31 Ocak 2008 Perşembe

aylak adam a.

Her şey akıp gidiyordu
Biz şaşkın gözlerle izlerken
Sanki kötü dizilerdeki geçiş sahnelerindeki gibi akıyordu cadde
Oysa bu kurgu değildi
Yerimizi almamız gereken tek gerçekti
Çarklar dönüyordu kutsal gerçeğin gücüyle
Sen çarkın dönmeye başlamasını gördün mü ki
Durduracağını sanıyorsun?
Çocuk olma, devam et
İzle caddeyi
Sevgiler planlı
Dokunuşlar hoyratça
İdealler yeşil soslu
Yalanlar komik
-İnsana yalanlarda bile zekayı aratırlar

Burada eskiden bir bank vardı.
Birlikte bakardık “caddeye”
Şimdi bak, iki bank olmuş
Büyükşehir bizim için de çalışmış.
Tutamak sorunu demiş Aylak Adam C
Nereden bilebilirdim ki “gerçek sevgi”yi
Ben dünkü çocuktum..
Öğrenemezsin ki aşkı “kürk mantolu madonna”yı falan okuyarak

Kadın sustu
Aylak Adam A. kalktı
Ölüye ağlayamamanın verdiği rahatsızlıkla birbirlerine baktılar..

30 Ocak 2008 Çarşamba

aylaka

Pazartesi sabahı heyecanla kalktım kar var mı diye
Yok..
Salı sabahı
Yok..
Bu sabah
Yine yok.
Yani efendim bir kez daha gördüğümüz üzere meteorolojiye güven olmuyor.
Zaten Türk milletinin hava durumlarını pek güveni yoktur
Biz gece yatmadan önce havaya bakarız
“Lan yıldızlar dalga geçiyor bizle resmen, kar yağmaz herhalde.”
Evet ortaokul, lise yılları böyle geçti.
Bir kar yağsa da gitmesek.
Sonra kar yağmasına gerek olmadığını fark ettik..
Neyse dağıttım.
Bir sorum var.
Meraktan..
Dün dışarıdaydın, felaket yağmur vardı, ıslandın, söylene söylene eve geldin.
Sonraki sabah yağmur yağmamasına rağmen şemsiyeni alır mısın yanına?
Hava günlük güneşlikken ellerinde şemsiyeleriyle dolanmak zorunda olanları görünce çok eğleniyorum.
Kızmayın bana.
Onlarda yağmur yağarken şemsiyelerini gözümün içine sokuyorlar.
Sadece ödeşiyoruz.

ziya osman saba

Ziya Osman saba’nın elli birinci ölüm yıldönümünde onu selamlıyorum. Onula tanışmam çok eskilere dayanmıyor, ama naif ve melankolik dizeleri ona kısa sürede sempati duymamı sağladı.
Bir şiiri kısa, basit, tatlı..


beni hatırladıkça,
ara sıra gönlümü al.
sokakta görünce, gülümse,
yanıma yaklas,
az elin elimde kal.

evine misafir geleyim,
kahvemi sen pişir.
taze doldurulmus sürahiden
bir bardak su ver
yetişir.

27 Ocak 2008 Pazar

aylak a.

Cuma akşamı istiklal’de yürümek aklınızda olmayan birini karşınızda görmenize neden olabilir.
Bu hoşuna gidiyorsa ne ala..
Ama ben vefalıyımdır, merak ettiklerimi hep ararım.
Onun için “istiklal” tanıdıklarımı görmezden gelirim. Arada onlar yanımda geçer bakmadan, en fazla soğuk bir selam.
İstiklal’de gözlerim hep birilerini arar.
Ne diyeceklerini merak ettiğim bir çift göz
Bundan sonrası şansa kalır.
Senin girdiğin sokaktan o çıkabilir.
Şanslı günündesindir..
Belki de köşede biri daha vardır, sigarasını yakmak için duraklayan..
Ha ha, belki de..
Calvino’nun bir hikayesini okudum bu hafta.
Sen ona giderken, ya o da sana geliyorsa karşı şeritten..
Birbirinizi göremezsin.
Sonra dönüş..
Tekrar..
Yollar da arayarak geçen bir hayat.
Peki bulduğunda ne yaptın?
Elimizi nereye sürdüysek bok ettik.
Yine de akıllanamadık.
Akşam olunca istiklal’de birbirimizi arıyoruz.
Doğaçlama oynamamız gereken bir sahne var.
Oyuncuların kabiliyetine kalmış bir oyun, hikaye eskimiş..

aylak a.

4 yaşından beri İstanbul’da yaşıyorum. Yani kendimi bildim bileli buralıyım. Biri bana memleketimi sorsa İstanbul demem gerektiğini düşünüyorum, hata bu konuda arada babamla kavga ediyorum.
İstanbul’u da Avrupa yakasındaki birçok kişi gibi bizim taraf ve “karşı” olarak ikiye ayırıyorum.
“karşıya” arabayla geçerken bilirsiniz “welcome to asia” der. Kıta değiştiriyoruz, benim kendimi garip hissetmem çok yadırganmamalı.
Kadıköy’ü hiç sevmem. Ne zaman kadıköy’e gitsek abi deniz nerde ya, kaybetmeyelim lan, dikkat edin durumları olur. Bir türlü ısınamadım kadıköy’e. Haydarpaşa bile kurtarmıyor. Dıştan süper, ama içerde sirkeci’nin havası yok ki. Belki bir tek moda, tatlı tramvaylarını hatırına.
Bostancı, Göztepe de falan ise annesini kaybetmiş; şaşkın, korkak gözlere etrafına bakınan çocuklar gibi olurum. Gerçekten burası bizim taraftan çok farklıdır, bizim tarafın karmaşasından çok uzaktadır.
Bu farklılık Üsküdar’da anlam bulur. Üsküdar dan anadolu hisarına kadar “karşı” taraf beni büyüler.
Ama ne zaman Üsküdar’da olsam ortaköy’ü özlerim.
Ve ortaköy’deyken de Üsküdar’ı..
Sonra soluğu vapurda alırım.
Vapur sallar beni, bir o yana, bir bu yana..
Ben evimi bulurum. Gözlerimi kaparım, şanslıysam sadece martılar konuşur, ben dinlerim.
Vapurun yola çıktığını unuturum
Çevremdekiler inmek için hareketlene kadar.
Herkesin çıkmasını beklerim.
Evimi en son ben terkederim.

24 Ocak 2008 Perşembe

unutmadık



unutmadık..

baslıksız


Gün geçmiyor ki Kasımpaşa soundunun önde gelen ismi sayın başbakanımız yeni bir belagat vermesin.
Evet efendim, kendileri harabeleri yıkıp otel yapıyorlarmış.
Daha ne istiyorsunuz diyor.
Ben de katılıyorum.
Daha ne istiyoruz?
Bundan iyisi..
Neyse konumuz bu değil. Aslında konumuz yok.
Yılbaşında sevgili latif demircinin bir karikatürünü görmüştüm, paylaşmak şimdi nasip oldu.
Şimdilik bu kadar.

21 Ocak 2008 Pazartesi

nazım hikmet


19 ocak 22 mart tarihleri arasında İstanbul yapı kredi kültür merkezinde nazım hikmet’in kişisel eşyaları, özel belgeleri ve elyazmaları sergilenecek. Bu sergiyi kaçırmayın derim.
Nazım hikmet ve eşi vera’nın çektirdikleri şu şipşak resimlere bakmak içimi burktu.
Öyle bir zaman ki şimdi..
Vatanında türlü haksızlıklara uğrayan, buna rağmen hiç konuşmayan nazım hikmet ve şimdi onunla kendini aynı kefeye koyan ülkesini haksız yere, bilgisizce suçlamaktan çekinmeyen, bu durumu bir erdem, bir samimiyet olarak gören adamlar ve onlara çanak tutanlar..
Mezarını bile getiremedik.
Kimlerin getirilmedi ki mezarı buraya.
Enver paşanın bile..
Rahatsız etmeyelim diyor bazıları. Siz rahatsız olmazsanız kimse rahatsız olmaz, şişine şişine diyorsunuz ya “nazım” okuyorum, bunu da yapın da, sizi de tarih böyle yazsın.
Bu çok konuşulacak bir konu, ama insanın konuştukça sadece sinirleneceği bir konu.Davet’in o çok sevilen satırlarıyla kapatıyorum.


yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim..

20 Ocak 2008 Pazar

selim

selim bu ayki yazı hakkını günlüğünün bir kısmını bize açarak kullanmış. bir günlük tuttuğunu bilmiyordum. ayrıca en heyecanlı yerde bırakmış. özge'ye ne oldu selim? ya eylül, buldun mu onu? çok merak ediyorum.
bu arada şarkılar çok güzel..

17 temmuz
nefes almaktan yoruldum.
Hava güneşli..
Fonda mazzy star -ghost highway

18 Temmuz
çok sıkıcı bir yaz. Herkesi dört bir yanda, tek başımayım. Onlara ihtiyacım varken hiçbirinin burada olmamasına içerliyorum. Merve de yok. birkaç gündür aklıma bir şey geliyor. Eylül ayında biriyle tanışmak, bir “eylül” gününde, eylül adında biriyle tanışmak.
Hava güneşli..
Fonda the smiths-last night i dreamt that somebody loved me

19 Temmuz
ölebilirim; hiç iyi hissetmiyorum. Kusuyorum, ishal oldum. Bakacak kimse yok, merve de yok, eve döndüm. Valide beynimi sikiyor.
Hava güneşli, midem bulanıyor..
Fonda yann tiersen&bertrand cantat- a ton etolie

22 Temmuz
tayyip can ve arkadaşları hepimizi kucaklıyor; ama onları düşünemeyecek kadar kendi derdime düştüm.
Durumum kötüye gitti. Doktora gittim valideyle.
Serum falan verdi, zehirlenmişim. Hastabakıcı salağı intihar eden bir heriften bahsedip durdu. İkide bir de hem de badici diyerek çok önemli bir ayrıntının altını çiziyordu. Kollarıma baktım, herife döndüm. Bana bir şey mi ima ediyordu? Badi yapanlar için her şey güllük gülistanlık olmalı galiba herife göre.
Serum olayı tam bir felaketti. Bir buçuk saat..
Annemin kadının biriyle yaptığı muhabbet beni öldürdü. Kadının çocuğu boğaziçindeymiş. Bir dakika bile dersi kaçırmazmış, her dakika çok önemliymiş. Sizinki nerede dedi, validem İstanbul üniversitesi orman mühendisliği dedi. Bir sessizlik oldu.
Bulut yok, midem bulanıyor..
fonda tom waits- burma shave

23 temmuz
benim midem bulanırken başkalarının iştahla yemesi alçakça bir haksızlık
ama tek haksızlık bu değil.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda nirvana-dumb

25 temmuz
kusmandan önce inanılmaz terliyorum, çok rahatsız hissediyorum. Kustuktan sonra ise bir an, çok kısa bir an, her şey çok güzle oluyor.
İçimdekileri kusabilsem nasıl olurdu acaba?
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda E.S.T- brewery of beggars

26 temmuz
tekrar doktora gittim, tahlil için sıçmam gerekti. Çok acayip şeyler düşündüm tuvallette.
Eylül’ü de düşündüm, çok romantiğim galiba.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda mono-life is mono

27 Temmuz
bir kez daha kustum, bunun üzerine pederle çok taşaklı bir hastane olan Vatan’a gittik. Doktor içki kullanıp kullanmadığımı sordu. Hayır dedim aymaz bir rahatlıkla. Karaciğerden kaynaklanabileceğini söyledi. Hepatit tesit yapıldı. Sonuçlar pazartesi alınacak.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda the smiths-never had no one ever

28 temmuz
sabahtan beri düşünüyorum, olabilir mi ki acaba?
Sanmıyorum, düşünemiyorum..
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda nick drake-day is done

31 temmuz
sonuçlar temiz. Yaşasın! Çok mutluyuz ailecek. Ben mutluyum, sen mutlusun, o mutlu.. her şey gereksiz geliyor gözüme. Sadece uyumak istiyorum, yatağa uzandığımda midem bulanmasın istiyorum.
Sonuçlar temiz ama hala midem bulanıyor. Doktor psikolojik dedi. Havada da tek bir tane bulut yok.
Fonda radiohead-no alarms, no surprises

3 ağustos
bazen düşünüyorum yoksa her şey ben yokken, benim bulunmadığım yerlerde mi oluyor diye..
midem bulanıyor, hava güneşli.
Fonda the doors,- people are strange

4 Ağustos
beni güldürmeyen her şeyin aslında gülünç olması ne kadar da acıklı. İçmeden gülemiyorum, içemiyorum da.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda yaşar kurt - ruhum

7 Ağustos
tek başıma oturuyordum bugün. Yanıma tanımadığım biri oturdu. Çok ilginç bir suratım olduğunu söyledi. Ressammış, onunla çalışıp çalışmayacağımı sordu.
Özge-adı Özge’ye- Ekim ayına kadar burada olmadığımı söyledim. Eylül’ü beklerken onunla konuşamazdım.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda blonde redhead-elephant woman

10 Ağustos
bekleyenler var duraklarda
sıraya girmek için
yitirmek yarışını
bitirmek için
midem bulanıyor, hava güneşli..
fonda pink floyd comfortably numb

11 Ağustos
edip abi bana da bir salıncak
bir gidip bir gelivereyim boşlukta
midem bulanıyor, hava açık
fonda violent femmes-nohing worth living for

14 ağustos
tezer hanımı okuyorum. Rahatsız bir kadın; sevdiği yazarların mezarlarına gidiyor. Ben de onun mezarına gitmek istedim şimdi. Ne de güzel gülümsemiş resimde.
Midem bulanıyor, tepemdeki güneş canımı sıkıyor..
Fonda tom waits- little drop of poison

15 ağustos
tramvayda salağın biri, telefonda konuştuğu adama telesekreterimi veriyorum deyip telefonu yanındakine uzattı. İnsan nasıl telesekreterine telefonu verebilir ki?
Bu adam tramvaydan inen arkadaşına kafasını sarkıtıp konuşan, kapı kapanınca da türlü şaklabanlıklar yapan adamla aynı adam.
Evet bugün sinirliyim. Midem bulanıyor, hava da güneşli...
Fonda new york dolls-personality crisis

16 ağustos
sadece yazarların ve genç kızların günlük tuttuğunu sanırdım.
Çok komik bir adamım.
Ama midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda hande yener-romeo

18 ağustos
ben marmeladov’a inanıyorum.
Bizi de cennete çağıracaklar.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda placebo-i know

21 ağustos
keşke hafızam iyi olmasaydı. o zaman aynı şeylere tekrar tekrar inanırdım.
Midem bulanıyor, hava güneşli.
Fonda nine inch nails-hurt

23 ağustos
rüyamda hiçbir şeyi gördüm. İyi görünüyorsun dedi. Tatlı tatlı gülümsedim. İyiydi her şey. Hiçbir şey görmemekten iyiydi.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda elliott smith needle-in the hay

25 ağustos

güneş gözlüğü takıp gözlerini benden kaçıran kadınları hiç sevmiyorum. Eylül güneş gözlüğü takmıyordur, eminim.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda massive attack live with me

27 Ağustos
tenis topunu ben de görmeye başladım, şimdi tek gereken birlikte oynayacak birisi.
Midem bulanıyor, hava açık..
Fonda jefferson airplane-white rabbit

28 Ağustos
dün gece en son tramvayı yakaladım, şanslıydım. Ama içeri girince tek bir kadın bile göremedim, hüzünlendim. Bir sonraki durakta içeri bir kadın girmedi, şaşkın şaşkın bakan bir köpek girdi. Hepimiz köpeğe bakıp gülümseye başladık, onun ilgisini çekmeye çalışıyorduk.
sanki bir kısa film çektik.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda madrugada -hold on to you

1 eylül
eylül geldi.
Hayal ettiğim şeyi düşününce gülüyorum ama hayal etmeme bir engel değil bu.
Midem bulanıyor, hava güneşli..
Fonda Bob Dylan-all along the watchtower

3 Eylül
bugün Özge’yi gördüm. Yanıma gitmek istedim ama sora Eylül’ü hatırladım. onu bir daha görür müyüm, çok merak ediyorum.
Fonda unbelievable truth-who’s to know

4 Eylül
sabah kalktığımda hafifçe esen rüzgar gıdıklıyordu beni. Giyindim, şapkamı taktım, şimdi dışardayım. Eylül’ü bugün kesin bulacağım.
Çisenti başladı, midem bulanmıyor.
Fonda the box tops- the letter

18 Ocak 2008 Cuma

jump cut


Canımın çok sıkıldığı bazı anlarda şimdi keşke jump cut yapabilsem derim.
Otobüste bir kırımızı ışığı beş turda geçerken..
Validenin hiçbir zaman bitmeyecekmiş gibi gelen söylenmeleri başladığında..
Girdiğim ders beni yaşlandıracak kadar bunalttığında..
Veya benzeri durumlarda
Canım jump cut yapmak ister.
Ama yapamam.
Godard beyefendi, gerçeklerden sıyrılıp bize onların sıkıcılığından çok uzakta bir resim çizdin, iyi hoş güzel de, biraz da orayı nasıl bulacağımı anlatsaydın ya.
Yoksa anlattın mı?
En iyisi ben godard izleyeyim.

aylak gözlem

Dün hava çok güzeldi.
Kış aylarının soğuk geçmesini istesem de, kapalı geçen günlerden sonra gelen güneş beni sevindirir.
Ama kış ortasında çıkan bu güneşte güneş gözlüğü takma ihtiyacı duyan insanların olmasına da sinir olurum.
Onlara görüntüye bu kadar takıldıkları için kızmam. Herkes güzel gözükmek isteyebilir, hele de güzelliklerinden başka güvenebilecekleri başka bir şeyleri yoksa güzel görünmek istemeleri gayet doğaldır.
Onlara kış ortasında çıkan bu güneşte akıllarına güneş gözlüğü takmak geldiği için kızarım. Nasıl bir şey bu acaba? Sabah kalkıyorsun, kahvaltı falan yapıyorsun, camdan dışarı bakıyorsun, aa ne güzel güneş açmış. Kaç zamandır da takamadım, iyi oldu yav..
Böyle midir acaba?
Yaklaşık olarak..
Yağmur yağdığı zaman giyeceği çizmeleri düşünen, kar yağdığı zaman takacağı bereyi düşünen insanlar mı bunlar?
İnsanları gereksiz yere kategorileştirdiğimi söyleyebilirsin, bugün fazla abarttığımı düşünebilirsin; evet kabul, belki bugün fazla duyarlıyım, ama sen de kestirip atma. Bu küçük bir şey, ama bence 21.yy insanını çok güzel anlatan bir örnek.

16 Ocak 2008 Çarşamba

sinema


iggy pop un the stooges yıllarının anlatıldığı bir film çekiliyormuş. başrolde elijah wood varmış. Elijah beyi yüzüklerin efendisi veya kült film itörnıl sanşayn dan hatırlayabilirsiniz. Yani abi bula bula bu herifi mi buldular. Her zaman için bir filmde önemli olan yönetmenlerdir, ama istisnalar da vardır haliyle, bu filmde o istisna filmlerine girer. Ayrıca filmin yönetmeni nick gomez sopranos vb yi yönetmiş bir tv dizisi yönetmeni. Ne kadar başarılı olursa olsun bence dizi çekmek bir yönetmenin yaratıcılığını köreltir-türkiye de de taylan biraderle buna iyi bir örnek-.
İggy pop rock tarihinde çok önemli bir isim, benim içim morrison, hendrix kadar önemli bir rock star. Stooges ın ilk dönem çalışmaları kendilerinden sonraki birçok grubu etkilemiştir, rock tarihinde çok önemli bir yeri vardır bu grubun. Yani kısacası bu film öylesine bir film olmamalı.

Courtney love de kurt cobain in biyografik filminde oynamasını istediklerini açıklamış, eksen de okudum. Ryan gosling i seçmiş, bence güzel bir seçim olmuş.
Bu arada kendi ihtişamını ancak scarlett johannson un perdeye taşıyabileceğini düşünmüş herhalde ki, onu seçmiş. Yan yana koyunca çok benziyorlar yav..

sinema


vizyonda birçok merak uyandıran yeni film var, biraz bahsedelim.
Geçen hafta rıza gösterime girdi, ben de biraz yoğun olduğum için bu haftaya bırakmıştım. Ama ne yazık ki rıza gösterimde sadece bir hafta kaldı. Çok yoğun bir dönemde girdi ama bir haftada ayıptır ya! Yeşilçam göstermezse artık iff yi bekleyeceğiz.
Emir kusturica nın da son filmi gösterimde. Kusturica filmlerine alışkın olanlar için yeni bir durum yaratmayan bir film olduğu söyleniyor. Aslına bakarsak underground da yönetmen gelebileceği en üst noktaya erişti ve başyapıtını yaptı. Benim de çok beğendiğim bu filmden sonraki iki filmi de bu seviyenin altında, artık bu filmi aşacağını kimse beklemiyor. Beyoğlu sinemasında bu film, genç turkcell de var bu sinemada.
Wong kar wai nin de filmi bu hafta girdi. 2046 yı sinemada izledikten sonra onun filmlerinin kesinlikle sinemada izlenmesi gerektiğini düşünüyorumm, ama bu film beyoğlunda gösterilmiyor. 2006 da ortaköy de izlediğim iklimler filminde beri Beyoğlu dışında film izlememe kararı aldım, gidip levent de falan film izleyemem. Bu arada herkes öpüşme sahnesini konuşuyor, ben de çok merak ediyorum. Amerika ya açılmasına da çok olumsuz değilim. Wenders Paris texas la, kusturica Arizona dream le abd ye açıldı, biçem olarak da, hikayede de kendilerinden uzaklaştılar, ama sonuç kötü olmadı.
4 ay, 3 hafta, 2 gün de vizyonda. Bu filmi uzun uzun yazmıştım, artık bu görmek için son şans.Romanya cannes da üç senedir ödül alıyor, devamı gelecek m çok merak ediyorum. Bu film alkazar da oynuyor ve genç turkcell geçerli-ben de her İstanbullu gibi Türkiye yi sadece İstanbul dan ibaret görüyorum göründüğü üzere-.

15 Ocak 2008 Salı

bir fotoğraf var aklımda


Konumuz fotoğraflar..
Bazı fotoğraflar vardır yukarıdaki gibi, bugün bakınca sanki hiç yaşanmamış gibi gelir. Oysa üzerinden sadece altı ay geçti. Hiçbir şeye şaşırmayan, her şeye alışabilen insanların diyarında hiçbir durum absürd gelmez. Her şey uykucu bir kanıksamayla gider.
Fotoğraflarda genelde gülümseyen insanlar görürüz.
Güzel bir anı çerçevelemek isteriz de ondan. Bazen içten bir gülümseme, bazen eğreti-bazılarının da gülümsemesi gerçekten eğretidir-, bazen meraklı, bazen ürkek, bazen de sevgi dolu.
En çok beni üzen o sevgi dolu gülücüklerdir.
İnsanı güzelleştiren o parıltılara bakmak beni üzer; ki bu yüzden fotoğraf saklamam. Evet, var üç kişinin fotoğrafları bende. Ama onlar da ulaşamayacağım yerlerde ve onların sabah mahmurluğuyla çekilmiş fotoğrafları.
Fotoğraf deyince aklıma gelen fotoğrafı anlatayım.
Kurşun daha yola çıktığı anda sonu da bellidir; ama aşıklar bunu hep unuturlar-aşkın da ilk kuralı budur zaten-. Güzel anlarını da ölümsüzleştirirler sık sık.
Sonra kaçınılmaz olan gelir. Geride de fotoğraflar kalır. O kırılmış kadın fotoğraflara bakar, sonra da hıncını onlardan alır. Onları yırtarken de ağlar, gülümseyen yüzünün üstüne düşer damlalar.
Benim fotoğrafım da bu.
Güzel bir anı unutmamak, tekrar yaşamak için çekilen fotoğrafların insanı ağlatması çok hazindir, ki bunu izlemek daha da kötüdür.
Aslında eğlenceli bir şey yazacaktım, ama aklıma bunlar geldi, elimden de böyle çıktı. Bu konuda-fotoğraflar- daha diyecek çok şeyim var, ama daha sonra devam ederiz artık. Fotoğraflar üzerine uzun uzun konuşan Thomas Bernard’ın “Yok Etme” kitabını konuyla ilgilenenlere öneririm.

Cevat abinin doğum gününü kutlarım, nice yıllara!
Bizim jenerasyondaki birçok çocuk gibi benim de onu ilk görüşüm “Süper Baba” adlı dizide oldu. Keşke günümüzde de böyle senaryolar olsa, bir kişi bile onu merak etse kardır.
Onun şiiriyle tanışmam ise çok yakın bir tarihtedir. Geçen sene YKY onun şiirlerini “Bana Düşlerini Anlat” adlı kitapta topladı, ben de aldım okudum. Kitabın fiyatı çok uygun, yolunuz düşünce YKY Galatasaray’a bir uğrayın derim.
Geçenlerde Barbaros Bulvarı üstünde ışıklarda onu gördüm. Gidip yanına konuşmak isterdim, ama çok dalgın gözüküyordu, rahatsız etmek istemedim. Sürüklenişleri yok saymayan ama onlarla sürüklenmeyen, yalnızlara yalnız olmadıklarını hissettiren, arkadaşlığı, insan sevgisini anlatan şiirlerini özellikle de “kış bitti” adlı şiirini ne kadar çok sevdiğimi söylemek isterdim. Üstat kış bitti diye yazmış, ben de geçen kış geldi diye bir şey yazmıştım-buraya da koydum-. Ben de kış bitsin istiyorum. Kanım kurusun, gül olup açılayım..
Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,
Sürgünlerin uzmanlığını.
Bir vapur nasıl kalkar bir limandan.
Tren nasıl acı acı öter, öğrendim.
Yıllarca mektuplarla yaşadım.
Kaçak tütün,yasak yayın
Larla beslendim.
Unutmadım. Unutmadım.
En çok yelkenleri özledim
Bozkırın buzlu yalnızlığında.
Dağlar yoktu, dağlar yoktu,
Rüzgârlara yaslandım.
Çılgın mıydım, tutsak mıydım
Yüreğinde karanlığın?
Kan kurudu -
Ben gül oldum açıldım.

13 Ocak 2008 Pazar

öğrenci muhabbetleri III

Öğrenci milletinin en büyük ütopyası; unutulmak bilmeyen klişesi nedir derseniz, geçen hafta 22 yaşına girmiş kaşarlanmış bir öğrenci olarak
“Bu sene günü gününe çalışacağım, her derse gireceğim.” derim.
Aslında günü gününe çalışabilsem, yok abi bu sene kararlıyım, derslerin hepsine girince çok kolay..
Gerçekten bunu kim çıkarmıştır merak ediyorum. Bizim gibi tembel bir milletin muhayyilesinde böyle şeylerin canlanması bence çok zor. Kesin bu II.Dünya Savaşından önce buraya kaçan Alman profflar yerleştirmiştir bunu kafamıza. Yoksa nereden, nasıl, aklım almıyor.
Üç tüp vardır. İlki haziran sonu bunu söyleyen arkadaşlarımızın girdiği grup. Sınavların bitmesinin verdiği rahatlıkla seneye kesin abi derler. Sonra eylüle kadar kendileri de unuturlar. En çok gözüken grup bunu eylül ayında söyleyenlerinkidir. Gözlerindeki istek, azim seni bile etkiler, ben de mi yapsam dedirtir. Sabah altı buçuk da kalkıp okula gidilir. Bir hafta, ikinci hafta ve bu sabah kalkamadım, bir şey olmaz bir seferden.. Bir de birinci vizeden sonra böyle iddialı çıkışlarda bulunanlar olur; ama teorik olarak imkanı olsa da bu olgu henüz gerçek hayata geçememiştir-en azından yıldız da-.
Ama eminim, bir yerlerde istihzayla bizi dinliyor o yaratık. Sabah derslerine giren, muntazam bir şekilde not tutan, öğleden sonra kendine üç çeşit yemek yapıp sonra derslerine çalışan, sonra sevgilisiyle gezen, hafta sonları dalmaya falan giden o yaratık. Her dakikan dolu di mi kardeşim? Sen hiç yerdeki parkeleri saymanın karşı konulmaz cazibesine kapıldın mı? O an bunu dünyada sadece senin izlediğin hissini verdiren bir flash tv dizisi izledin mi hiç? Ders çalışmaya başlamak için bir saat belirleyip, sonra onu bir saat ileri atıp, sonra bir saat daha erteleyip, en sonunda oo çok geç oldu, bu saatten sonra ders mi çalışılır, en iyisi bir film izleyim diyerek kendini haklı çıkarmanın sonsuz rahatlığını yaşadın mı hiç?
Yok, tabii ki.. Onun için ben de tüm günü gününe çalışmayanlar adına diyorum ki, bizim çok ahımızı aldın, elbet hesaplaşırız.

12 Ocak 2008 Cumartesi

öğrenci muhabbetleri II

Dönem başlar. Birinci hafta gidilmez; ikinci hafta gider okula uğranılır, ama derslere girilmez. Üçüncü hafta daha çook var denir. Neyse efendim uzatmayalım birici vize zamanı gelir ve öğrencimiz sıçar. Panik yaşanır; ama bir iki haftada okul yine unutulur-vizenin de sonucu açıklanmaz-, ikinci vize zamanı gelir ve bir daha sıçılır. Sonra dönem sonu gelir; notlar açıklanır ve o süper cümle kurulur:
“Finalden 100 alsam..”
Alsam, etsem, konuşsam, tabii olabilir; çok da karamsar olmamak lazım. Bunu diyen kişi, en iyisi bir ara verelim demiş olan sevgilisinin kendisine gerçekten döneceğine de inanabilir. Üstüne kuş sıçsa-iğrenç bir şeydir- gidip bir piyango bileti de alabilir.
Ama arada da gerçekten o “100” ü alanlar olur. O zaman şöyle bir durum olur benim için. Böyle bir bankta oturuyor olurum, yanımda da en sevdiğim dostlarımdan biri. Adamın biri gelir, biz gülmeye başlarız, nasıl geçecen ki lan deriz, taciz ederiz, sonra adam biraz ürkerek de olsa önümüzden elini kolunu sallaya sallaya geçer. O geçtiği gibi biz onu unuturuz, hiç bozuntuya vermeden yeni geleni bekleriz.

öğrenci muhabbetleri I

Davulun sesinin uzaktan hoş geldiği hepsi birer hrant dink olan tatlı su şövalyelerinin kahramanlıklarının birinci yıl dönümünün geldiği, Fransız sokağında bıyıklarını teker teker yolmak istediğim yeşil paralı kelin muhafazakarlığı yeniden yazdığı bu günlerde toplumsal duyarlılığım sıfıra inmiş vaziyette. Gazeteyi alıyorum, kültür-sanat sayfasını okuyorum, oradan üçüncü sayfaya geçiyorum, orada orijinal bir şey göremiyorum ve kapatıyorum.
Ne yazsak o zaman-aslında sana sormadım, sadece sesli düşünüyorum-.. Sabah final, akşam final, için dışım okul oldu, o zaman biraz öğrenci geyiklerinden bahsedelim.
Evet efendim, çok klişe bir saçmalık vardır. Bunu bir öğrenci de söyleyebilir, bir hoca da. İşte tahtada soru çözülür, anlaşılır ve denir ki aslında anlayınca çok zevkli!
Birbirine girmiş üç tane üçgenin bilmem ne açısını sorardılar, ıkındım en sonunda çözmeye başladım, ama yine de sıkıcıydı. Yine musluk problemleri vardı, onları en başından beri yapabilirdim, ama onlar da çok sıkıcıydılar. Nurulah ataç’dan tiksindirecek kadar insanı bayan makaleler vardı, marangozluk sanatının büyüsünü anlatan parçayı nereden iki paragrafa bölüneceğini sorardılar, yapardım, ama sıkıntıdan okurken midem bulanırdı.
“ders” deyince benim içime bir sıkıntı basar. Mesela normalde zevkle okuyacağım bir siyasi tarih kitabı önüme ders kitabı olarak konunca onu okumak içimden gelmiyor. Dersler hayatımızdaki her şeyi etkiliyor, eğlenmek için de mi onlara başvurmak lazım? Ne bileyim abi, çık sokağa, sözlerini götünden sallayarak bağıra bağra İngilizce şarkı söyle, aç disko partizani yi dans et, al sevgilini bakın birbirinize, saçmalayın, gülün, yeter. Yani bence dersler insana her türlü duyguyu hissettirebilir, ama zevk almak bence imkansız.

bir cevaplı arama

Eski sevgiliniz sizi arar ve derse:
“Bu sabah seni düşündüm, sesini duymak istedim.”
ona inanın, gerçekten bu sabah sizi düşünmüştür.
Siz bu konuşmayı kafanızda yüzlerce kez yapmışsınızdır, ama o an her şey farklı olur, her zaman olduğu gibi.
Dolabın kapağını azıcık aralayıp içine görmek istemediklerini tıkayanlardansanız ona ilk başta sormanız gereken şeyi sormayacaksınızdır.
“Dün ne oldu?”
Ama unutma ki o dolap bir gün açılacak ve karşısında sen olacaksın.

Bu yazıyı yazarken kafamda the stooges-dirt çalıyordu-konuyla alakasız olarak, yoksa var mı?-. bir şiirler bağlamak isterdim ama aklıma bir şey gelmiyor-sanki behramoğlu nun vardı buna gidecek dizeleri-.
Eski sevgililerini düşünen bütün dostlarımı selamlıyorum.

7 Ocak 2008 Pazartesi

ertuğrul özkök



Son yıllarda entelektüeller de Orhan Gencebay ve Müslüm Gürses’i bağrına bastı zaten...
- Ama benimki öyle bir fantezi, farklılık olsun diye değil işte. Hakikaten, damardan zevk alıyorum. Öğretim üyesiyken kamyonlara otostop çekerdik Beytepe’de. Ercan Turgut’un parçaları çalardı o kamyonlarda, çok beğenirdim. Kitsch’i severim ben. Mesela bazen bir Versace ortamındaki karmaşa ve arabesklik beni o kadar etkiliyor ki. Bunları bir tek ben itiraf ediyorum. Ama Türklerin en gelişmişi dahi arabeskle yaşar, söylemez. İkinci Yeni şiiri gırtlağına kadar arabesktir. Alın İkinci Yeni’den bir şiir, Doğuş’un şarkı sözlerinin yanına koyun, fark görebilecek misiniz bakalım. Sezen Aksu’nun şarkı sözlerinde de aynı tat vardır. Yani bizim ruhumuzda bunlar var. Zaten albüm için seçtiğim aryaların hepsi çok yüksek sanat ürünleri değil. Bazıları köylü şarkısı ama işte öyle bir söylüyorlar ki... Mahler de Kibariye de farklı biçimlerde aynı insanlık hallerini anlatıyorlar bana.


Yukarıdaki konuşma Ertuğrul özkök le yapılan bir söyleşiden alınmıştır. Merak edenler devamına buradan ulaşabilir.
http://www.hurriyet.com.tr/pazar/7973791.asp?gid=59&sz=15434

Ertuğrul bey gerçekten ilginç bir şahıs. Pazar günleri bir şeyler yazar, ben de arada okurum. Kafasına göre takılır, 29 ekim de şarap yazısı yazabilir. En dikkatimi çeken de ne akp’yi, ne chp’yi hiçbirini tuttuğunu açıkça söylememesi. Genelde bir taraf tutulur, tarafsız takılsa da yazar kişi tarafını belli eder. Valla ben bu adamı okuyorum, hep kararsız kalıyorum-hadi canım-.
Gelelim asıl konumuza. Şu söyledikleri Ertuğrul beyin en hafif kelimeyi seçersek bilgisizliktir. Ertuğrul bey bin düşünüp bir konuşan insanlardan olmayıp bir düşünüp bin konuştuğu için böyle demiş. Öncelikle ikinci yeniyi bu kadar basite indirgemeye kimsenin hakkı yok. ikinci yeni türk şiirinin zirvesidir; türk şiirinin zirvesinde olanları düşünün, birçoğu ikinci yeni akımındandır. Bu yazarları doğuş la karşılaştırmak ayıptır efendim. Ayrıca çatkıdı çatkıdı oynayalım kız, azıcık alttan azıcık üstten diyen biriyle de Turgut uyar ı yan yana getirmek ayıptır. Ayrıca ikinci yeninin çıkış tarihiyle Türkiye de arabeskin patlak verdiği dönemleri karşılaştırdığımız zaman da böyle konuşmak saçmadır. İkinci yeni şairlerinin etkilendiği Fransız şairlerini-hatta mesela Cahit Sıtkı nın direkt arakladığı Fransız şairleri- düşündüğümüz zaman da böyle bir şey demek iyice absürd kaçıyor.
Ertuğrul beyin böyle bir sözü kimlere dediği, aslında neleri düşünerek dediğini ben de tahmin ediyorum. Ama o zaman isim vereceksiniz. İkinci yeni deyince benim aklıma ilhan berk, ece Ayhan, Turgut uyar geliyor. Üstatların adının yanına bu arabesk lafını getirmek ayıp be kardeşim.
Ben burayı da cemal abimle bağlayacağım. O bu şiiri kime yazmış bilmiyorum ama nedense tam yeri gibi geldi bana.
beş dil biliyormuş ünlü kişi
ünlü ve saygıdeğer
bir de türkçe öğrense
altı eder.

cemal süreya


Cemal süreya nın ölüm yıldönümü bu hafta, alıntı sırası da onda.
Cemal süreya türk şiirinde bence üvercinka ile kitap bazında zirveye çıkmıştır. Onun genç yaşında yakaladığı güçlü imgele yaratımı, büyüleyen lirik akış ve bütün şiirlerinde hissedilen coşkunluk bence bu kitabı çok özel bir yere taşıyor türk şirinde.
Bir de cemal süreya nın bende özel bir yeri vardır. İlk şiir yazdığım dönemlerde Atilla ilhan dan çok araklıyordum, buraya da yazmıştım, ama en az onun kadar süreya dan da araklıyordum. Bu bağlamda kendisinin yeri bende farklı. Artık sadece ilham alıyorum ondan..
Son dönem şirilerinden birini koyuyorum.


durakta üç kişi
adam ,kadın ve çocuk

adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun ellerini tutmuş

adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

kadın güzel
güzel anılar gibi güzel

çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel

6 Ocak 2008 Pazar

2007 değerlendirmesi

Ya bunu yazmak çok üşendiriyor beni, ama azimliyim.
Evet 2007 yılı hiç eğlendiren bir sene olmadı, birçok grup beni hayal kırıklığına uğrattı. Arctic monkeys, editors, klaxons, bloc party-özellikle de bloc party- ikinci albümleriyle o çok konuşulan ikinci albüm krizine girdiler-ben böyle bir şey olduğunu da düşünmüyorum, aksini kanıtlayan birçok örnek var-. Modest Mouse uykumu getirdi vs, tek tek yazmayalım şimdi. Bir şeyi önceden açıklığa kavuşturalım, bu liste sene içersinde düzenli olarak aldığım notlardan oluşmuyor, ayları aklıma getirerek bir şeyler yapmaya çalıştım. Türkçe listemde aslında çok az grup olmasına rağmen nekropsi ile dinar bandosunu unuttuğumu düşünürsek bu listenin de çok sağlıklı olduğunu iddia edemem. İndie dinlediğini söyleyen biri için bu liste fazla popüler, evet ama bunu tamamen kasıtlı yaptım, indielere küsüm bu sene-yine de onlara ayrı bir liste yapacağım bir ara-. Ama o kadar da popüler değiliz canım.. Şemsiyeli, güzel gözlü hatunu almadık listeye. Yine jamiroquai havasında bir şarkıyla yılın en çok çalanlarından olan maroon 5 da yok. solistinin erkek olup olmadığı bu sene herkesin en büyük merak konusu olan alaman veletler de yok. bu arada listeye aldıklarımı da pek dinledim diyemem. Benim için senenin en büyük keşfi e.s.t deydi, ablam saolsun. Onun dışında biz yine marquee moon, burma shave vb dinledik.
2008 yılı içinde birkaç temennim var, yazmazsam olmaz. Umarım bu sene avril lavigne in elinden gitarı alınır. Birileri meg white a bateri çalmasını öğretir, ya da daha basiti var deyip karizmatik detone jack abimiz raconteurs la takılır. Ve dave grolh un albüm çıkartmadığı bir sene olur. Portishead sonunda dedirtir ve radiohead istanbul’u sallar-ulan rockn coke a bile gidecem, yeter ki gelin-.
Son olarak listeyi yaparken bazı şarkıları hit olduğu için aldım, bazılarını ise albümleri ayrı bir değerlendirme yapmadığım için bu listeye aldım. Bu yaptığım pek objektif bir değerlendirme olmayacak, baştan bunu kabul ediyorum, bazı gruplara kişisel kıyak da geçtim, yine de listede babyshambles bile var, az da olsa objektifim.

En İyi 20


1.Elliot smith-high times: ellioth smith’in 94-97 yılları arasında kaydettiği ve yayınlanmayan şarkıları bu sene new moon adlı albümde topladı ve yayınlandı. Onca yeni şarkı varken onu birinci seçmemin sebebi açık. Elliott smith in önünü açtığı indie müzik ile bugünkü arasında dağlar kadar fark var, eski günleri dönülme şansı olabileceğini düşünmek de sadece romantizm oluyor.
2.Arcade fire-ocean of noise: karizmatik şarkı diye buna derim.
3.The National-Brainy: babylonda melankoli dolu bir gece yaşayacağını bekleyenler çok farklı bir performansla karşılaştı. 205 yılının en iyelerindendiler, bu sene de öyleler. Bu şarkıyı üçüncü sırada olmasının nedeni aslında albümlerinin bütününe olan beğenim. Brainy dinleyip hayal kırklığına uğramayın. ayrıca albüm kapakları ne kadar tatlı olmuş; orada olmak isterdim.
4.Lcd soundsystem-no love lost: aslında süper bir albüm çıkardılar-franz ferdinand ın solistiyle yapılan düet ve klibi hariç tutuyorum-, özellikle onların tarzıan uzak olan son şarkıy çok beğendim. Ama ben onları joy divison coverlarıyla listeye aldım. İan curtis in vokaline olan hayranlığımdan ötürü joy divison coverlarını hiç sevmem. Ama bu sefer gerçekten iyi bir cover var, dinliyoruz, tepiniyoruz, yetmiyor, bir daha başa sarıyoruz.
5.Amy winehouse-back to black: senenin en dikkat çeken ismi. Billie holiday le karşılaştırılıyor ama bence şarkılarının düzenlemeleri çok daha iyi olabilir. Devamını merakla bekliyoruz.
http://www.youtube.com/watch?v=aygAu1x2uQo
6.Blonde redhead-dr strangeluv: hangi şarkılarını alayım derken küçük bir kriz yaşadım. Blonde redhead bu sene en çok dinlediğim gruplardandı, sadece bu albümleri değil, geriye doğru bir yolculuğa çıktım bu seneye kadar pek hakim olmadığım bu grupla. Bir de İstanbul maceraları var, yirmi milyonluk bileti almaya cimrilik edip, türlü maymunluklarla uğraşınca kaçtı güzelim konser.
7.incubus:-love hurts:2005 çıkışlı albüm. Ama albüm 2007 de konuşuldu sonuç itibariyle. Üç tane hit çıkarmayı başardılar bu albümden, popüler olup da iyi bir şeyler yapılabileceğini bir kez daha gösterdiler. Bu şarkının da ismi hoşuma gitmişti dinlemeden önce. Bazen böyle basit şeyler arıyor bünye. Sonra gitarlar girdi, kollar kavuşturuldu falan. Uzar bu, kaçalım.

8.Spoon-Rhtm&Soul:indie rock’un en sağlam gruplarından spoon bu sefer şeytanın bacağını kırdı gibi. Bu gurubun hiçbir albümünde kaliteyi düşürmemesi arctic monkeys vb grupları düşününce grubun önemini bir daha ortaya koyuyor

9.PJ Harvey-When Under Ether: bu aylara çok giden bir albüm olmuş, yavaş dokunuşlar. Öpüyorum kendilerini..

10.Babyshambles-delivery: libertines i çok sevmeme rağmen bu herife-pete droth- çok uyuz olurdum. Bu sene yeni grubuyla ikinci bir albüm çıkardılar. Bu sene hit denebilecek hiçbir şey olmadığı için bu şarkının da hakkını vererek listeye alıyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=am8C47g41Nk
11.Battles-Leyendecker:anlatılması harbi zor olan, senenin en iyi ilk albümünü çıkarmış olan grup. Ben anlatamayacağım, indirin, dinleyin.

12.Kylie minouge-2 hearts: listenin koptuğu nokta..
Evet, siz demeden itiraf ediyorum, bu şarkıyı radyoda dinlemedim, önce kilbini izledim. Kylie nin bembeyaz bacakları ve siyah giysisiyle yakaladığı contrast çok başarılıydı. Ayrıca siyah rugan ayakkabıları ve ayakkabının kırmızı tabanları onu çok tatlı yapmış.
Kylie nin davetkar vokali açıkçası beni her zaman etkilemiştir. Tv yi açınca rock adına bir sik göremiyorum, ben de kylie yi dinliyorum. Düşen çocuk-nasıl da çevirdim türkçeye- gibi zırvalar dinleyeceğinize bunu dinleyin. Gerçekten güzel bir şarkı.Ayrıca kylie ablamla nick abim bile düet yapmış zamanında. Kimsenin laf etmeye hakkı yok
http://www.youtube.com/watch?v=NWt7JlRCVes
13.İnterpol-pioneer to the falls:
“ girl, i know you try
you fly straight into my heart
you fly straight into my heart
but here comes the fall...”

14.Feist-my moon my man: bu albümde daha fazla popa dönmüş hanfendi, ondan çok daha iyisini bekliyordum açıkçası.
15.The rakes-we danced together:nezle vokal kontenjanından listemize the rakes i dahil ettik. İlkbaharın favori şarkılarındandı. Üsküdar da oturup dinlediğim sabah şarkılarımdan olamadı haliyle ama radyo eksen in sayesinde yıldız sabahları elimde kahveyle bölümümün tatlı bahçesinde birçok kez dinledim bu şarkıyı.
16.Acoustic ladyland-cuts&lies: aslında bu şarkının yer aldığı albüm 2006 da çıktı. Ama sonuna denk geldiği için aldık bu şarkıyı da. İstanbul a gelene kadar pek bilenmeyen jazz dörtlüsü son albümleriyle adeta punk-rock dörtlüsüne dönmüş. Bence ilk dönem albümleri daha başarılı, böyle daha sıradan bir grup haline gelmişler.
17.Grinderman-no pussy blues: nick cave gençlik yıllarına geri dönmüş gibi. Bu yılın en enerjik, dışavurumcu parçası. Klibi de ayrı bir husus.
http://www.youtube.com/watch?v=lL3dNfxcpnw
18.Radiohead-jigsaw falling in to the place: radiohead bir albüm çıkardı, ama daha çok eskiden kaydettikleri şeyleri topladılar desek yalan olmaz. Bu albümün ilk klbini de bu parçaya çekmişler, klip thom yorke un çirkin suratını daha da bir çirkin göstermiş, ama güzel bir klip olmuş yine de. Ben bu şarkıyı, daha doğrusu albümü kenara atmıştım, ama sonra Didem dinle dinle diye zorladı, biz de tekrar dinlemeler sonucu albüme alıştık. Dance, dance..
http://www.youtube.com/watch?v=UKrsBVFsfIQ&feature=related
19.Black Rebel Motorcycle Club-Weapon of Choice: ismine bayıldığım grup BRMC bu sene bir albüm çıkardı, ama pek duyuramadılar kendilerini. Bu grup strokes la beraber ilk çıktığından beri hakkı verilmeyen bir grup-strokes u da cok severim, ama bence brmc daha iyi-. Böyle karizmatik bir vokal ve güzel riffler günümüzde pek yok
20.Animal collective-peacebone: bu grup da gözden kaçmaması gerekenlerden. Yoğun müzik böyle bir şey olsa gerek. Konserlerde ne yapıyor bu şahsiyetler merak ediyorum doğrusu. Ayrıca bir de panda bear mevzusu var, bu ikisini bir arada çıkarıyorum ve listeyi kapatıyorum.


En iyi albüm:The Arcade Fire-Neon Bible: bu sene benim en çok beklediğim albüm bu albümdü, fazlasıyla tatmin oldum. İlk albümde ne varsa, bu albümde bir kademe atlayarak bir daha karşımızda. Bu albümün şansızlığı kış sonunda çıkmasıydı; bazı albümler kışın dinlenir, bu albüm de öyleydi. Nisan ayında Orhan veli misali dolanırken arcade fire dinleyemedim, bu yüzden sene sonunda albüm bir daha elime geçti.




Hayal kırıklığı-Chris Cornell: tabii ki senenin en iyi kötü albümünü çıkarmadı ama ona gelince beklentilerim her zaman bir seviye yukarda. Biraz audioslave konuşalım. Audioslave like a stone u çıkardığında morello ve Cornell birlikte yapabilecekleri en iyi şarkıyı yapmışlardı, başka hiçbir şarkıda bu denli uyumlu değillerdi. Bu albümdeki birkaç tatminkar şarkıyla beraber albüm bizleri çok sevindirmişti. Sonra ikinci albüm geldi, be yourself le yapmaya çalıştıkları onlara yakışmayan bir şeydi. Bu albümde şarkılar aradık sevecek, doesnt remind de iyiymiş falan dedik ama boş bir çabaydı. Bu albümün en ilginç özelliği de grubun çıkardığı dört single ında ilk dört şarkıdan olmasıydı. Sonra sessiz sedasız revelations çıktı. Bu albüm sağlam bir rock albümüydü, bugünlerde alışık değiliz böyle şeylere. Yine de bir şey eksikti. Cornell bir tane bile hit yazmamıştı, bu kafaları kurcalamaya yetmişti. Zaten bir süre sonra you know my name çıktı ortaya, sonra da dağıldılar. Yeni albümünün en dikkat çeken şarkısı arms around your love dı. Bu şarkıda en çok dikkatimi çeken nakarattaki üst üste tekrarlanan sözlerdi, bu ondan görmeye alışık olmadığımız bir durumdu. Albüme genel olarak baktığımızda country, blues esintileri görüyoruz. Sahte bir lenord cohen havası var sanki. Belki de yaşlandı artık. Kariyerinin en zayıf halkası olarak bu albümü görmek acımasızlık olmaz, özellikle de ilk solo albümünü düşünürsek. İşin ilginci herkes rockn coke da batıracağını düşünürken onun bayık Franz Ferdinand ve msp konserleri karşısında günü kurtaran olmasıydı.
Yılın mevzusu: yılın en çok konuşulan olayı tabi ki radiohead in albümünü nete taşımasıydı. Radiohead meydan okudu, diğer gruplardan farkını bir kez daha ortaya koydu. Sonuçta beyazsaray da bile konuşulan bir edimi gerçekleştirdiler, ayrıca da on milyon doları da cukkaladılar.
Müzik&sinema: nasıl edebiyatla sinema arasında engellenemez bir bağ varsa, sinemayla müzik arasında da aynı güçte olmasa da bir bağ var. Bu sene de müzisyenlerle ilgili birçok film ve belgesel izledik-sırf filmkeimi bile yeterdi-. İçlerinden en beğendiğim kurt cobain:about a son oldu. Kurgusu itibariyle minimalist bir doökümenter yapım var elimizde. Görüntülerle ve şarkılarla algının dikkatini dağıtmayan, sadece elindekini vermek isteyen, sadece cobain in hikayesini anlatmak isteyen çok başarılı bir belgesel.


Son olarak Oscar peterson a değineceğim.
Aslında bu sene birçok ünlü kişi öldü ama Oscar peterson la olan bağım daha ilginçti. Sabah kantinde otururken bir arkadaşım geldi ve Oscar peterson da ölmüş dedi. Ben de yaşıyor muymuş ya dedim.
Oscar peterson herhalde benim caz adına dinlediğim ilk müzisyenlerinden biri grubuyla beraber.
Günümüzdeki müzisyen,marka eklemleşmesinin çok uzağında bir müzik icra ediyordu üstat. Düşünsene biz onu dinliyoruz, arkadaşımıza tavsiye falan ediyoruz, ama hakkında ben ufak bir şey bile bilmiyoruz. Ortaya koyduğun sanatının sanatçıdan tamamen ayrı bir değeri olmasının onu okuyan, izleyen, dinleyen, hayran olan kişilerin senin sadece sanatıyla ilgili olmaları 21.yy da bir sanatçının başına gelebilecek en güzel şey bence.
Perihan mağden, elif şafak ve türevleri biraz bunu düşünseler..

5 Ocak 2008 Cumartesi

gitmek, kalmak, beklemek, ölmek, yaşamak..

Giden gitmeden önce insana neler neler yaptırır..
Yüzümüz düşer, yemek yemeyi unuturuz, sanki her şey üst üste geliyor gibi gelmeye başlar-oysa sadece herhangi bir gündür-, sayfalarca içimizi dökeriz; yetmez, ağlarız, içeriz, sarılırız..
Sonra o gider
Ve biz kalırız. Her şey devam eder.. farkında olmadan sen de devam edersin.
Gidenin gitmiş olduğunu anca o dönünce hatırlarsın gerçekten.

Bir şey yazmıştım bununla ilgili. Geçenlerde bir şiirini gördüm özdemir abinin. Aynı konu, aynı düşünce; ama daha güçlü anlatım haliyle. İşin ilginci ben bu şiiri hatırlamıyordum-ki her şiirini okumuşumdur-. Belki ondan bilmende ilham aldım, belki de aynı şeyi düşündük. Onunkini koyacağım. Hayat en çok geçmişe dönünce koyuyor, susuyorum..

bekle dedi gitti
ben beklemedim, o da gelmedi...
ölüm gibi bir şey oldu
ama kimse ölmedi...

4 Ocak 2008 Cuma

kar!!!


İstanbul da dün az da olsa kar yağdı.
Yıldız merkez kampusteydim, bizim okul çok tatlı oldu, çocuklar gibi sevindirik oldum. Kar yağması kadar beni sevindiren ve aynı zamanda üzen başka bir şey yok; her seferinde aynısı oluyor.
Bunu saymıyorum, daha fazla istiyoruz.
Küçük bir şiirim var ilk kara, belki beğenirsin jeremy.


İlk kar

Perdeleri çekince
beyaz şakayı görürsün.
Damlara tünemiştir yine, çaktırmadan
El sallar, gülümser sana hınzırca
Artık rüya başlamıştır;
Gözlerini açman yeter.

2 Ocak 2008 Çarşamba

anket

Anket yapmayacağım dedim, ama sonra yandaki anket duruyor öyle, dayanamadım yine.
Evet efendim yeni konumuz piyango biletleri.
Bu soruyu dün babama da sordum, size de soracağım. Çok önemli bir şey, kendinizi sorgulayın bakalım.
Biletinizi aldınız, yirmi gün cebinizde sakladınız, sonra 1 ocak oldu, sabah elinize aldınız gazeteyi-içtiyseniz öğleden sonra diyelim- önce neye bakarsınız?
Amortiye mi, büyük ödüle mi?
Bunu merak ediyoruz.
Tabi ki piyango bileti almama ihtimaliniz de var.
Ayrıca siteye yanlışlıkla gelmiş de olabilirsiniz.
Yine uykunuz da gelmiş olabilir, insanlık hali sonuçta.
Ama örneklem kümemizdeki verileri incelerken e ve d şıkkını işaretleyenleri dikkate almayacağım. Onlar sonuca etki etmeyen artık veriler.
İyi akşamlar..

1 Ocak 2008 Salı

kış geldi..

Batıp çıktıkça karanlık dehlizlerde bir el bekledin seni çekecek. Kimse yoktu etrafında; devam ettin sessizce, şikayet etmedin, daha da battın. Sonra bir el belirdi sana uzanan; sımsıcak güvenli bir el. Düşünmeden sarıldın o ele; oysa bilmeliydin, cebinde bir eli daha vardı adamın.
Tıpkı adın gibi sen hep başkalarını düşündün. O küçücük bedeninden bir kadın çıkardın etrafındakilerin anlayamadığı. Elini uzatmaya devam ettin, sana yapılanları unuttun sevgi dolu bir büyüklükle. Ne de ümitliydin o albenisiz yolda yürürken, seni görmek bile içimi burkmaya yeterdi.
Düştün, yalpaladın. Gözlerin doldu, devam ettin. Biri vardı, elbette birileri vardı. Üşüdün rüzgar da savrulurken, tutunamadın yokuştan inerken. Yürüdün.. en sonunda beni gördün, koşmaya başladın.
Çünkü kış geldi
Benim seni sarmam gerek..

Bir suskuntu kaplamıştı ruhumu maddeden ayıran. İçim deşiliyordu, kemiriyordu arsız farelerim bütün tutunaklarımı. Gölgem ise hiç hareket etmiyordu, herkes suskuntuma alışmıştı sanki. Sonra bir gün bir gölge belirdi yanımda. Tuttum onu çektim kendime. Bir hava vardı bedenimi saran, suskuntumu bozan; ki ben nefes almak istemdışı sanırdım. Birden fark ettim; suskuntum kaybolmuştu. Bilemedim ne yapacağımı; şaşırdım, ben de kayboldum.
Gün geldi, sabah oldu. Ben camı açtım seni hatırladım. Rüzgar sallıyordu emektarı, gülümseyen veletleri; ama nafileydi bana, ben biliyordum gideceğim yeri. Silmişti beyaz mucize her şeyi; şimdi geriye sadece sen kaldın. Köşeyi döndüm; seni gördüm. Hızla koştun bana.
Çünkü kış geldi
Senin beni sarman gerek..