16 Şubat 2008 Cumartesi

selim

Sevgili Selim bu ayki yazısında sevgililer günündeki bir anısını anlatmış. Selim ve ben hepinizin sevgililer gününüzü kutlarız. İnşallah sevgililer gününüz güzel geçmiştir, sevgiliniz yanınızda olmuştur.
Bu arada selim yazıyı okuduktan sonra morrissey in let me kiss you parçasını dinlemenizi istiyor. Ne güzel bir parça, seni seviyoruz Moz!


Adınız, soyadınız. Selim, Selim Kapısız. Selim ismini kim koymuş sana evladım. Babam, efendim. Neden? Çok sevdiği bir kitabın baş karakterinin adı Selim’miş. Peki evladım. Birlikte olduğun kızlara arak şiirlerle kandırdığın, kendini onlara yanlış tanıttığın, genç kızlık onurlarıyla oynadığın söyleniyor. Ne diyeceksin? Benim bir suçum yok, hakim bey, inanın bana. Davacı Gül Muallak, geç bakalım şuraya kızım. Anlat ne yaptı bu adam sana? Bu karşınızda gördüğünüz adam dünyanın en adi, en sefil, en işe yaramaz canlısıdır. Bana hediye almamak için beni doğum gününden önce terk etti hakim bey, inanabiliyor musunuz? Bununla kalsa yine iyi. Terk etmeden önce nargile söyledi, bir güzel içti. Ayrılalım dedikten sonra ilk cümlesi nargile ortak ama di mi oldu. Selim, nedir bu iş? Hepsi Merve yüzünde hakim bey. Evladım Merve kim? Eski kız arkadaşım. Bu kızcağızla ilgisi ne? Bu olay doğru mu? Evet ama.. telefon jokerimi kullanmak istiyorum hakim bey amca. Kimi arayacaksın yavrum? Annem, evet annem. Onu arayalım. Anlatın bakalım, nasıl bir çocuktu Selim? Evladımdır, canımdır, kanımdır, ama söylemek zorundayım hakim bey. Bu çocuk küçüklüğünden beri sapıktı. Söylemesi ayıp, biz ağda yaparken komşularla, bu gelir kapı deliğinde bizi izlerdi küçükken. Tevekkeli değil, taa o zaman anlamıştım ben. Anlamıştım ama- efendim meraktandır, küçücük çocuk. Peki o zaman psikologunun bacaklarını izlemesine ne buyurursunuz. Ama kısacık eteği vardı, iki de bir bacaklarını kaşıyordu. Hem bir saniye, 30 saniye çoktan oldu. Ya şuna ne demeli- jokeriniz yardımcı oldu mu Selim bey? Evladım davacıları dinledik, kendinizi nasıl savunacaksınız? Hakim bey benim sevgililerim hiçbir zaman benim gömleklerimi giyip evin içinde dolaşmadılar. Amerikan filmlerinde olur ya. Hep istemişimdir benim gömleklerimin dizine gelecek bir sevgilim olmasın. İçimde uktedir. Sadede gelelim Selim bey? Merve hakim bey, her şey Merve yüzünden oldu. Ama yine de onu bulmalıyım. Korkmuyor musunuz? Neden, korkacak ne var? Hayatımın bence bir toplu iğne kadar değeri yok. Ruhuma gelince, maden kendisi gibi ebedi olan bir şeydir, ona ne yapabilir ki? Gideceğim diye tekrar işaret ediyor; peşinden gideceğim. Lütfen Hamlet taklidi yapmayın Selim bey. Ama.. lütfen Don Kişot taklidi yapmayı da düşünmeyin. Boşuna zaman kaybediyoruz. Yaz kızım, karar. Davalı Selim Kapısız’ın genç kızlık onuruyla oynadığı bütün hanım kızlarımıza bir sevgili bulmaya veyahut da eski sevgileriyle barıştırmaya mahkum edilmiştir. Ama, ama, hakim bey.

Neyse ki rüyaymış. Yataktan kalktım, yüzümü yıkadım, mutfağa geçtim. Bir şeyler tıkınırken maarif takvimi dikkatimi çekti, 13 Şubat’ı yırttım, 14 Şubat’ı selamladım. Evet efendim, 14 Şubat Sevgililer Günü. Benim bir sevgilim yok, ya sizin? Pardon unutmuşum, siz bir ekranın karşısındasınız, cevap veremezsiniz. Bugününün yemeği pilav, kuru fasulye, hoşafmış. Nasıl da banarım ekmeği fasulyeye. Sonra da pilav, canım çekti şimdi. Çocuğum olursa ismini de Anıl koyacakmışım. Ne lan bu anır der gibi. Ha ha. Konuyu değiştirmeye çalışmıyorum. Evet, sevgililer günü bugün. Sevgililer günü kapitalist sistemin bir palavrasıdır demiyeceğim, hadi sokağa çıkalım, orada konuşuruz.
Sokaklar ne güzel. Sarılmış çiftler, sarılmayı bekleyen tekler. Mağazaların parıldayan vitrinleri. Her yerde kırmızı. Kırmızı olan bir güne kızılır mı? Sevgi metalaşıyormuş. Günaydın, şimdi mi fark ettin? Biz sevgiyi kaybedeli çok oldu, kimse sevgililer gününü suçlamasın. Sistem işlemeye devam eder, merak etmeyin. Sevgililer günü olmasa da batmaz kimse. Ama belki bir olumlu bir yanı vardır sevgililer gününün. Sevgi diye bir duygu olduğunun hatırlatılması ne kadar acıysa, bugün için o kadar da önemli. İnsanlar diğer saçmalıkları unutup, bugün gerçekten sevgiyi hatırlıyorlarsa niye kızalım bugüne.
İstiklal çok tatlıydı. Tramvay yolunun iki tarafında da sokak lambası gibi dikilmiş fotoğraflar vardı. Bu kadar gülümseyen yüzü bir arada görünce insan gülümsemeden edemiyor. Tünele doğru yürürken tramvaydan gül uzattılar. Gayri ihtiyarı aldım, atmak da istemdim. Sapını kırıp çiçeği cebime koydum.
Yapacak işim yoksa, havada çok soğuk değilse Tünel’de tramvay durağında otururum. Birileri iner, sonra teker teker birileri biner. Dikkatimi hep yüzlere veririm. Her yüzün ayrı bir hikayesi var, bunu bulmak benim elimde.
Sonra yanı başımdaki yüzü fark etim. Gördüğüm bir yüzü kolayına unutmam, onu daha önce görmüştüm. Geçen yaz tanıştığım ressamdı, modellik yapmamı isteyen, adı Özge’ydi.
Özge elindeki sigarasından dalgın dalgın içiyordu, benim gibi tramvaya binenlere bakınıyordu. Belki o da onların hikayesini okumaya çalışıyordu.
Simsiyah saçları karışıktı, uzun süredir taranmadıkları belliydi. Eski bir deri montu vardı üstünde, seksenlerden kalma sanki. Beyaz puantiyeli siyah fuları ona ayrı bir hava katıyordu.
Daha dikkatli inceleyemedim, çünkü konuşmak istiyordum.
“Merhaba”
Sanki merhaba dememi bekliyormuş gibi bana döndü. Ben onun daldığını düşünürken, sanki o konuşmamı bekliyordu.
“Merhaba”
“Ne zaman oturdun yanıma? Fark etmedim.”
Bilmem. Seni görünce çöktüm yanına. Sanki bir şey arar gibi tramvaydan inenlere bakıyordum, rahatsız etmek istemedim.
“Ben mi? Aslında hiçbir şey.. öylesine-“
“İstanbul’a dönmen gecikti galiba.”
“Aslında buradaydım ama aramadım seni.”
“Sözüne güvenmemeliydim yazın.”
Cebinden sigara paketini çıkardı, elimle işaret etti, bana da çıkardı. İkisini de ağzına götürdü, yaktıktan sonra birini bana uzattı, gülümsedi. Ellerine ilk defa o zaman dikkat ettim. Küçücük, kemikli, beyaz parmakları vardı. Sanki çocuk parmaklarıydı. Bu parmaklarla resim yapılır mıydı? Tanrım, hiçbir şey bilmiyordum resim hakkında. Kulağını kesen adam vardı, mona lisa, eskizlerini gördüğüm Hollandalı vardı, sonra Picasso, gitmeyi entellikten atıyorlardı resimleri buraya geldiğinde.
“Özür dilerim. Sadece.. ya aslında ben de istiyordum.”
Aklıma gül geldi, cebimden çıkardım.
“Bu gülü versem.. Özür dilerim. Kötü bir dönemdi, canım hiçbir şey yapmak istemiyordu.”
Güldü, hınzırca bir gülüştü. Bembeyaz teninde o siyah gözleri insanı afallatıyordu. Bir şeyler vardı bu gözlerde anlamam gereken.
“İlk defa birinden gül alıyorum.”
“Ben de ilk defa birine gül veriyorum.”
Bir sessizlik oldu, ama insanı rahatsız eden türden bir sessizlik değildi.
“Şey yapalım.. birbirimizi hiç tanımıyor gibi. Filmlerde olur ya.”
“Hangi film?”
“Ne bileyim, vardır elbet. Geyik olur, canımız sıkılıyor. Farzet ki, beni hiç tanımıyordun, geldim, yanına çöktüm. Tamam mı?”
Kafasın salladı, sevence bir gülümsemeyle onayladı.
“Şimdi senden bir sigara istesem çok tipik olur değil mi?”
“Seni bir yerden tanıyorum dersen de çok tipik olur.”
Güldüm, lafı iyi koymuştu. İkinci saniyede yatırmıştı beni yere. Bu kızda bir şeyler vardı.
Elindeki kitap imdadıma yetişti. “Son Kuşlar” okuyan bir kadın, daha ne isteyebilirdim ki?
“Elinde son kuşlar olan kadın üzerine bir hikaye yazmıştım. Adam onu takip ediyordu, kız farkındaydı, bozuntuya vermiyordu.”
“Sonra?”
“Sonra kız köşeyi dönüyordu, adam dönemiyordu. Bir iki yere yolladım ama geri dönmediler.”
“Okumak isterdim.”
“Boşver. Kafasındakileri kağıda dökemeyen bir adamım.”
“Kafasındakileri kağıda dökemeyen bir adamla konuşmaktan hoşlanan bir kadınım.”
“Nerden biliyorsun sen onu? Bilmediğin şey var mı?”
“Senin bilmediklerin olabilir.”
Gülümseyerek kafamı salladım kibirli cevabı karşısında.
Kaç yaşındasın özge, hiç sormadım.
“Hiçbir şey sormuyorsun ki? 19.”
Bir sessizlik daha. Özge gerçekten heyecanlandırıyordu beni. Telefonum çalıyordu, tam da zamanını bulmuştu.
“Alo”
“Yavrum, Cenk, nerdesin ya? Deniz’lerdeyiz, kalk gel.”
“Arda, bir arkadaşlayım, sonra gelsem.”
“Ne arkadaşı lan. Onu da al. Konuşturma beni, kontör yok zaten, hadi bekliyoruz.”
Gitmesem olmazdı, özge’yi de bırakmak istemiyordum.
“Eğlenirsin diyemem, yani belki de sıkıcı adamlarızdır. İnsan kendisine dışardan bakamıyor ki. Ama gelirsen çok sevinirim.”
“Gelirim ama bir şartla.”
“Ne?”
“Yarın bana modellik yapmaya başlayacaksın.”
“Tamam, pekala söz.”
Sonra yol boyunca sustuk. Aramızda amerikan dizilerinin son sahnelerindeki eğlenceli diyaloglara benzer bir şey olmadı. Yine arada saçmalamadan duramadım. Sanki ben 19, o 24’dü.
“Özge bir şiirimi okuyabilir miyim?”
“Oku Selim.”
“Yeter eter ağladıklarım; artık doymuşum
Fecre, aya, güneşe; hepsi acı, boş, dipsiz;
Aşkın acılığı dolmuş içime sarhoşum;
Yarılsın artık bu tekne alsın beni deniz.”
“Bunu sen mi yazdın?”
“Bilmem, sence?”
“Bilmem, sence?”
Bir 14 Şubat böyle geçti.

15 Şubat 2008 Cuma

ağlayabilmek

Birçok kadın görmüşsünüzdür ağlarken..
Birçok adam görmüşsünüzdür susarken..
Belki erkek sığdır, belki fazla düşünmez, belki duygusuzdur. Belki öyle görmüştür. Belki çevresi ona bu rolü vermiştir. Nihayetinde erkektir.
Erkek ağlamaz, bunu çocukken öğrenir.
Belki kırılgandır, belki nahiftir, her şeyden çabuk etkilenir. Öylesine söylenmiş bir söz bile onu üzmeye yeter. Belki fazla histeriktir, hepsinin içinde bir tiyatro oyuncusu vardır. Belki onun görevi budur.
Öyle veya böyle kadın ağlar.
Kimine nasıl yakışır ağlamak. Gözlerinde sonbahar olan kadın ağladığı zaman nasıl da hep beklediğiniz kadın olur çıkar.
Gözlerindeki nem yaşamdır, kurursa o artık pes eder.
Çoğu öyle değildir. Onlar ilkbaharın, yazın kızlarıdırlar. Sevince, mutlu olunca güzelleşirler. Ağladıkça, çirkinleşirler, kaybolur güzellikleri.
Herkes her şeyden sorumludur demiş üstat. Bir kadın yanımda ağladığı zaman nedensiz bir hüzün kaplar bedenimi. Yerince önemsememişimdir, anlamamışımdır onu, hata yapmışımdır.
Ve o zaman onların yanında olurum, ağlayan birinin yanında rahatsız olmam. Kimi zaman sadece susarım, saçını okşarım, kimi zaman güldürürüm, bazen konuştururum, bazen bağırırım, kendine getiririm.
Alışkınım buna. Ağlamayacaklar da ne yapacaklar. Hüzün nefes aldığımız havada, ağlamayacağız da ne yapacağız.
Ama erkek ağlamaz.
Susar, kendi içinde yaşar. Sustukça elini daha da sıkar, dilini ısırır, boğazında bir yumru hisseder nefes almasını engelleyen, bir irin bütün vücudunu sızlatan. Bir gün bırakır kendini, bütün acıyı, hayal kırıklığını, yitikliğini, yalnızlığını bırakır, akar gider.
Bir kadının yüzünde her an farklı bir duyguyu hissedebilirsiniz. Üstü süre çekilmiş freeze image ler.
Bir francois truffaut filmi gibi.
Ama bir erkek öyle değildir. Onların yüzünde gizli bir anlatı vardır, karşısındakinin okuyabileceği.
Bir marlon brando gibi, bir alain delon, bir belmondo gibi.
İşte erkek ağladığı zaman ne diyeceğini bilemezsin. Elini kolunu koyamazsın, ne yapacağını bilemezsin.
Eski dostum cenk ağladığında yanında ben vardım, ben ağlarken de o benim yanımdaydı.
Rastlantı değil bu, kendini bir dostu yanında hissetmenin rahatlığı.
Bir gün bir yerde bir erkek de senin yanında ağlayabilir.
Sen de bırak kendini, aksın her şey, dinlensin bu sahil.

12 Şubat 2008 Salı

biraz gülelim-?-

Alıntıdır,milliyet gazetesi yazarı ali eyuboğlu’ndan.
Manken Aysu Baçeoğlu, 15. Akdeniz Yiyecek ve İçecek İhtisas Fuarı'nda modellik yapmak için gittiği Antalya'da şöyle bir açıklama yapmış: "Los Angeles'ta hafızanın istenen kısmının silindiği bir hastane varmış. Amerika'da birçok kişi bu hizmetten yararlanmış. Türkiye'den hafızasını sildiren ilk ünlü olmak istiyorum. Çok sevdiğim ve kaybettiğin insanların acısıyla yaşamak gelecekte de zarar veriyorsa bu yapılmalı. Öğrendiğim kadarıyla bu işlem yapılırken psikiyatr, hayatının mutlu ve acılı anılarını anlattırıyor. Daha sonra da istenen bölüm hafızadan siliniyor. Tatlıses'le ilgili bölüm de böyle silinebilir. Herkesin unutmak istediği birkaç isim vardır."Baçeoğlu'nun İbrahim Tatlıses'i hafızasından silmek istemesinin nedeni geçen yol ona yaptığı ilan-ı aşka karşılık görememesi.Yanlış hatırlamıyorsam 2004 yapımı Oscarlı "Sil Baştan" (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) filminde bu vardı.Kate Winslet'in canlandırdığı "Clementine", Jim Carrey'nin oynadığı "Joel"i hafızasından sildirmek için insanların hafızalarını temizleyen bir doktora başvuruyordu.Anlaşılan o ki Aysu Hanım, izlediği Hollywood filmlerini gerçek sanmaya başladı. O yüzden hafıza sildirme operasyonundan önce mutlaka bir psikiyatra başvurmalı.

Biraz da gülelim şimdi.
Ha ha..
Ben hep gülüyorum gerçi.
İşte bakın, ne kadar gerçekçi bir film. Aysu hanımın hayatını derinden etkilemiş. Adeta kurguyla realite içiçe.
Bu arada merak eden varsa-olduğunu sanmıyorum- bundan sonra haftayı bir alıntıyla açmayacağım. Haftayı açmanın gereksiz bir iş olduğunu düşünüyorum, özellikle tarihleri birbirine bu kadar karıştırırken. Arada sırada yazılarda alıntılar olur haliyle.
Görüşürüz.

7 Şubat 2008 Perşembe

hesse,novalis, ben, sen, o vs

Haftayı açmam perşembeye sarktı, en azından haftayı açtık diyelim.
Bu aralar hiçbir şey yapmak istemiyorum, yazmak da istemiyorum. Dün aklıma geldi blog, yazayım dedim, üşendim. Niye yapıyorum ki lan bu bloğu diyorum, on kişi okuyor, yarısı da yakın arkadaşım. Başka bloglara bakıyorum; yazmış da yazmışlar, virgüller, noktalı virgüller uçuşuyor havada, arkadaşları bir şeyler yazmış, sonra o bir daha yazmış vs. Ben onun yazdıklarını sonuna kadar okumaya bile üşeniyorum-okurlarımın çoğunluğu da yorum yazmaya üşeniyor-. Tembelim kabul etmek lazım.
Bir şey aklıma geldi, anlatmazsam olmaz.
İki sene önce bir dersten ödev yapmam gerekiyordu. Son teslim tarihinden iki gün önce bunu öğrendim, kitabı aldım. Bir gün önce de aldım kitabı, önüme koydum
“90’ların yükselişi”
bu isimli bir kitap ilgimi haliyle çekemezdi. Ama ben sorumluluklarının bilincinde yetişmiş bir birey olduğum için azimli bir şekilde ödevi yapmaya koyuldum. İlk sayfadan bir cümle yazdım kitap özetime. Sonraki sayfadan bir cümle daha. Birkaç sayfa sonra sıkılmaya başladım, bir paragrafı komple aldım, ilerledikçe sayfaları çevirmek daha da yoruyordu beni, sonra bir sayfanın yarsını kağıda geçirdim. Neyse efendim, beş sayfalık özeti 450 sayfalık kitabın 40 sayfasına bakarak bitirmiştim. Sayfaları çevirmek çok yorucuydu, bu işten böyle sıyırdığım için mutluydum.
Şimdi bu durumun blog sayfamla alakası olmasa da, tembelliğimi gösterme açısından iyi bir örnek sanırsam. Burada yazmak beni yormaya başladı, sayfamın geleceği belirsiz şu an.
Farkındaysan bu yazı da epey uzun oldu. Hatta bu cümleyi yazmamla biraz daha uzadı, hatta bu cümleyle biraz daha..
Belki..
Ya da..
Neyse toparlayalım. Hayatımı toparlamam zor olsa da, bir yazıyı toparlayabilirim sanırım. Toparlamaya başladık, hissediyorum. Bu günlerde nabokov un ada ya da arzu sunu okuyordum. Birkaç gündür elime alıp, iki sayfa okuyup ne kibirli adam lan bu nabokov deyip kapatıyordum. Onun narsisizmine ortak olacak durumda değilim. Dün daha önce de okuduğum hesse’nin bozkırkurdu’na bakmaya başladım, elimden düşüremedim. Belki bir ara değinirim.
Yazıp yazmama konusunda bir karar almayacağım, sadece zaman gösterecek.
Novalis’in bir cümlesiyle-bozkırkurdu’nda alıntılanan- haftanın alıntısını yaparak haftayı açıyorum, büyük ihtimalle de aynı zamanda kapıyorum.

“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.”

2 Şubat 2008 Cumartesi

festival!


Bir afm bağımsız film festivali daha geliyor, biraz bahsedelim bakalım.
Önce fiyat konusu. Biletlerde bu sene indirme gitmişler, herkes şikayet ederdi fiyatlardan, bence de güzel olmuş. Ama bir indirim sansımız daha var. Herkesin es geçiyor ama bir yky kartı almak çok basit. Kredi kardı da değil bu, sadece vadesiz olarak açacağınız bir hesap. Bir ücret ödemiyorsunuz, sadece içine biraz para koyuyorsunuz, sonra da biletleri yarı fiyatına alıyorsunuz. Ama kartın elinize geçme sürecini de düşünürsek biraz acele etmekte fayda var.
İkinci konu kısalar. Kısalar “beleş”, çok güzel. O sıra beyoğlundaysanız veya bir seans önce filminiz falan varsa uğrayın derim. Ayrıca bu sene yabancılarda varmış. Ben orada olacağım.
Bir konuda nerede izleyeceğimiz. Valla ben afm caddebostanda hiçbir filme gitmeyeceğim haliyle, zaten bazıları burada oynamıyor galiba. Afm nin salonunu çok severim, beyoğlunda yeşilçam, emek ve atlasla beraber en sevdiğim salonlardandır. Yeni hali ne olmuş, bilemiyorum, oynattıkları filmlerden dolayı anca şubattan şubata yolumuz düşüyor.
En önemli konu da haliyle hangi filmlere gideceğimiz. Ben size birkaç öneride bulunacağım. Ama dikkatli olmalısınız. Bu festivalde çok uç noktalarda gezinen filmler oynama şansı buluyor, o yüzden sizi rahatsız edebilir bazı filmler-özellikle gökkuşağı filmleri-. Onun için gideceğiniz filmler hakkında, sadece saatini ve konusunu beğenip seçimlerde bulunmayın, nette biraz bakının, okuyun, özellikle amerikan filmleri hakkında epey şey bulacaksınız. Yani kısacası biraz merak diyorum.
O zaman başlayalım, her bölümden bazı filmleri seçtim.if in bir özelliği de genelde duyulmayan yönetmenlere yönelmesi, o yüzden iff de olduğu kadar sağlıklı yorumlar olmuyor ne yazık ki. Uzun uzadıya yazmayacağım, sadece kendi seçtiklerimi belirteceğim, araştırmak size düşüyor.

Hit filmler

aslında bu bölümdeki bütün filmler izlenebilir, bölümün adından da tahmin edileceği üzere.
Broken english i Cassavetes’in kızı yönetiyor. İlk filmi, sırf bu yüzden bile izlenir.
Eagle vs shark daha önce duyduğum filmlerden, sundance in konuşulanlarından.
Just like home un yönetmeni scherfig. Aslında çok da iyi şeyler okumadım, ama daha önceli filmlerinden izlenimimiz çok iyi.
Southland tales bu bölümün en çok merak edilenlerinden. Eleştiriler de ikiye bölünmüş. En iyisi gidip görmek, ama kadrosu beni hiç açmadı.
The puffy chair iki sene önce komedi film festivalinde gösterilmiş bir film. Eğlenmek isteyenler için ideal.
Ayrıca coen lerin ve lynch son filmleri de var.

Meksika dalgası
Deficit bu bölümün öne çıkan filmi, meraklısı bol sanırım. Bu bölüm festivalde ilk kez deneniyor. Bu tarz konsept denemeleri çok önemli.
Bu filmden başka- aslına bakarsanız deficit e gitmeyin-la zona ve drama/mex benim dikkatimi çekenler. Meksika sinemada yükselişte olan bir ülke, bence bu bölümden kesinlikle bir filme gidilmeli.

Keşif
Yeni bölümlerinden biri daha. Bir festivalde bir yarışma olması bence o festivale yeni bir boyut kazandırır, bu duruma da olumlu bakıyorum. Ama tabii ilk sene olması nedeniyle ve de yarışmanın konsepti nedeniyle size uzak gelmesi olağan olan birçok film var bu bölümde.
Dikkatimi çekenler in search of a midnight kiss ve the nines. Ayırıca türk yönetmen İsmail necmi nin filmi de yarışmada.

Fantastik filmler
Aslında festivalin en renkli bölümü fantastik filmler olurdu ama bu sene öncelik Meksika dalgası ve keşif bölümlerine verilmiş. Bu bölümde sönük kalmış.
Yemek Kuyruğundakilerin Acayip Öyküleri açıkçası bu bölümdeki izlenesi tek film, ben de merak ediyorum.

Sesli yaşam
Bu festivalde her zaman bu tarz yapımlara yer var. Ben bu dört filme de gitmek isterim-gidemeyeceğiz haliyle-, siz de müzik zevkinize uyan bir şey kesin bulursunuz. Bu arada control un üstüne bu film çevremizdeki joy division severlerin sayısı daha da artacak sanırsam. Bu seneye kadar pek konuşulmazdı grup bizim diyarlarda.

Yaşama sanatı
Bu bölümde the art of negative thinking filminin konusu çok ilginç. 10+4 bu bölümün en öne çıkan yapımı.

Gezegen, insan
Belgesel severler için çok güzel yapımlar var karşımızda. Ben invisibles a gideceğim sanırım.

Başka aşk
Festival kapsamındaki bütün filmler içersinde izlediğim tek film bu bölümde. “ploy” bir Ratanaruang filmi. Beni geçen sene uyutmayı başardı abim, bu filmini de pek çözemedim. Nasıl Kafka nın içine giremiyorsam onu da pek çözemiyorum. Siz benim gibi yapmayın filmler sinemada izlenir, zaten ben de öyle yapıyorum normalde.
Zoo’u çok duyduk, izlemek farz oldu-pişman olmayız inşallah-.

Gökkuşağı
Bu bölüm en çok dikkat etmeniz gereken bölüm. Lütfen gideceğiniz filmi if in sitesindeki üç cümlelik özetleri okuyup seçmeyin.
Red without blue bende merak uyandırdı, göreceğiz sanırım. Water lilies okuduklarıma bakacak olursak çok yüzeysel. Diğer bir film de dorian gray in portresi. Kitaptan dolayı merak edenler olacak, ama bence bir şey beklemek gereksiz.

Nöbetçi sinema
Gece sinema izlemeyi sevenlerdenseniz bu bölüm sizi sevindirecek. Filmler bu saate özel olarak seçiliyor, bir şey seç derseniz ben teeth derim.

Görüşmek üzere.

1 Şubat 2008 Cuma

cnbce


Cnbce hakkında birkaç şey demek istiyorum.
Her ne kadar sinemayla tanışmam eski dostu birsenin elimden tuttuğu dönemler olsa da, lise yıllarımla beraber hafif hafif bir şeyler öğrenmeye başlamıştım.
Bu da tabii ki cnbce sayesinde.
400 darbeyi izlediğim akşamı hiç unutmam, o güne kadar izlediğim her şey gereksiz gelmişti bana.
Sadece truffaut mu? Allen başta olmak üzere birçok yönetmenle tanışmamı cnbce borçluyum.
Son yıllarda cnbce dizilerine çok yüklenmeye başladı. Ben dizi izlemem, ilgimi çekmez, filmleri boşlamaları sinirimi bozuyordu. Oynattıkları filmleri sonraki ay bir daha veriyorlardı, iki ay sonra bir daha, bilindik filmler verdikleri için oradan buradan zaten izlemiş oluyorduk-bundan benim sinema bilgmimi artmasın da payı vardır tabii-.
Bu şubat ayıyla beraber ise cnbce de yeni dönem başlıyormuş.
I know what you did last summer, the patriot gibi filmler.
Bu filmlerle beraber cnbce farklı olduğunu iddia ettiği kanallardan hiçbir farkı kalmıyor. Hatta bu filmleri izleyenlerin dublaj sevmediklerini düşünürsek-çoğunluk- bunların kötü taklitleri konumuna geliyorlar.
Emule dan filmler tıkır tıkır iniyor da, yine de bu kanalın bu hale gelmesi beni üzüyor. Eskinde sloganları tv de “sinematek keyfi” idi. Gerçekten de öyleydi.

nisan


Şubat da geldi, nisana iki ay kaldı.
Nisan ayı eylülle beraber en çok sevdiğim aydır, nisanla ilgili düşüncelerimi de nisan da yazarım herhalde. Havayı soluyunca daha iyi anlatırım gibime geliyor.
nisan ayında ben sadece Orhan veli okurum, Oktay Rıfat ın ilk dönemlerini veya sabahattin kudret aksal’ın.
Müzikleri de nisana özel seçerim ..
Portishead nisan ayında yıllardır beklediğimiz albümünü çıkaracakmış.
Dinelemeden olur mu?
Ama bu albümde nisana gider mi?
Dedik, sonra bir baktık, nisan da tindersticks de albüm çıkartacakmış.
Dinlemezsek olmaz, dinleyince nasıl olacak ben de merak ediyorum.
Bunlar kış albümleri, iki üç ay önce çıksalar olmaz mıydı?