksın onu bitirince?”
“Amirim ben müzikle ilgileniyorum. Grubum var, barlarda çalıyoruz, sizi de bekleriz. İnşallah albüm çıkartacağız.”
“Yaparsın, yaparsın. Sen ne okuyon lan. Kesin ya işletme ya iktisat.”
Batuğ ayakta uyuyordu.
“İşletme okuyor amirim, benimle birlikte aynı grupta o da.”
Polis amca Batuğ’ya ilk defa gördüğü bir böceğe bakar gibi bir daha baktı, kafasını salladı.
“Ben demedim sana. Bu senin arkadaşında bir şey var ama neyse. Sormayacağım, sormayacağım diyordum, ama bu ceketinde yazan ne?”
“Hate, yani Türkçe nefret yazıyor amirim.
“Satanist misin lan sen?”
“Yok amirim, bir çeşit kendine ifade etme biçimi, İngiltere’den bir arkadaşım yollamıştı, arada giyiyorum.”
“Oğlum bu tip, kulağındakiler, bu dövmeler-batuğ’nun kolunu işaret ediyordu-, ne lan bu haliniz. Adam olun adam. Babanız, ananız sizi bunun için mi büyüttü, bir işin ucundan tutun, bu seferlik sizi götürmüyorum, ama bırakın bu işleri.”
Adam kapıya yönelmişti.
“Amirim gidiyor musunuz?”
“Ne yapacağım, bir su bile ikram etmediniz, gideceğim tabii ki.”
“Parmak izi almayacak mısınız?”
Güldü, kapıyı açtı.
“Amirim nereye gidiyorsunuz, beni de bıraksanız.”
“Karakola, istiyor musun?”
Kapıyı kapadım, Batuğ’ya baktım, yatmıştı bile.
Evet, Özge’ye verecek bir hediyem vardı ama pikabım ve plaklarım gitmişti. Tarkan’ın karma felsefesinde dediği gibi ne ekersem onu biçiyordum, bugün bunu öğrenmiştim.

8 Haziran 2008 Pazar

radiohead en iyiler


Radiohead için emi bir best of çıkardı, her ne kadar yorke bu durumdan hoşnut olmasa da bu tarz işlerin grupları yeni nesillere tanıtmak acısından iyi olduğunu düşünüyorum, ama radyoculuk yapmamak lazım, albüm dinleyelim.
Listeye baktım, sonra kendi yirmi besimi yapmak istedim, listeye bağlı kaldığımı gördüm, seçimler iyi olmuş kısacası.
Bu en iyi listeleri çok hoşuma gidiyor, ama yapması çok yorucu, daha fazla yapmak istiyorum, önerilerini bekliyorum jeremy, ayrıca bir radyokafaysan bu liste hakkındaki görüşünü de bekliyorum.
25. 2+2 = 5
bir giriş şarkısı için fazlasıyla etkileyici, ama sonrasını biliyoruz. Aslında kırgınım bu parçaya.
24.Planet Telex
gelmiş geçmiş en güzel albüm açılış parçalarından.
23.Jigsaw falling into place
dinlemeden edemiyoruz, çok tatlı bir parça.
22.Stop whispering
radyokafanın en naif şarkılarından, kendi halinde, unutulmayanlardan.
21.Airbag
radiohead ın her zaman en iyi yaptığı işlerden biri olan albümü iyi açma alışkanlığının en güzel örneklerinden.
20.My iron lung
ilk dinlediğimde ataklarından dolayı çok ilginç bir şarkı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi böyle bir düşüncem yok ama radiohead tarihinde bu şarkının ilginç bir yeri var bunu yadısayamayız.
19.You
thom yorke un gençlik şeysi.
18.the tourist
ok computer a yakışan son, son söz.
17.knives out
thom şarkı sözlerine öylesine yazarken biz ister istemez yine de bir şeyler bekliyorduk, bir şekilde acıtmasını istiyorduk. Bu şarkı ve bu şarkının acaip klibini ne zaman izlesem içimi bir hüzün kaplar.
16.Anyone can play guitar
grow my hair grow my hair
i am jim morrison
ilk gençlik yıllarının en içten söylenen şarkısı, bütün loser müzisyen adaylarının bir numaralı şarkısı.
15.high and dry
beni tek başıma burada bırakma!
İlk gençlik yıllarının grubunun, ilk gençlik yılları şarkısı.
14.i might be wrong
thom un sol gösterip sağ vurduğu şarkı.
13.idioteque
yokuş yukarı çıkarken dinlenmemesi gereken radiohead şarkısı. Ok computer sonrasını en iyi ifade eden şarkı.
12.just
en merak edilen klip, yıllardır çözülemeyen sır, sinir oluyorum, bu konudaki fikrilerinizi bekliyorum.
11.fake plastic trees
sanki bir aşk şarkısı, sözlerini anlamasan öyle, bu şarkıyı dinlerken hep aklıma bu gelir.
10.talk show host
bu şarkı bir b-side. Bu nasıl bir malzeme bolluğudur hiçbir zaman çözemedim.
9.pyramid song
=huzursuz edici.
8.paranoid android
doksanların en büyük hitlerinden. Burada sekizinci sırada yer almasına bakmayın, burası kişisel tercihlerin rol oynadığı bir liste.
Bir de mehldau dan dinlerim derim bu arada.
7.exit music
ayrılıkların şarkısı ve her nedense herkesin söz birliği ettiği üzere yağmurlu havaların şarkısı.
6.karma police
ilk dinlediğim radiohead şarkısı ve thom un sesinin en çok parladığı radiohead eserlerinden biri.
Durduğunuz yerde this is what u get diye mırıldanmanıza neden olan bir şarkıdır.
5.creep
thom bir ian curtis fanıydı, evet, belki onun kadar aşmış bir müzisyen değildi küçükken ama o da kendi “çapında” bir şeyler yapıyordu.
Bu şarkıyı dinleyen bütün genç arkadaşları da selamlıyorum buradan.
4.lucky
her dinlediğimde gözlerimin dolmasına neden olan şarkı. Alıp götüren bir solosu vardır ve thom un yazdığı en güzel dizelerden birkaçı.
3.true love waits
ilk dinlediğimde çarpıldığım nadir şarkılardan. Thom un en güzel yazdığı, en güzel söylediği şarkılarından biri.
2.street spirit
bu şarkı “ruhunu aşka daldır” sözüyle küçücükken aklıma kazınmıştı.
Tek çıkış yol sevgi, o yaşlarda bunu görmem adına bende çok ayrı bir yeri olan şarkı.
Gelmiş geçmiş en iyi kliplerden birine sahip, çıkış yolunu arayan yol parçası.
1.no surprises
ok computer hakkında onlarca cümle kurabilirim onu birine anlatmak için ya da sadece no surprises i açarım.
Bu şarkıyı en tepeye koyarken hiç zorlanmadım.
Ne zaman huzuru bulsak-ki genelde çok kısa süreli olur- fonda no surprises olmuştur.
Modern toplumun insanını en iyi anlatan şarkılardan biri, efsane radiohead şarkısı.

euro mevzusu

televizyonun karşısına geçip bir maçın tamamını izlemeyeli epey olmuştu, yanlış hatırlamıyorsam en son elemelerdeki türkiye norveç maçını izlemiştim sanırım.
maçtan bahsetmeyeceğim, zaten konuşacak bir şey de yok, adamlar yürüye yürüye bizimkileri yendiler kısacası.
kısa kısa dikkatimi çekenlerden bahsedeyim.
tuncay ın saçları. bu herifi yıllardır biliyorum, bir kez olsun saçını düzgün görmedim, bu sefer kendini aşmış, sabri den bile beter durumu.
milli takımın forması. abi şimdi bu nedir, bizim formamız niye turkuaz? hadi bu oryantalist bakış açısını bir kenara bıraktım, turkuaz ı onayladık, niye formanın üstü değil de şortu turkuaz, nedir bu, kim düşünmüştür, kim dizayn etmiştir, uykumu getiren maç sırasında bunları düşündüm.
ve fatih terim. kendisini jilet takımlarının içinde görmemek çok şaşırttı, sanki böyle karizması gitmiş gibi oldu, derhal takım elbiseye dönmeli.
şimdi ben futbolu eskisi kadar takip edemiyorum, belki de benim bilgisizliğim ama milli takımın forvetini sokakta görsem tanımayacak oluşum da garip bir durum. adam kırk metreden bir şut çekti de yüzünü gördük, yoksa adamın yüzünü göremeden maç bitecekti. zdf nin spikeri en az üç kere hakan şükür dedi, bu kadar diyorum.
en son olarak da bu yazıyı yazma sebebim olan atv-zdf yayın farkından bahsedeyim. ben maçın çok büyük bir bölümünü zdf den izledim, format 16 9, kamera hd, görüntü mükemmel. atv ye döndüğümde ise başka bir maçı izliyormuş izlemine kapıldım. 2008 yılında bu kadar büyük bir kalite farkı nasıl oluşuyor, kim ne derse desin bunun hiç bir mantıklı açıklaması olamaz. azeri televizyonu gibi kalıyor atv zdf nin yanında. imkanı olanlar ve diğer maçlarımızı izleyecek kadar sabrı olanlar zdf den devam etsinler bence.
görüşürüz.

4 Haziran 2008 Çarşamba

nazım hikmet


ömrümün mezarının buraya getirilişini görecek kadar çok olacağını umuyorum.
soyadı bulmacalarda sorulan adam olmaktan çıktığını görecek kadar çok yaşamayı umuyorum.
memleketimden insan manzarlarının okuma yazması olan herkes tarafından okunduğunu görecek kadar çok yaşamayı umuyorum.
tabii hepsi hayal bunların, ne yapalım bu da bizim hayatımız.

selim

selim haftasonu evime geldi, kağıtları bıraktı, en kısa zamanda yayınla dedi. bir çorba bile yapanım yok okur gördüğün üzere, işte yazı çarşambaya kaldı.
selim tom waits more than rain i fonda istiyormuş. yazıyı okudum, hiç olmadığı kadar romantik bu sefer, ben de diyorum ki yazıdan sonra yine tom amcadan innocent when you dream i dinleyin, hatta albümün tamamını dinleyin.

Arda, üzerimde hissetmeye hiç alışkın olmadığım kinle bakan gözlerle karşıma geçti ve onu buldum dedi. Sonra gözlerini bir kez daha üzerimde hissettim, bir şeyler dememi bekliyordu, ben sadece birkaç akor daha basmakla yetindim. Bir süre sonra en büyük sırrını efendisine bir hiç karşılığında söyleten bir köleymişçesine fısıldadı.
“Antalya’daymış.”
Bu sefer gitarı bırakıp ona baktım. İkimizde aynı kadını sevmiştik, şimdi her şey tersine mi dönmüştü, ne komik.
Arda birden sıradan bir yaz tatiline gider gibi Antalya’ya nasıl gideceğimiz, ne kadar gün kalacağımız, yanımıza ne almamız gerektiğinden bahsetmeye başladı. Sonra birden aklına yeni bir şey gelmiş gibi durdu, bana baktı ve sordu:
“Sen geleceksin değil mi?”
Arda’ya baktım. Bu sefer ikimizde gözlerimizi kaçırmıyorduk birbirimizden, konuşmamız gayet güzel devam ediyordu. Arda bana lütfen gitme diyordu, bize bir şans ver, yıllar sonra bir kez deneyelim. Ki Arda belki de haklıydı.. Arda Merve’yi seviyordu, Merve’de Arda’yı. Ben de ikisini herkesten çok seviyordum, e o zaman al sana Merve, bu kadar basit.
Ben şövalye değilim biliyorum, Arda’ya o gün ben gelmiyorum dediysem bunu sebebi bendim. Arda kapıdan çıktıktan sonra ne güzel bir şey yaptığımı düşünüp kendimi şişirirken asıl nedenleri kendime söyleyip rahatımı bozmak niyetinde değildim.
Merve beni terk etmişti ve bu sefer arkasında hiçbir şey bırakmadan beni terk etmişti. Onsuz ne hale geleceğimi bilmesine rağmen beni terk etmişti. O gittikten sonra kendimi o kadar yalnız hissettim ki, bu çok anlamlı gelmeye başladı. Merve benim eroinimdi, kurtulmuştum, artık Arda’nın sırasıydı.
Ve Arda gitti. Bir süre sonra da tek başına geri döndü. Arda’ya tek kelime bir şey sormadım, Antalya’da ne yemek yediğini falan konuştuk.
Arda bir şey konuşmuyordu ama içimden hiç istemesem de sürekli gözlerine bakmak istiyordum ve o gözlerini ne kadar kaçırsa da görüyordum: yeşil, gökyüzü, her ne halt diyorlarsa ona görüyordum. Merve’yi bekliyordu ve belki de gelecekti Merve, burada olmak istemiyordum.
Ne yapacağımı bilemediğim bugünlerde modelliğini yaptığım sevgili Özge’yle de aramız bozulmuştu. Fotoğrafımı çek, rahat bırak beni diyordum, ama prensipleri varmış, hem ona söz vermişmişim. Özge meraklı bir kızdı ve gördüğüm en zeki kadınlardandı, bir şeylerin ters gittiği onun gözünden kaçmıyordu.
Ama Özge hiçbir şey sormazdı. Hani tozları koltuğun altına itersiniz ya, Özge’nin gerçeklerle yüzleşmeye pek niyeti yoktu. Sonra bana hayatım da duyduğum en güzel fikirmiş gibi güzel görünen planı anlatan günün birinde.
Çok basitti her şey. İkimizde burada “odak” sorunu yaşıyorduk ve burada bir şeylerin değişmesini beklersek bütün yazı boş boş oturarak bitirebilirdik, elimizde yine hiçbir şey olmazdı. Özge’nin babasının Silivri’deki yazlığına gidersek ikimizde istediklerimiz yapabilirdik, ben şarkı yazardım, o da bütün gününü beni aramakla geçirmezdi. Ama bir şeyin altını kesinle çizmesi gerekiyormuş: ikimiz sadece arkadaşmışız ve bundan başka bir şey aramızda olamazmış, böyle bir şey düşünmemeliymişim.
Tamam jeremy, sanki ben de bayılıyorum senin o körpe etine dedim, bozuldu, hey bozulma jeremy, biz arkadaşız takılıyorum sadece deyince de bir “arkadaş” olarak toparlanmak zorunda kaldı.
Silivri insanın şehirden izole olduğu, doğayla bütünleştiği, hayatını tatlandırdığı, şehre hiç dönem istemediği bir yer değildi doğrusu. Silivri buram buram İstanbul kokuyordu, her yerde İstanbul vardı, her yerde İstanbul’a dönüş vardı ve bu durum benim canımı çok sıkmıştı.
Bu anlamsız sıcakta geçen günlerimiz sanatsal açıdan çok başarısızdı. Sadece arkadaş olduğumuz için bize de klonun diğer üyeleri gibi yüzüp uymaktan başka bir şey kalmıyordu. Ben kitap okumak istiyordum, mesela Aylak Adam, ama Özge hep elimden alıyordu getirdiğim üç kitabımı da. Halbuki ne güzel kitaptır.
Birden kaldırımdan taşan kalabalıkta onunda olabileceği aklına geldi.
Silivri günleri hayatımda bir donuk noktası oldu mu, bunun şimdilik kestiremiyorum. Ama bu sıkıcı tatilin böyle bitmeyeceğinden neredeyse emindim. Ne işimiz vardı bu soytarılıkta, elbette bir şeyler olmalıydı.
Bir gün önce 40 derece sıcakta oturduğumuz yerde terlerken sabah rüzgarın ayaklarımızı gıdıklaması başlı başına bir mucizeydi. O gün Özge’yle çok güzle çalıştık. On günde yapamadıklarımızı bir günde yapmıştık, Silivri anlamını bulmuştu belki de.
Özge yorulduktan sonra koltuğa çöküp birbirimize tanımadığımız arkadaşlarımızdan bahsetmeye başladık. Özge kimi anlatsa kesin iyi çocuktur diyordum. Özge’nin yanında kötü bir insan barınamazdı, aklımda hep bu düşünce vardı.
Sonra bütün gün beklediğim diğer mucize gerçekleşti ve yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlaları misafirliğe gelmiş çocuklar gibi önce ürkek ürkek, sonra keyiflerince koşturuyordu.
“Hani filmlerde vardır ya. Oğlanla kız böyle yağmurda dans ederler, gaipten müzik sesleri gelir, çok imrenirim.”
Özge bir şeye hemen karar verip, hemen uygulamak isteyenlerdendi.
“Yapalım o zaman.”
“Yukardakinin bize müzik sağlayacağını sanmıyorum pek.”
“Sen ne işe yarayacaksın. Tabi ki sen söyleyeceksin.”
“Ben dans edemem ki.”
“Off Selim ya. Ben yönlendiririm seni.”
İlk defa denize girecek bir çocuk gibi Özge’ye bakıyordum.
“Beni koruyacak mısın?”
“Tabi koruyacağım, yağmur durmadan çıkalım hadi!”
“Elimi tutacak mısın?”
“Tabii tutacağım şapşal, nasıl dans edeceğiz.”
Güldüm, güldü, kapıyı ona açtım, elimle buyur ettim, o çıktıktan sonra akordeon sesi çıkartarak dışarı çıktım.
Özge’nin belini kavradım, o yavaşça elimi düzeltti, kafasıyla başlamamı söyledi.
“It’s more than rain”
Pek Tom Waits gibi çıkmamıştı sesim, Özge hınzırca güldü.
“It’s more than rain that fals on our parade tonight
It’s more than thunder
It’s more than thunder”
Özge gerçekten iyi dans ediyordu, o kadar iyiydi ki, ben bile dans ettiğimi zannediyordum kulağına fısıldarken kelimeleri.
“And it’s more than a bad dream, now that i’m sober
Nothing but sad times
Nothing but sad times”
Yanağıyla dağının birleştiği yerden yavaşça öptüm, elimi sıktı, dudağını beceriksizce ilk defa öptüm. Ne zaman arkadaşlık bitmişti hala emin değim. Burunlarımız çarpıştı gülümsedik, sonra o beni öptü. Birkaç öpücükte melodimizi bulmuştuk. Ellerini boynuma daladı, ben onu bacaklarından kavradım, içeri girdik.
İlk sevişmenin telaşlı acemiliğini belki de Merve’den sonra ilk defa duyumsamıştım. Küçücük koltukta Özge’yle beraber sigaralarımızı içerken kendimi çok iyi hissediyordum. Özge seviştikten sonra yanında uzanırken bir boşluk hissi veren kadınlardan değildi; yanından kalkıp gitmek isteyeceğin, bir daha ne zaman görüşürüz muhabbetlerine girmek zorunda kalacağın biri değildi.
Sonra Silivri’de daha fazla oyalanmamak adına ironik bir şekilde İstanbul’a dönem kararı aldık. Şehir hayatının çalışmalara olumlu yansıyacağı ve bunun gibi saçmalıkları birbirimize söylüyorduk.
Özge evdekilerle hemen konuşmak istemediği için bizimle kalacaktı, Deniz’in evine gittik. Kapıyı becerip açamadım, lanet lamba kendini aydınlatmıyordu, sonra kapı içerden açıldı.
“Aşk bizi yine ayıracak.”
Kapı açıldığımda karşımda ilk gördüğüm şey bu cümlenin İngilizcesiydi. Kafamı kaldırdığımda Merve’yi gördüm.
Onu bir daha görünce nasıl olur diye kafamda kurardım. Her seferinde kızmak istesem de tek yaptığım ona sarılıp dudağına yapışmak olurdu. Oysa hiçte öyle olmamıştı. Hayır, Özge burada diye çekinmemiştim, Özge buradaydı, Merve bilmeliydi bunu.
İçeri girdik, Özge’ye oturmasını işaret ettim. Arda’yı selamladım, bir süre ayakta kafamı kaşıdım-aklıma hiçbir şey gelmeyince hep böyle yaparım-, sonra üç maymunu oynayan teyzeler gibi en iyisi bir çay koyayım dedim.
Böyle durumlarda en iyi yaptığım şey çay demlemekti. Çayın kaliteliyse, beklemeye vaktin varsa iyi çay garantiydi.
Merve’ye eroin desem de siz buna inanmadınız zaten, dememe bile gerek yok ya; aslında onu görünce bütün dediklerim anlamsız kalıyordu, geriye sadece bugün kalıyordu.
Üzerimde yağmurdan daha fazlası vardı, kara bulutlar tepemde dikiliyordu.

3 Haziran 2008 Salı

hastane&ben

hastaneleri ve doktorları hiç sevmediğimi belki daha önce de yazmışımdır.
ama ne kadar nefret etsem de mecburen yolumuz düşebiliyor.
berbat bir haftasonu geçirdim. iki gün boyunca bedenim her türlü kalleşliği yaptı, kendimden iğrendim, geçmedi, pzt sabahı doktordaydık.
sevgili babam elimden tuttu, vatan hastanesine gittik. haftasonu boyunca ebeveynlerimin ikisininde yanımda olmayışı sonucu bünyemde oluşan "şefkat" ihtiyacı babamda kendini buldu, babamın yanımda olmasına bu kadar sevindiğim bir günü yakın zamanlarda hatırlamıyorum.
efendim neyse doktorun yanındaydık. benim genel durumu anlattıktan sonraki ilk sorusu kırlarda gezmeyi sever misin oldu.
ve ben iffetli bir genç kız gibi başta adamın ne dediğini anlamadım bile, ne kırı diyor lan, işim gücüm yok piknik mi yapacağım diye düşünürken babamla doktorun pis pis sırımtası sonucu benim jeton düştü.
belki hasta olduğumdan, belki de kaaplı alanları sevdiğimden doktorumuzun ne dediğini anlayamadım, ama aklında bulunsun jeremy benim gibi afallamazsın sonra.
aslında bu doktor çok iyi bir adam, genel olarak beni ürküten doktor havasından çok uzakta. çok sevdim onu.
hiç unutmam bir keresinde-bunu böyle yazmaya bayılıyorum- küçüktüm daha, benim eko sonuçlarıma doktorla, genç bir doktor bakıyorlardı. kadın bir şeyiniz yok demişti, ama kaltak hocasına ama şu ne oluyor hocam, bu bilmem ne, bık bık, yarım saat konuştu, neredeyse kalp krizi geçirecektim on yaşımda, sonra doktor uyanmıştı da merak etmeyin demişti bir şey yok, o öğrenci soracak.
sonra serum için acile indik, orada on sene önce üç haftada bir iğne yaptırdığım hemşireyi gördüm, aslında başta tanımadım bile, babam söyleyince hatırladım.
insanları yıllarca görmeyince onların yaşlanmadığını sanıyorum. onlar aklımda nasıl kaldıysa görünce de öyle olacaklarını zannediyorum. onu yaşlanmış olarak görmek güzel bir deneyim olmadı, yaşlanmışsınız da diyemedim tabii.
sonra serum diye bir şey takıldı ama yani ucunu göremiyorum serumun o kadar büyük.
ne yapalım bekleyecektik.
serumdayken geçen dakikalar kadar aptal bir zaman dilimi az vardır hayatta. salak gibi seruma bakarsınız, azıcık azalmasıyla sevinirsiniz, bir yerden sonra hiç ilerlemiyormuş gibi gelmeye başlar. serumdayken serumdan başka bir şeye dikkatinizi vermeniz diye bir şey yok kısacası.
ve sonra test sonuçlarım geldi. ilk ben açıp baktım, bir bok anlayacakmışım gibi.
bu testlere bakmak beni bir anda ilkokul karnemi aldığım günlere götürdü. ilkokulda benim bütün derslerim beşti jeremy, senin nasıldı acaba. karneme hep gururla bakardım. sonra test sonuçlarıma da öyle baktım. ürem normal, potasyum, sodyum evet normaller, çok seviyorum ben sizi, çok mutluyum, başardım!
sonra eve döndük, pirinç lapası denilen dünyanın en berbat şeyini yedim.
şimdi de size yazıyorum.
görüşürüz, eyvallah.

30 Mayıs 2008 Cuma

anket!

evet efendim uzun süredir anket yapmıyorduk, e o zaman yapalım, ne duruyoruz.
aylakzamanlar daki anketler ne amaçla yapılıyor jeremy?
bilmem, öylesine, sitenin kendisi gibi jeremy
merak edenler için bu yeterli sanırım.
anket konumuz istanbulluları ilgilendiriyor, onun için diğerleri ankete katılarak standart sapma ya neden olmasınlar, adam olun, çocuk oyuncağı değil bu.
sevgilinle, arkadaşınla, eski sevgilinle, dayı oğlunla, hocanla, x le nerede bulusuyorsun beyoğluna geldiğin zaman, bunu merak ediyoruz. ankete katılacak karşı taraf çocuklarına da şunu söylüyorum, biz kadıköy ü hiç sevmiyoruz.
en çok tercih edilen yerleri seçtim, yoksa sizin bilmem ne sokağında bilmem nerenin önü gibi garip tercihleriniz varsa sizi bağlar, politikacı şıkkı "diğer" cevabı da yok anketimizde, ya konuşacan ya da..
her neyse..
bugün okurlarıma hiç nazik davranasım gelmiyor, nedendir bilinmez. ha bu arada son iki şıkkı işaretleyecekler olacaklar. işaretlemesini istemiyorsam niye koyuyorum falan filan, tamam ya, istediğini seç.
sıcak, çok sıcak.

29 Mayıs 2008 Perşembe

buckley


sadece müziğin kendisine verdiklerini geri vermek istiyordu.
ki verdi de.
kaçımız istediğimizi yapabileceğiz ki bu dünyada?

26 Mayıs 2008 Pazartesi

nuri bilge ceylan


Beş sene önce ilk yaz günleri.
Eski dost Birsen bir filme giderken ben de ona takılıyorum, Fransa da ödül aldığı için tekrar gösterime giren bir film.
Yaklaşık iki saat sonra çıkıyoruz, İstanbul un kuru sıcağı yüzümüze vuruyor, ama benim aklımda 01-02 kışındaki kar yağışı var. Aynı yerdeyiz ama o beyaz mucizenin çok uzağındayız. Filmden çıkınca ilk bunu düşünüyorum.
Sonra ben susunca birsen hadi ama o kadar da sıkıcı değildi diyor.
O güne kadar öyle bir film izlememiştim, karşılaştırabileceğim bir film bile yoktu.
Bu film çok farklıydı, çıkınca insanın hemen konuşası gelmiyordu.
Sonra beş sene boyuca konuştuk, yetmedi hala konuşacağız.
Geriye doğru bir yolculuğa çıktık akabinde.
Mayıs sıkıntısı, kasaba, koza sonra iklimler.
İkilimler yarışırken heyecanla oturup beklemiştik, ama hevesimiz kursağımızda kalmıştı.
Sonra dün heyecanla tv karşısına geçtim. Sean penn eline kağıdı alınca nuri bilge diyeceğini anladım, sonra ismini söylediğinde gerçekten bir arkadaşım kazanmış gibi sevindim.
Sonrası çok şıktı.
Ödülünü “güzel ve yalnız” ülkesine armağan ettiğini söylediğinde tüylerim diken diken oldu.
Bu ödülün ne kadar önemli bir ödül olduğunu ilerleyen zaman diliminde nuri bilge ceylan ın içinde yer alacağı projelerle anlayacağız.
Umarım bu ödül önümüzdeki on senede türk sinemasının önünü açacak ve ülkesini karalama ihtiyacı duymayan büyük sanatçılarımızın sayısı artacak.

24 Mayıs 2008 Cumartesi

aylak a.

Okulda boş boş otururken birden saçlarımı kestirmek geldi aklıma.
Nedense bir anda saçlarımı kesersem her şey güzel olur gibi geldi.
Uzağa gitmeden soluğu yıldızın berberinde aldım. Dört senedir buradaydım ama ilk defa yolum düşüyordu buraya, ama hiçbir şey kaybetmemiştim, herif her berber gibi çok sıkıcıydı. Memleketim falan, yine de saçlarımı kestirme fikri parlaklığını yitirmemişti. Çok kötü geçen üç ayı saçlarımı kestirince geride bırakacağımı sandım galiba.
Komiğim ben de farkındayım jeremy. Aynaya baktım, berbat duruyordum.
Biraz dolandım, binaların içinde sigara içen var mı ona bakıyordum.
Cebimde altmış iki kağıdım var mıydı acaba.
Neyse bir iki çocuk gördüm ama onlarla canım konuşmak istemedi.
Sonra bir kız gördüm tek başına merdivenlere çökmüş sigara içen.
Evet ben düzen düşmanı bir adamım-!-, normalde içmesem de ceza varken sigara içmek çok cazip geldi.
Bir tane istedim ondan, sonra müşfik bir sesle teşekkür ettim.
Ne dinlediğini sordum, aklıma ilginç bir şey gelmemişti, bizim boktan binalarda insanın aklına bir şey gelmiyor.
“Portishead, third.”
Ne güzel hemen başlamışsındır konuşmaya diyorsan öyle olmadı, ne dinlerse dinlesin pek ilgimi çekmiyordu.
Sonra ismini merak ettim, daha doğrusu isminin özge olup olmadığını, arada sırada bir özge yle tanışma isteği doğar bende, onu duyumsamıştım yine.
Bir şey dedi ama özge değildi ismi sadece bu kaldı aklımda, zaten önemli değildi, ben de ona ismimi yanlış söylemiştim.
Görüşürüz dedim, kaldı arkada.
Sigara da bitmişti, Winston u hiç sevmiyorum.
Kafamı elime götürdüm, yeni kesilmiş saça dokunmayı severim, ama sanki hiç kestirmemiş gibiydim saçlarımı.
Garip şey.
Neyse çıktım okuldan, müziği açtım, portishead-third barbarosdan aşağı seğirttik.

22 Mayıs 2008 Perşembe

aylak a.


Sabahtan beri ablamın uyanıp bir saat sonra gitmesini saymazsam evde tek başıma oturuyorum; sessizlik bazen insanı rahatsız eder, düşünmeden yapamazsın, konuşacak kimse yok, ben de bugün sayfama biraz yazmak istedim.
Dostlar bilir. Olaylardan hiçbir zaman bahsetmem, sadece bir iki cümle, ayrıldım, bitti, bunun gibi bir şeyler. Hiçbir zaman olanları anlatmak istemem, kendime de bahsetmek istemem onlardan, ama zihnimin bir yerlerine yerleşir onlar, herhangi bir imge onları bana geri getirir her zaman olduğu gibi.
Her zaman bahsedilir istediğin gibi bir sevgiliyi bulmanın ne kadar zor olduğu. Geriye dönüp baktığımda ise bu durumu ben kendimde açıklamakta zorlanıyorum. İstediğin gibi bir sevgili kimdir, gerçekten kimdir, ben bir cevap veremiyorum. Zeki, bilgili, güzel, karizmatik birçok kadınla tanıştım. Bunu söylemekte bir sakınca yok, herkes yeni birileriyle tanışabilir, sadece kafandaki sorunlar yeni birilerinin olmasını engeller. Güzel günler, kısa da olsa güzel günlerimiz oldu. Birbirimizin kulağına anlamını bilmediğimiz kelimeler fısıldadığımız, camdaki buğuda bizim olduğumuz günler. Sonra her zamanki gibi biter. İnsanlar düşünür bir ilişki bittiği zaman neden bittiğini. Birçok neden gelir aklına, genelde onu suçlarsın, aynaya bakman için epey bir zaman geçmesi gerekir. Belki sevmeye yeteneğim yok, bundan hiçbir zaman tam anlamıyla emin olamadım, belki de hiçbir zaman sevginin hakkını veremedim, ama hep arkadan birisi geldi. Ve o bilinç orada kaldı, sanki daha önce öyle birini tanımamışım gibi. İnsanları çok çabuk geride bırakabilirdim, hala da öyle yapabilirim, hiçbir şeyin sorumluluğunu üzerimde hissetmem, ama aynı zamanda her zaman sola sapınca onlarla karşılaşacağımı da bilirim. Ne diyordum, yeni biri. Ne güzeldir o ilk günler. Nedensiz gülümseme kadar hayatta güzel bir şey yok jeremy, bir insana en çok yakışan yüz bu. Bunun üstüne çok düşündüm, hayattaki en saf, en yoğun duygu bu. Her şeyi geride bırakmak, birkaç gün için de olsa. Sonra, sonrasından bahsetmek istemiyorum. Başka bir şey geldi aklıma. Bir adam aynı anda kaç kadını sevebilir veya aynı anda iki kişiyi sevebilir mi, onlara hissettiklerini nasıl açıklarız. Kelimeler çok önemli değil, boş ver onları, onlara ne kadar sığınsak da her şeyi kelimelerle açıklayamazsın. Ben aynı anda ikisini birden sevmiştim, gerçekten benim için durumun açıklaması buydu. Yalnızlık korkum her zaman yanı başımda, insanlara olan sevgimde yine bir bencillik var bundan şüphem yok. burjuva aşklarından tiksinmem belki de, her şey farklı olmalı, ama ne olursa olsun sonunda yine hepimizin içi acıyor, burjuvaların bizden haberleri bile olmazken. Her başlayan ilişki bitmeye mahkum. Tamam, eyvallah. Ama bir kez olsun bitiremedim. her şeyi başa sarmam için onu biriyle görmem yeterli olur. Hani çocuklar vardır ya, oynamadıkları oyuncakları vardır, sonra gelip biri alınca ağlamaya başlarlar. İstemdışı bir şey kontrol edemiyorum, beynimin bir köşesinde onların sadece benimleyken mutlu olabileceklerine koşullandırıyorum kendimi, şövalyelik zamanı geliyor, onu kurtarmam lazım, onu kurtardım, peki sonra?
Birçok şey oldu, artık yoruldum, kendinden emin olmamak lazım, ama üniversiteye başlarken olduğum benden değiştim artık. Geçenlerde küçük bir şey oldu bana bunu bir kez daha hatırlatan. Çukurcuma dan aşağı yürüyordum, çok güzel bir kız gördüm. Yere çökmüş resim yapıyordu, nereye çiziyor ki acaba diye arkama baktım, eski bir binaydı, tekrar ona döndüğümde gözlerimiz kesişti, gülümsedik sonra ben yürümeye devam ettik. Ne var ki bunda diyebilirsin, ama gerçekten eskiden olsa ben onun yanına çökerdim, yeni birileriyle tanışmak beni çok heyecanlandırırdı, şimdi ise çekingen bir gülümsemeyle yoluma devam ettim. Bir şeylerin değiştiğini küçük olaylarla anlarsınız, öyle bir durumdu kısacası. Hep şunu dedik:sadece kendim olmak istiyorum. Kendimiz olduk sanırım bu yolda, biz bu yolda şekillendik, kalıba girdik, sonra bu yolda ayaklarımız kaybettik. Yine yürürüz bir şekilde, bundan eminim, ama geçmişe baktığımızda aklımıza güzel şeyleri getirmeliyiz. Evet bir imge, Pazar akşamı tek başına yemek yerken seni buruk da olsa gülümsetebiliyorsa mutlu olmalısın. Başka bir Pazar, yeni bir imgen olur, dediğim gibi ayakların seninle. Birçok yanlış yaptık, karşılıklı olarak, ama ne olursa dostluklar her şeyin önünde benim için. Senin içinde öyle biliyorum yoksa ne işimiz olurdu birlikte. Jeremy hepinizin soframda yeri hazır, biliyorsun aslında bunu, ama bazen güzel şeyleri hatırlatmakta fayda vardır.
Yazarken önce aklımda sonra fonda oasis dont look back in anger vardı.
Yine eskiler..
Görüşürüz jeremy, soğuk su içip de mideni üşütme.

18 Mayıs 2008 Pazar

ian curtis


Sadece 23 iken..
Umarım artık huzuru bulmuşsundur.
Umarım hepimiz birgün bulacağız o huzuru..

17 Mayıs 2008 Cumartesi

meebo

Bu meebo denilen şeyi şimdi hatırlayamadığım kadar uzun bir süre önce koymuştum jeremy. Ben spontone diyaloglara bayılırım, öyle bir şeyler olur, bir iki kafa tiple konuşuruz demistim. Neyse ilk açtığımda netteyken meebo yu da açmaya çalışıyordum, sonra başka siteye girmek falan kastı, meebo aklıma bile gelmemeye basladı.
Ayda bir meebo ya gelenleri kontrol ettim yine de. İşin ilginç tarafı da bu. Meebo ya ben offlineken gelen mesajlar. Şimdi paylaşmayacağım ama bu ne lan dedirten şeyler var, övenler var falan filan. Ama meebo yu bunun için koymamıştım, bu yazılarımı beğenenlerle konuşmayı tercih ederdim offline mesajlara. Kısacası artık meebo yu kaldırıyorum, bana bir şey yazmak isteyen hayranlarım-!- lütfen çet baks veya maili kullansınlar. Bu gmail talk çok daha basit bir şeymiş meebo dan, tek tıkla online oluyorum, maillere bakabiliyorum, yani öyle işte jeremy.

pete dorothy


Geçtiğimiz ay pete bey mal taşımaktan enselenmişti, bu yüzden bir süre hapishanede takıldı, mevzuyu belki duymuşsundur. Neyse bunun ilginç bir yanı yok haliyle, zaten bundan haberimiz de olmazdı durum sadece bu olsaydı. İçerdeyken pete dorothy Müslümanlarla tanışmış, onlar ona kuran vermişler, o çok etkilenmiş, Müslüman olmayı düşünüyormuş. Bir an kendisini Müslüman olarak düşündüm, kafamda hiçbir şey oluşmadı, sonra acaba nasıl bir şeyler çalar dedim, yine bir şey canlanamadı. Ama pete mükemmel bir şair, ikinci cat stevens olabilir, düşünsene o bayık gözleri yüce Allah sana inanıyoruz falan derken.
Ha ha, neyse pete geçenlerde çıkmış, amy winehouse la öpüşürken yakalamışlar bugün gazetede gördüm. Bence çok tatlı bir çift olurlar, sence jeremy?
Magazin bültenimiz sona erdi.

12 Mayıs 2008 Pazartesi

blog, reklam, sen, ben, biz, jeremy

Efendim son birkaç aydır pek bir şey yazmadim sizin de bildiğiniz üzere. Bu süreçte epey bir blog dolandım, millet ne yapıyor bakalım diye. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bir bloga giriyorum iki dakika duruyorum, sonra sıkılıp geçiyorum, çok nadir olsa da beğendiklerim oldu, onları da bilgisayar basında okuyasım gelmedi, yani öyle bir şey, iyi bir blog okuyucusu olma şansım yokmuş bunu bir kez daha gördüm.
Sayfalarda en çok dikkatim çeken yorum sayılarının fazlalığı durumuydu. Gerçekten millet yazışıyor, sonra öbür taraf yazıyor falan filan. Benim hiçbir şey yazasım gelmedi. Yani yukardan bakmıyorum yanlış anlama jeremy, beğendiklerime veya bir sey demek istediklerime de bir sey yazasım gelmedi. Sonra sayfama hic yorum yazmayan arkadaşlarımı, hatta okumayan arkadaşlarımı düşündüm ve onlara artık bir sey dememeye karar verdim. Zaten birbirimizi görüyoruz niye bloğuna bakayım ki demisti bir tanesi ki bu gayet makul bir cevaptı, başka bir tanesi de yüzüne söylerim canım demisti; ki o da haklıydı aslında. Yani kısacası yorum yazan yazsın, ben maille uyarılma olayını açtığım için haberdar da oluyorum, ben de yazıyorum, ama yazmayana da lafım yok artık.
Bu arada hazır bloglardan bahsederken gecen ay açılan İstanbul şubem gar hayallerinden bahsedeyim. İşte benim İstanbul şubem kısacası, yan taraftan linkini verdiğim tek sayfa. Yani beni beğeniyorsan onu da beğenirsin demiyoruım jeremy, bilemem, belki berbat bulursun sayfasını, sana hiçbir şeyi garanti edemem, merkez şubeye iç işlerinde karışamaz sonuçta, evet şu an bunu okuyup benim sayfamı cok sıkıcı bulan okur, belki sen de garhayallerini çok seversin, hayatının anlamlandırırsın onun sayesinde falan.
Kısacası öyle.

durmak yok, yola devam!


Altı ayı aşkın bir süredir taksim deki kütüphane kapalı.
Ara ara meraktan bakıyorum değişen bir şey yok.
Hayır bize kaynak sağlayan bir kütüphane olmasını geçtim, İstanbul un göbeğinde içine girip bir şeyler okuyacağımız bir kütüphane bile yok. galiba uzun bir süre daha olmayacak.
Geçtiğimiz günlerde okuduğuma göre akm 17 ay tadilatta olacak. Millet bir buçuk senede uzay üssü gibi stad dikecek, adamlar on yedi ay tadilat yapıyor. Bu arada niye on yedi ay diye merak ediyorsanız şöyle diyeyim. On yedi ay sonra 2010 a gireceğiz, kültür başkenti olayı. On yedi ay sonra akm ne halde olacak çok merak ediyorum.
Evet efendim Büyükşehir çalışmaya devam ediyor.

4 Mayıs 2008 Pazar

baslıksız

Evimizde neden saklandığından tam olarak emin olamadığım 94 kasım tarihili milliyet gazetesine bakmak beni epey eğlendirdi bugün.
Derya Sazak, Taha Akyol ve Melih Aşık ın fotoğraflarına bakıp bakıp güldüm. Hala küçük bir çocuğum, fotoğraflara bakmak bile neşelenmeme yetiyor görüyorsun jeremy.
Sonra ne vardı, tayyip amcam vardı. Bilmeyenler varsa hatırlatalım, kendisi o sıralarda İstanbul Büyükşehir Belediye başkanıydı. Babamın etkisi var mıdır tam olarak bir şey diyemeyeceğim ama o zaman bile sevmezdim kendisini. Ne demiş hazretleri biraz bakalım. Resmi nikaha gerek yok, imam nikahı yeterli, bu değişikliğin yapılması lazım. Aynı zamanda kıydığı nikahlarda imam nikahında olduğu gibi üç kere evet demeye zorluyormuş çiftleri. Sözü özü bir adam vessela,m bir kez daha kendisine hayran kaldım.
Sonra ne var yasemin kozanoğlu mankenlik yapıyor, hala yapıyor galiba, memurluk gibi bir şey bu mankenlik sanırsam.
Rıdvan futbolcu…
Selami şahin kanal altıda talk shov a başlayacakmış akşam, sayfanın tümün kaplayan bir reklam, selami abim çok cool.
Alin abla yine yazıyor, yine bir ayrı.
Kanal d akşam prime time da soderbergh in Kafka sını yayınlıyor. Yetmiyor gece szabo nun filmi var, o zamanlar harbi farklıymış olaylar.
Forrest gump vizyona girecekmiş kasım bilmem ne de.
Yani okurken epey eğledim. Kendi evime taşınınca da arşivleme olayına başlayacağım, yerin varsa sen de yap jeremy.
Böyle bir şarkı da vardı sanki.Çıkaramadım, görüşürüz

5 Nisan 2008 Cumartesi

5 Nİsan


98 yılında bir nisan günü number one da top5-programın ismini tam olarak hatırlayamıyorum-i izlemek için tv nin karşısına oturmuştum. Beş, dört, üç, iki arka arkaya çaldı. İkinci olan şarkının birinci olmasını beklerken yaşadığım şaşkınlıkla birinci şarkının ne olduğunu merakla bekliyordum. Derken efendim daha ilk dinlenişinde insanı havaya zıplatan o akor girdi, ponpon kızlar dans ediyordu, uzun sarı saçlı bir adam şarkı söylüyordu.
Ben onu ilk defa orada görmüştüm. Sorduk ablamıza, öğrendik, bugün onun ölüm yıldönümüymüş.
O gün o adam beni büyüledi, belki de saçları uzatmaya o gün karar verdim.
Neyse sonra kısa bir süre sonra favori grubum oldular.
Okuduk, öğrendik hikayesini, courtney e uyuz olduk, keşke dedik.
O zaman veya şimdi cobain denince nevermind ın ne kadar aşmış bir albüm olduğu söylenir.
Smells like teen spirit in en iyi rock şarkısı olduğu söylenir.
Onun gelmiş geçmiş en büyük rock star olduğu söylenir.
Belki öyledir, ama inanın bunlar çok da önemli değil.
Ne zaman bir şarkısını dinlesem aklıma onun küçükken kendini bir uzaylı zannetmesi
Çalıştığı otelde boş odalara yatıp ense yapması, dişçi de morfinlerle kafayı bulması
Where did you did u sleep last night daki öte detonesi-detone de yakışır kendisine-
Kendine yardım etmek için “yardım” istemesi
Ve de tabi ki sünmüş, inmiş, tüylenmiş yeşil hırkası gelir.
Yani o bizim masamızdaki herhangi biri olur, yanımdaki arkadaşlarımdan farkı kalmaz.
Sonra yan masadan bir işgüzar cobain yaşasaydı bık bık der.
Yaşasaydı, keşke yaşasaydı.
Eminim o en doğrusunu yapardı.
Not: mayıs sonu, haziran başına kadar yazmayı düşünmüyorum. Merak eden olursa, bir şey yok, yaşıyoruz ağır aksak da olsa. Sadece öyle, bir süre yazmayacağım. Haziran ayında birikmiş selimler-aklımda yazdım çoktan- ile geri döneceğim. Ha kararımı değiştirip yazmak istersem de size sormayacağım herhalde.
Kendinize iyi bakın, görüşürüz.

30 Mart 2008 Pazar

aylakzamanlar


Bazı şarkılara yapılan yeniden yorumlar vardır ki aklıma godard ın serseri aşıklarına yapılan uyarlamayı getirir, yaptın da ne oldu birader, rezil olduğunda kaldın diyesim gelir.
Coverı yapan kişi ne kadar iyi olursa olsun orjinali iyiyse onu geçmek imkansızdır.
Ama zaten bu şarkılara cover yapanlarda genelde iyi sesler veya gruplar olmaz.
Yeni jenerasyona eski şarkıları kendilerininmiş gibi gösterirler, tabi yerseler.
Niye coverlar genelde sönük kalır, nedeni basittir.
Senin yazdığın, senin hissettiğin bir şeyi senden başkası senden iyi yorumlayabilir mi?
Aslında coverlar dan bahsetme niyetim yoktu, bu aralar nedense buraya hiçbir sey yazamıyorum, ya da yazarken istediğim gibi olmuyor jeremy.
Evet bugün antony&johnsons ı konuşuyorduk.
Hatta man is the baby ile twilight söyledik.
Ha ha, valla söyledik, hatta bugün bir ian curtis taklidi yaptım jeremy aklın durur.
Çok yorucu ian curtis taklidi yapmak, tabi bir de dansını yapacak olursam ne olur düşünemiyorum.
Ya evet, iyice dağıldım. Dağıttım diyerek biraz daha dağıtıyorum sanırsam jeremy, bu yazıyı okumak zorunda değilsiniz iyi bir şey çıkmayacak galiba.
Alsında burada bitirsem ne güzel olur, her yazımda size bir öğüt vermek zorunda değilim değil mi jeremy?
Kısacası düşündüm, böyle bir ses nasıl olur-antony- insan otuz saniyede dinleyicisinin nasıl esir alır?
Onu dinlemem çok uzak bir tarihe dayanmıyor. Aslında biliyordum, ama belki de her şeyin bir zamanı var diyelim-bu cümle Türkçe de anlatım bozukluğu oluşturuyor, hatta bu da, bir düzgün cümle yazmak zor bir şey bence jeremy-
Niye bütün büyük yazarlar, müzisyen, şairler toplumdan uzaklaşmış, izole olmuş, yalnızlığı kanıksamış onu sanatına yansıtmış kişiler?
Böyle bir zorunluluk var, ne yazık ki var.
Ya da iyi ki var mı desek?
İnan bana bukovski nin o sivilceleri olmasaydı o adam olamazdı.
Dostoyevski sara hastası olmasaydı..
Oğuz atay bir tutunamayan olmasaydı..
Hiçbiri yazamazdı, söyleyemezdi.
Gerçekten oğuz atay anlamak için bir tutunamayan olmak lazım, klişe bu laf, ama çok doğru.
“öteki” her zaman en iyileri çıkarıyorsa, o zaman ötekiye ne demeliyiz bir “oteki” olarak.
Bunu düşünüyordum bugün kısacası.
Yani antony de coverlanmaz diyecektim, bir şekil girdik işte.
Bu yazı da olmadı, ama kızmayın bana artık, bu blog iyi yazı yazılma ihtimali olmayan, aklımda geçenlerin dümdüz yazdığım, bir bütünlük, tutarlılık kaygısı olmayan bir yer.
En azından şimdilik.
Not:antony&johnsons ın yeni albümü mayıs ta çıkıyor, meraklılarına.

23 Mart 2008 Pazar

selim

Her şey bir kurabiye yememle başlamadı. Hayır hayır; bir efes dark veya köpek öldüren de
getirmedi eskileri aklıma. Eskiler her zaman aklımdaydı.
Proust belki bir kurabiyeyle hatırlamıştı her şeyi. Ama benim geçmişim çok yakın, sanki düzeltebilecekmişim kadar yakın. Ama öyle değil tabi ki, bunu konuşmaya değmez.
Evet, ortaokul ve liseyi N.’de okumuştum. Birkaç yıldan sonra artık okuduğum okul bende okul etkisini yitmeye başladı. Evet, derslere giriyorduk, sınavlar oluyordu, hocalar beynimizi sikiyorlardı, ama bunu sorgulamayı bırakmıştım. Okuldan çıkınca okul aklımın ucuna bile gelmiyordu. Düşünmüyordum orayı, belki de dayanmamın en büyük sebebi buydu.
Herkes liseden şikayet eder, siz de etmişsinizdir; ama bana durum farklı gibi gelirdi. Aslında onların tıkırındaydı işler. Söyleniyorlardı, ağlaşıyorlardı ama eminim ki bir hafta okulu tatil etsek ikinci hafta hepsi sıkıntıdan patlar, okula gelirdi. Hep bunu düşünürdüm sabahları okulun kapınsın açılmasını beklerken. İnsanların en az toplandığı köşeyi seçer, kulağımda walkmenimin cızırtılı sesleri onları izlerdim. Hep kendimi onlardan farklı hissederdim. O zaman dinlediklerimde bu doğrultudaydı. O yaşlarda müzik benim için çok önemliydi. Farklı olduğumu, farklı olanların da olduğunu hissettirirdi.
Aslında bu farklı olma meselesi, öteki olma durumu çok eskilere dayanıyordu. Daha küçücükken, henüz hayatın “piyes”leriyle pek fazla haşır neşir olmamışken burada misafir olduğumu inanırdım. Burada neden olduğumu bir türlü anlayamıyordum ve bu durumun çabucak bitmesini, eve dönmeyi istiyordum. Her gece yukarıdakine seslenirdim. Hadi ama artık, cezam bitsin. Gerçekten kötü bir şey yapmış olmalıydım, yoksa çoktan dönerdim. Elma da sevmem ya..
Ama dönemedim, tersine iyice içine battım. Sistem bir şekilde beni de bir grubun içine almayı başarıyordu. “ Başarısız öğrenciler” grubu. Ama bu gruba -bir grup diyebilirsek eğer- en önemli özelliğimiz hiçbirimizin birbirine benzememesiydi. Hepinizin ayrı bir kaybetme yöntemi vardı.
Belki de onlarla konuşmayı denemeliydim. Ama bu okul da yaptığım tek şey memur gibi gidip gelmek, çok sıkılırsam da arazi olmaktı. Çok sıklaşmadıkça müdür bir şey demezdi bunlara, sanki bu kaçışlar benim uslu durmamın ödülüydü.
Yine de derslere, yani sınıfa girmek zorundaydım. Yıllardı gördüğüm bu “anlamsız” suratlar her sene biraz da silikleşiyordu. Aslında kafam iyi değildi, ama arada 5 senelik sınıf arkadaşlarımın ismini karıştırdığım olurdu. Ama onlar nedense beni olduğum gibi kabul ediyorlardı. İçindeki iyiyi çıkarmaya çalışıyorlardı.
Evet, buna gülünür haklısın. Belki de yakışıklılığım, belki arak şairliğim, belki gitar çalmam, bir şey çekiyordu onları. Bana karşı naziktiler; erkeler de öyleydi doğrusunu söylemem gerekirse. Sınıfta uğraşılan tipler vardı, bilirsiniz; tam bir işe yaramaz olmalarının yanı sıra insanı uyuz edecek bir tavırları olan, işte onlarla uğraşıyorlardı ortaokulda falan. Bense sadece okulda ilk tanıştıkları veya servis arkadaşları falan filan. Hiç uğraşmazlardı benimle. Hocalar da uğraşmazlardı benimle. Hiçbir soruyu cevaplayamayacağımı bildikleri için beni tahtaya bile kaldırmazdılar. Bilmiyorum, belki de iyi insanlardı.
Ama o sınıfın içinde otururken bunları düşünmeniz imkansızdı. Televizyonlarda gösterdikleri ibret verici görüntüler değildi bizimkisi, evet nuri bilge’nin kasaba’sına konu olacak imkansızlıklar ortamı da yoktu, ama çevremdekilerle anlaşamadıktan sona bunların bir önemi kalmıyordu.
Herkesin en yakın arkadaşıyla oturduğu sınıfta ben her sene boş kalan yere geçiyordum. Yakın arkadaş grubu tekil bir sayıdan oluşanlardan kalan boşluğu ben dolduruyordum. Yanımda oturan sarışın hatunla bir sorunum yoktu. Sadece o dişlerinin nasıl bu kadar beyaz olduğunu çözemezdim. Reklamdaki tiplerin bile dişleri bu kadar parlayamaz. Evet işte onun iki yakın arkadaşı vardı ve anladığım kadarıyla o ikisi daha “yakın” arkadaş olduğu için arkada benimle oturmak zorunda kalıyordu. Üçünün birbirinin aynısı olması gerçekten ilginç bir konuydu. Hayır timbirlend botları veya barbır gocuklarından bahsetmiyorum. Şaşırdıklarında ellerini ağızlarına götürüşleri bile birbirinin aynıydı ve de ne çok şeye şaşırıyorlardı. Her neyse demek istediğim bunu farkında mıydılar?
Benim gibi bunları düşünüp düşünmediklerini bilmek isterdim. İlkokuldayken sınıf hocamız kim ilerde sigara içecek demişti, ben ve bir çocuk parmak kaldırmıştık sadece-acaba içmiş midir?-. Yani şunu demek istiyorum; bugün ne olduklarını veya yarın ne halt olacaklarını düşünüyorlar mıydı? Koskoca N.’de okuyorduk. Klas çocuklardı bizimkiler. Yan sıradaki T. birkaç sene daha okur gibi yapacaktı, sonra babasının şirketinin başına geçecekti. Sonra evlenecekti, o mutlu aile fotolarından biri masasında olacaktı, sonra hafta sonları sekreteriyle birlikte “iş gezilerine” gideceklerdi. Yanımdaki sarışında T. gibi bir herifle evlenip sonra kocasının iş gezileri nedeniyle boşalan hafta sonlarının masör çocuklarla oynaşarak geçirecekti. Bunun gibi şeyler geliyordu aklıma. Başka türlüsü olamaz gibime geliyordu.
Adenin, guanin, timin, stozin beni inanılmaz bayınca okuldan kaçardım. Deniz’le beraber ikimizin okuluna eşit mesafede kalan S. Parkında buluşurduk. Buluşma da denemez ya. Birimiz gelirdi, sonra belki de öbürümüz.
Bir iki bira içince sarhoş taklidi yapan liseli çocuklardan belki sen de olmuşsundur, bilemem. Ama biz Deniz’le harbiden içerdik. Yaşımıza aldırmadan, ne bulursak içerdik. Bira, votka, tekila, konyak, şarap, cebimizde ne varsa harcardık. Deniz annesinin sakinleşicilerini getirirdi arada, onlar da iyi kafa yapardı.
İçmemizin nedeni açıklayamazdım. Nedenini bilmediğim bir öfke vardı içimde ve içki içince kendimi kısa süreli de olsa dingin hissederdim. İçecek bir şey almak her zaman kolay değildi. Deniz’in parası olurdu genelde, ama limitlerimiz pek yoktu. O sıralar ganyan oynuyorduk, para umurumuzda değildi, ganyan oynamak bir şeyler yaptığımızı hissettiriyordu.
Tabi ki başlarda batırıyorduk, acemi şansı efsanesi bize pek uğramıyordu anlaşılan. Kuponumuza bir sürpriz at yazdık, dördüncü ayakta. Atın simi “Sarhoş Gemi” idi. Kazanırsa bir ay yetecek içki paramız olacaktı.
Kuponu yatırdıktan sonra sigarları sarıp radyoyu dinlemeye koyulduk. Birinci ayak tamam. İkici ayak yine tamam. Pek umurumuzda değil gibi yapıyorduk, havadan sudan konuşuyorduk.. “Strokes un klibini izledin mi? Yok ben izlemedim.” Üçüncü ayak yine oldu. Sonra dördüncü ayak. İkimizde bir şey demesek de “Sarhoş Gemi”den bir şeyler bekliyorduk. Haydi oğlum, haydi. Ve son düzlükte bizim at diğerlerinin eline verdi. Spiker inanılmaz rahatsız edici bir tonda cıyaklarken ben de heyecandan cep konyağını kırmıştım. İlk defa yukarıdakinin bana kıyak geçtiğini hissettim, o da beni seviyordu.
Televizyonda izlemek istiyordum, Deniz pek iyi hissetmediğini hissetti, ben tek başıma kalktım. Beşinci ayakta otobüsteydim, bizim at kazanınca sarhoşluğunda etkisiyle bağırdım, galiba insanlar beni deli sandı.
Eve normalde pek erken gelmediğim için annem şaşırdı, TV’yi açıp at yarışı izlemeye başlayınca ne diyeceğini bilemedi. “Serseri Aşık”a güveniyordum. Çok favori bir attı, ganyanı da çok düşüktü. Yarış başladı, “Serseri Aşık” geride kaldı. Heyecan yapıyor kerata dedim, bugün kaybedemezdim, yukarıdaki benimleydi. Bir türlü ön gruba giremiyordu “Serseri Aşık”. Son düzlük, hayır. “Serseri Aşık” kaybetmişti.
Odama gittim, Deniz’i aradım.
“Yattık abi.”
“Olur oğlum, boş ver.”
“Yarın bir daha.”
“Evet, selim. Yarın bir daha.”
Deniz bana ne olursa olsun denemeliyiz derdi. Denemesek nasıl bilebilirdik ki? Hayatı tanımaya çalıştığımız günlerdi ve biz gerçekten denemeye inanıyorduk. Tuhaf hissettiğim günlerdi benim için aynı zamanda. Adımın nerden geldiğini öğrenmiştim. Babam çok sevdiği bir kitabın kahramanının ismini bana koyduğu söylemişti. Tesadüfen bulmuştum o kitabı. İsmi “Tutunamayanlar”dı. Babam doğduğum anda beni bir tutunamayan olarak görmüştü. Ama ben yine de tutunabileceğime inanıyordum. Kaybetsek de deneyerek kaybedecektik. Tutunamasak da sımsıkı sarılırken elimiz kayacaktı.
O günler ben çok farklıydım. Tutunabiliyordum mesela. Her şey farklıydı. Bir evim bile vardı, hatta alt kata inince görebileceğim bir Merve. Merve yanımdayken her şey bana kolay gözüküyordu. O günler sevgimizin bize acı vermediği günlerdi, birbirimize güç veriyorduk. O alexander kruge tarzı filmler çekecekti, ben joy division vari şarkılar yazacaktım. Gerçekten inanıyorduk bunlara. Sevgi varken her şey gerçekti.
Aşağı kata indim, kapıyı annesi açtı. Ta o günlerden bana gıcıktı.
“Ne var Selim?”
“Şey, Merve evde mi?”
Merve’yle aşağı indik. Yağmur kaldırımları bütün gücüyle dövüyordu, sanki bu sokak ona çok kötülük yapmıştı.
Dış kapının önüne çöktük.
“Konyak var mı?”
Kafamı salladım.
“Paran?”
“Yok ya. Altılıya verdim bütün parayı.”
“Off selim ya”
“Boş ver güzelim.. Meteliğimiz yok, ama bak yağmurumuz var.”
Evet, yağmurumuz vardı. Sanki sonsuza kadar yağacaktı yağmur ve biz sonsuza kadar birlikte oturacaktık.
Ama yarın yeni bir gündü, bunu o zamanlar bilmiyordum.