30 Mart 2008 Pazar

aylakzamanlar


Bazı şarkılara yapılan yeniden yorumlar vardır ki aklıma godard ın serseri aşıklarına yapılan uyarlamayı getirir, yaptın da ne oldu birader, rezil olduğunda kaldın diyesim gelir.
Coverı yapan kişi ne kadar iyi olursa olsun orjinali iyiyse onu geçmek imkansızdır.
Ama zaten bu şarkılara cover yapanlarda genelde iyi sesler veya gruplar olmaz.
Yeni jenerasyona eski şarkıları kendilerininmiş gibi gösterirler, tabi yerseler.
Niye coverlar genelde sönük kalır, nedeni basittir.
Senin yazdığın, senin hissettiğin bir şeyi senden başkası senden iyi yorumlayabilir mi?
Aslında coverlar dan bahsetme niyetim yoktu, bu aralar nedense buraya hiçbir sey yazamıyorum, ya da yazarken istediğim gibi olmuyor jeremy.
Evet bugün antony&johnsons ı konuşuyorduk.
Hatta man is the baby ile twilight söyledik.
Ha ha, valla söyledik, hatta bugün bir ian curtis taklidi yaptım jeremy aklın durur.
Çok yorucu ian curtis taklidi yapmak, tabi bir de dansını yapacak olursam ne olur düşünemiyorum.
Ya evet, iyice dağıldım. Dağıttım diyerek biraz daha dağıtıyorum sanırsam jeremy, bu yazıyı okumak zorunda değilsiniz iyi bir şey çıkmayacak galiba.
Alsında burada bitirsem ne güzel olur, her yazımda size bir öğüt vermek zorunda değilim değil mi jeremy?
Kısacası düşündüm, böyle bir ses nasıl olur-antony- insan otuz saniyede dinleyicisinin nasıl esir alır?
Onu dinlemem çok uzak bir tarihe dayanmıyor. Aslında biliyordum, ama belki de her şeyin bir zamanı var diyelim-bu cümle Türkçe de anlatım bozukluğu oluşturuyor, hatta bu da, bir düzgün cümle yazmak zor bir şey bence jeremy-
Niye bütün büyük yazarlar, müzisyen, şairler toplumdan uzaklaşmış, izole olmuş, yalnızlığı kanıksamış onu sanatına yansıtmış kişiler?
Böyle bir zorunluluk var, ne yazık ki var.
Ya da iyi ki var mı desek?
İnan bana bukovski nin o sivilceleri olmasaydı o adam olamazdı.
Dostoyevski sara hastası olmasaydı..
Oğuz atay bir tutunamayan olmasaydı..
Hiçbiri yazamazdı, söyleyemezdi.
Gerçekten oğuz atay anlamak için bir tutunamayan olmak lazım, klişe bu laf, ama çok doğru.
“öteki” her zaman en iyileri çıkarıyorsa, o zaman ötekiye ne demeliyiz bir “oteki” olarak.
Bunu düşünüyordum bugün kısacası.
Yani antony de coverlanmaz diyecektim, bir şekil girdik işte.
Bu yazı da olmadı, ama kızmayın bana artık, bu blog iyi yazı yazılma ihtimali olmayan, aklımda geçenlerin dümdüz yazdığım, bir bütünlük, tutarlılık kaygısı olmayan bir yer.
En azından şimdilik.
Not:antony&johnsons ın yeni albümü mayıs ta çıkıyor, meraklılarına.

23 Mart 2008 Pazar

selim

Her şey bir kurabiye yememle başlamadı. Hayır hayır; bir efes dark veya köpek öldüren de
getirmedi eskileri aklıma. Eskiler her zaman aklımdaydı.
Proust belki bir kurabiyeyle hatırlamıştı her şeyi. Ama benim geçmişim çok yakın, sanki düzeltebilecekmişim kadar yakın. Ama öyle değil tabi ki, bunu konuşmaya değmez.
Evet, ortaokul ve liseyi N.’de okumuştum. Birkaç yıldan sonra artık okuduğum okul bende okul etkisini yitmeye başladı. Evet, derslere giriyorduk, sınavlar oluyordu, hocalar beynimizi sikiyorlardı, ama bunu sorgulamayı bırakmıştım. Okuldan çıkınca okul aklımın ucuna bile gelmiyordu. Düşünmüyordum orayı, belki de dayanmamın en büyük sebebi buydu.
Herkes liseden şikayet eder, siz de etmişsinizdir; ama bana durum farklı gibi gelirdi. Aslında onların tıkırındaydı işler. Söyleniyorlardı, ağlaşıyorlardı ama eminim ki bir hafta okulu tatil etsek ikinci hafta hepsi sıkıntıdan patlar, okula gelirdi. Hep bunu düşünürdüm sabahları okulun kapınsın açılmasını beklerken. İnsanların en az toplandığı köşeyi seçer, kulağımda walkmenimin cızırtılı sesleri onları izlerdim. Hep kendimi onlardan farklı hissederdim. O zaman dinlediklerimde bu doğrultudaydı. O yaşlarda müzik benim için çok önemliydi. Farklı olduğumu, farklı olanların da olduğunu hissettirirdi.
Aslında bu farklı olma meselesi, öteki olma durumu çok eskilere dayanıyordu. Daha küçücükken, henüz hayatın “piyes”leriyle pek fazla haşır neşir olmamışken burada misafir olduğumu inanırdım. Burada neden olduğumu bir türlü anlayamıyordum ve bu durumun çabucak bitmesini, eve dönmeyi istiyordum. Her gece yukarıdakine seslenirdim. Hadi ama artık, cezam bitsin. Gerçekten kötü bir şey yapmış olmalıydım, yoksa çoktan dönerdim. Elma da sevmem ya..
Ama dönemedim, tersine iyice içine battım. Sistem bir şekilde beni de bir grubun içine almayı başarıyordu. “ Başarısız öğrenciler” grubu. Ama bu gruba -bir grup diyebilirsek eğer- en önemli özelliğimiz hiçbirimizin birbirine benzememesiydi. Hepinizin ayrı bir kaybetme yöntemi vardı.
Belki de onlarla konuşmayı denemeliydim. Ama bu okul da yaptığım tek şey memur gibi gidip gelmek, çok sıkılırsam da arazi olmaktı. Çok sıklaşmadıkça müdür bir şey demezdi bunlara, sanki bu kaçışlar benim uslu durmamın ödülüydü.
Yine de derslere, yani sınıfa girmek zorundaydım. Yıllardı gördüğüm bu “anlamsız” suratlar her sene biraz da silikleşiyordu. Aslında kafam iyi değildi, ama arada 5 senelik sınıf arkadaşlarımın ismini karıştırdığım olurdu. Ama onlar nedense beni olduğum gibi kabul ediyorlardı. İçindeki iyiyi çıkarmaya çalışıyorlardı.
Evet, buna gülünür haklısın. Belki de yakışıklılığım, belki arak şairliğim, belki gitar çalmam, bir şey çekiyordu onları. Bana karşı naziktiler; erkeler de öyleydi doğrusunu söylemem gerekirse. Sınıfta uğraşılan tipler vardı, bilirsiniz; tam bir işe yaramaz olmalarının yanı sıra insanı uyuz edecek bir tavırları olan, işte onlarla uğraşıyorlardı ortaokulda falan. Bense sadece okulda ilk tanıştıkları veya servis arkadaşları falan filan. Hiç uğraşmazlardı benimle. Hocalar da uğraşmazlardı benimle. Hiçbir soruyu cevaplayamayacağımı bildikleri için beni tahtaya bile kaldırmazdılar. Bilmiyorum, belki de iyi insanlardı.
Ama o sınıfın içinde otururken bunları düşünmeniz imkansızdı. Televizyonlarda gösterdikleri ibret verici görüntüler değildi bizimkisi, evet nuri bilge’nin kasaba’sına konu olacak imkansızlıklar ortamı da yoktu, ama çevremdekilerle anlaşamadıktan sona bunların bir önemi kalmıyordu.
Herkesin en yakın arkadaşıyla oturduğu sınıfta ben her sene boş kalan yere geçiyordum. Yakın arkadaş grubu tekil bir sayıdan oluşanlardan kalan boşluğu ben dolduruyordum. Yanımda oturan sarışın hatunla bir sorunum yoktu. Sadece o dişlerinin nasıl bu kadar beyaz olduğunu çözemezdim. Reklamdaki tiplerin bile dişleri bu kadar parlayamaz. Evet işte onun iki yakın arkadaşı vardı ve anladığım kadarıyla o ikisi daha “yakın” arkadaş olduğu için arkada benimle oturmak zorunda kalıyordu. Üçünün birbirinin aynısı olması gerçekten ilginç bir konuydu. Hayır timbirlend botları veya barbır gocuklarından bahsetmiyorum. Şaşırdıklarında ellerini ağızlarına götürüşleri bile birbirinin aynıydı ve de ne çok şeye şaşırıyorlardı. Her neyse demek istediğim bunu farkında mıydılar?
Benim gibi bunları düşünüp düşünmediklerini bilmek isterdim. İlkokuldayken sınıf hocamız kim ilerde sigara içecek demişti, ben ve bir çocuk parmak kaldırmıştık sadece-acaba içmiş midir?-. Yani şunu demek istiyorum; bugün ne olduklarını veya yarın ne halt olacaklarını düşünüyorlar mıydı? Koskoca N.’de okuyorduk. Klas çocuklardı bizimkiler. Yan sıradaki T. birkaç sene daha okur gibi yapacaktı, sonra babasının şirketinin başına geçecekti. Sonra evlenecekti, o mutlu aile fotolarından biri masasında olacaktı, sonra hafta sonları sekreteriyle birlikte “iş gezilerine” gideceklerdi. Yanımdaki sarışında T. gibi bir herifle evlenip sonra kocasının iş gezileri nedeniyle boşalan hafta sonlarının masör çocuklarla oynaşarak geçirecekti. Bunun gibi şeyler geliyordu aklıma. Başka türlüsü olamaz gibime geliyordu.
Adenin, guanin, timin, stozin beni inanılmaz bayınca okuldan kaçardım. Deniz’le beraber ikimizin okuluna eşit mesafede kalan S. Parkında buluşurduk. Buluşma da denemez ya. Birimiz gelirdi, sonra belki de öbürümüz.
Bir iki bira içince sarhoş taklidi yapan liseli çocuklardan belki sen de olmuşsundur, bilemem. Ama biz Deniz’le harbiden içerdik. Yaşımıza aldırmadan, ne bulursak içerdik. Bira, votka, tekila, konyak, şarap, cebimizde ne varsa harcardık. Deniz annesinin sakinleşicilerini getirirdi arada, onlar da iyi kafa yapardı.
İçmemizin nedeni açıklayamazdım. Nedenini bilmediğim bir öfke vardı içimde ve içki içince kendimi kısa süreli de olsa dingin hissederdim. İçecek bir şey almak her zaman kolay değildi. Deniz’in parası olurdu genelde, ama limitlerimiz pek yoktu. O sıralar ganyan oynuyorduk, para umurumuzda değildi, ganyan oynamak bir şeyler yaptığımızı hissettiriyordu.
Tabi ki başlarda batırıyorduk, acemi şansı efsanesi bize pek uğramıyordu anlaşılan. Kuponumuza bir sürpriz at yazdık, dördüncü ayakta. Atın simi “Sarhoş Gemi” idi. Kazanırsa bir ay yetecek içki paramız olacaktı.
Kuponu yatırdıktan sonra sigarları sarıp radyoyu dinlemeye koyulduk. Birinci ayak tamam. İkici ayak yine tamam. Pek umurumuzda değil gibi yapıyorduk, havadan sudan konuşuyorduk.. “Strokes un klibini izledin mi? Yok ben izlemedim.” Üçüncü ayak yine oldu. Sonra dördüncü ayak. İkimizde bir şey demesek de “Sarhoş Gemi”den bir şeyler bekliyorduk. Haydi oğlum, haydi. Ve son düzlükte bizim at diğerlerinin eline verdi. Spiker inanılmaz rahatsız edici bir tonda cıyaklarken ben de heyecandan cep konyağını kırmıştım. İlk defa yukarıdakinin bana kıyak geçtiğini hissettim, o da beni seviyordu.
Televizyonda izlemek istiyordum, Deniz pek iyi hissetmediğini hissetti, ben tek başıma kalktım. Beşinci ayakta otobüsteydim, bizim at kazanınca sarhoşluğunda etkisiyle bağırdım, galiba insanlar beni deli sandı.
Eve normalde pek erken gelmediğim için annem şaşırdı, TV’yi açıp at yarışı izlemeye başlayınca ne diyeceğini bilemedi. “Serseri Aşık”a güveniyordum. Çok favori bir attı, ganyanı da çok düşüktü. Yarış başladı, “Serseri Aşık” geride kaldı. Heyecan yapıyor kerata dedim, bugün kaybedemezdim, yukarıdaki benimleydi. Bir türlü ön gruba giremiyordu “Serseri Aşık”. Son düzlük, hayır. “Serseri Aşık” kaybetmişti.
Odama gittim, Deniz’i aradım.
“Yattık abi.”
“Olur oğlum, boş ver.”
“Yarın bir daha.”
“Evet, selim. Yarın bir daha.”
Deniz bana ne olursa olsun denemeliyiz derdi. Denemesek nasıl bilebilirdik ki? Hayatı tanımaya çalıştığımız günlerdi ve biz gerçekten denemeye inanıyorduk. Tuhaf hissettiğim günlerdi benim için aynı zamanda. Adımın nerden geldiğini öğrenmiştim. Babam çok sevdiği bir kitabın kahramanının ismini bana koyduğu söylemişti. Tesadüfen bulmuştum o kitabı. İsmi “Tutunamayanlar”dı. Babam doğduğum anda beni bir tutunamayan olarak görmüştü. Ama ben yine de tutunabileceğime inanıyordum. Kaybetsek de deneyerek kaybedecektik. Tutunamasak da sımsıkı sarılırken elimiz kayacaktı.
O günler ben çok farklıydım. Tutunabiliyordum mesela. Her şey farklıydı. Bir evim bile vardı, hatta alt kata inince görebileceğim bir Merve. Merve yanımdayken her şey bana kolay gözüküyordu. O günler sevgimizin bize acı vermediği günlerdi, birbirimize güç veriyorduk. O alexander kruge tarzı filmler çekecekti, ben joy division vari şarkılar yazacaktım. Gerçekten inanıyorduk bunlara. Sevgi varken her şey gerçekti.
Aşağı kata indim, kapıyı annesi açtı. Ta o günlerden bana gıcıktı.
“Ne var Selim?”
“Şey, Merve evde mi?”
Merve’yle aşağı indik. Yağmur kaldırımları bütün gücüyle dövüyordu, sanki bu sokak ona çok kötülük yapmıştı.
Dış kapının önüne çöktük.
“Konyak var mı?”
Kafamı salladım.
“Paran?”
“Yok ya. Altılıya verdim bütün parayı.”
“Off selim ya”
“Boş ver güzelim.. Meteliğimiz yok, ama bak yağmurumuz var.”
Evet, yağmurumuz vardı. Sanki sonsuza kadar yağacaktı yağmur ve biz sonsuza kadar birlikte oturacaktık.
Ama yarın yeni bir gündü, bunu o zamanlar bilmiyordum.

22 Mart 2008 Cumartesi

kesilmiş hikayeler


Bugün üç senedir görmediğim eski bir kız arkadaşımı gördüm.
Eski sevgililer birbirlerini yıllar sonra gördüklerinde bir şekilde o senelerde ne olduğunu konuşmak isterler. Pek sağlıklı konuşmalar olmaz. Ama o kilo almışsın, bu saç rengi çok yakışmışlar öylesine söylenmez.
İkimizin de birbirine ilk sözü saçlarını kestirmişsin oldu.
Gerçekten o dalgalı, kızıl saçları gitmişti, yerine nerdeyse benim saçım kadar kısa kestirilmiş, yana taranmış siyah bir saç gelmişti.
Aslında o anıl diye seslenmese tanımazdım.
Yüzünü kapayan o koca camlı gözlüklerle onu nasıl tanıyabilirdim ki?
Adını da hatırlayamadım ilk başta.
Ama o özge’den önceki kadındı, bir şeyler vardı hatırladıklarım yumuşak dudaklı kadının yüzüne baktığımda.
Bana bir süre görüşmeyelim demişti, eski sevgilisi dönmüştü, unutamadığı.
Sonra “bir süre” görüşmedik. Bir gün aradı, artık özge vardı, bir süre oldu mu dedim, bir daha aramadı.
İşte bugün gördük birbirimizi. Aslında ondan bahsetmeyecektim. Ama başlayınca biraz bahsetmeden edemedim.
Onunla vedalaştıktan sonra galatasaray’dan aşağı okula yetişmek için seğirtirken son aylarda saçını kestirmiş arkadaşlarım teker teker gözümde canlandı. Ablam bile kestirdi saçlarını; ki bunun olacağını hiç sanmazdım.
Yaklaşık bir sene önce berber koltuğuna oturduğum anda canlandı. Film şeridi mevzusu aynen öyle.
Gerçekten yaşlandığımı hissettim. Sonraki aylarda dostların saçlarını kestirmesi bu duyguyu her seferinde bir daha yaşattı bana. Yandan açılan kafalar, tek tek beyazlar, saçlar kesildiğinde aynada pek güzel duygular hissettirmiyor.
Galiba bir dönem geride kalıyor, biz istemesek de yaşlanıyoruz. Artık saçlarımızı kısacık kestiriyoruz, bir ceket, gömlek giydiğimizde adama bile benziyoruz.
Bak yirmileri ortaladı dünün abileri, bugünün kaşarlanmış öğrencileri.
Neyse saçını kestirmemiş arkadaşlarıma sesleniyorum, lütfen siz de saçınızı kestirmeyin, kötü oluyorum.
Merak eden için ek:efendim şimdi bu foto ne alaka diyenlere şöyle cevap vereyim, kısa saçlı güzel bir hanfendi koyayım dedim, aklıma ilk bu hanım geldi. Sizin saçınıza, yüzünüze uyuyorsa siz de böyle kesin valla.

16 Mart 2008 Pazar

istanbul film festivali


Herkes hangi filme gitsek diyor, ben de herkese açıklama yapmak yerine dikkatimi çekenleri yazayım dedim. Buraya yazdığım filmlerin bir kısmı beğendiğim yönetmenlerin yeni filmleri, bir kısmı ödüllüler, bir kısmı hakkında güzel şeyler okuduklarım falan.
Bir iki sey daha belirteyim. Bu sene biletler yüzde kırk zamlı, otuz bilet indirimi de yok. su an festival if den daha pahalıya geliyor, kırgınız valla. Yeni melek faciasının tekrarlanmayacak olması çok güzel, fitaş geldi, hoş geldi.
Aklıma pek bir şey gelmiyor. Gelirse yazarım, bu arada festival çok güçlü, zaten önerilerimin sayısı da epey fazla.

Uluslararası yarışma:
Lütfen başa sarın
Yumurta
Umut
Xxy
Honeydripper
Okul yıllarım
Gece bekçisi
Yaşasın yönetmen

Sinemada insan hakları
Küçük çırak-kaçırmayın derim-
Çözülme
PVC-1

Türk sineması
Hazan mevsimi-bir panayır hikayesi
Ulak
Tatil kitabı
Ara
Nokta
Zeynep’in sekiz günü
Otuz iki kısım tekmili birden:Beyoğlu, türk sinemasında İstanbul-birilikte gösterilecekler-
Şarkılarla geçtim aranızdan

Akbank galaları
Ölümcül oyunlar
I’m not there
Savage ailesi

Yıllara meydan okuyanlar
İkiye bölünen kız
Katin

Dünya festivallerinden
Martin frost’un iç dünyası
Kırmızı balonun yolculuğu
9.90 YTl
işte özgür dünya
gölgeler
12
özel tim-bir ay önce Berlin de altın ayı aldı-
ulzhan
aleksandra-kaçar mı-
her şey reyting için
düşünme

genç ustalar
denizanası
utanç
la leon
chiko-diğerlerini yazmadım ama festivalin en merak uyandıran bölümlerinden bu bölüm komple-

amerikan bağımsızları
the darjeeling limited
kız kardeşim evleniyor
son yolculuk

ntv belgesel kuşağı
savaş provası
derek
Berlin
Terörün avukatı
Shine a light
Patti smith:dream of life

Mayınlı bölge
Ebeveynler
Kaçış
Yetiş eros
Yeniden doğuş
Sessiz ışık
Düşüş

Kadının adı var
Güneşli kent
Kaotik ana

Kafkaslar dan Akdeniz’e
Rüzgar adam
Balıklı bulgur
Kaptan ebu rayid

Canlandırma sineması
Alexander petrovu bir gösterimde yakalayın bence.

68 ve mirası
festivalin tartışmasız en iyi bölümü. Hepsi birbirinden değerli yapımlar, bu filmlere gidemeseniz bile bence bir kenara not alın ve sonra bu filmleri bir şekilde temin edin.
Her ne kadar bu hareket godard’la özleşse-burada da iki filmi var- benim favorim Easy Rider. Herkesin görmesi gereken, sinema tarihinin en önemli yol filmlerindendir bu film. Yapımından sonra birçok filme öncü olmuştur, ama hiçbiri bu filmin başarısını yakalayamamıştır-bu bölümde de yer alan büyük usta antoninoni nin zabriskie noktası da bu bağlamda başarısız sayılan filmlerdendir-.

Siyad:40 yılın en iyileri
Siyad neye göre bu filmleri seçti bilinmez, ama çok önemli iki film var karşımızda.

Marc caro
Amelie’nin yönetmeni jeunet le ortak çalışmaları bizim diyarlarda yönetmeni tanıtmıştır. O zaman şöyle diyelim; amelie yi sevenler şarküteri ve kayıp çocuklar şehrine bir fırsat versin.

Milos forman
68 kuşağıyla bağıntılı bir retrospektif var karşımızda.
Müzik hatırına ve seçmeler birlikte gösterilecek, ben de izlemedim, siz de kaçırmayın. Guguk kuşu, hair, amedeus bunları zaten biliyorsunuz, bilmiyorsanız da bilin artık, ayağınıza kadar geldi.

Anılarına
Macera-hıncallık yapmak istiyorum ve diyorum ki, festivalin en iyi filmi karşınızda, sergiyi de kaçırmayın.-
Kurdun saati
Bir iki

4 Mart 2008 Salı

Kamuoyu bilgilendirmesi


Eski dostlar toplandı konuştu, karara vardı.
Efendim kaybedenler güruhumuzun milli marşını beş sene sonra değiştirdik.
Öncelikle eski dostumuz Kurt amcama selam duruyorum, beş sene önce seviyorduk, hatta tapıyorduk, şimdi yüzümüzü buruşturuyoruz değil.
Hala çok seviyoruz.
Sözlerini de hala çok seviyoruz.
Ama değişen bir şeyler var işte.
Bu arada grubumuzun yeni elemanları bilge adam deniz ve bebek’in en karizmatik hatunu simge hanımefendiyi de selamlıyorum.
Gerçi kendilerinin ağzından interpol gibi gençlik ateşlerine verdiğim öneriler geldi ama dediğim gibi daha küçük onlar.
Efendim bundan sonra milli marşımız russian dance.
Beş sene önce epey bir tartışmıştık ama bu sefer hiç zorlanmadık.
Üç dakikalık bir şarkı da tom amcam bana tanımlandıramadığım her şeyi hissettiriyor.
Ve bir daha.
Ve son bir defa.
Her şeyin üstüne geldiğini düşündüğün bir anda bu şarkıyı dinle derim.
Başka da bir şey demeyeceğim.
Öyle bir şarkı ki üstüne denilen her şeyi silip atıyor, yapılan her yorumu gereksizleştiriyor, yaya bırakıyor.
Bu arada eski grubun bir araya gelme vesilesi olan, sayfamın sıkı takipçisi olduğunu dün öğrendiğim gizli hayranım bilge nin de doğum gününü bir kez daha kutluyorum.
Ama sen o kitabı on sekizine gelene kadar okuma jeremy, sonra olan bana olur.
Abin bizi kovalayacak diye çok korktum Cenk’le beraber.
Ama en azından kara kitabı da yanına koymadık, bunu unutmayalım.
Bu arada olaya dahil olmayan sevgili okurlarım siz de idare edin kırk yılın başında böyle bir şey yazalım dedim, ayrıca okumazsan da okuma, çok da..
Neyse, küfür yok.
İyi akşamlar efendim.

2 Mart 2008 Pazar

aylak adam a. konuşuyor.

Dizilerde seyircinin mevzuyu anlaması için yazılmış diyaloglar vardı ya
Onlar yokken olanları anlatmak için
Bazen de dış ses monolog yapar hani
Dün akşam düşündüm de keşke benim etrafımda da böyle tipler olsa
Ben yan masada tek başıma otururken onlar konuşsa, ben de olanı biteni anlasam
Ya da dış ses seslense bana, boşlukları doldursam, Allah razı olsa ondan, sevdiğini kavuşsa
Ben de anlasam konuşmaları, hatta leb demeden leblebi desem
Çok fazla “se” oldu galiba
Pekala, o zaman dizilere devam edeyim.
Diziler çok güzel
Türk dizileri ama
Her şey dolu dolu. Muallak yok. her şeyi anlıyorum-45 bölüm sonra baksam da anlıyorum, flash back diye bir şey var bilirsin belki- bayılıyorum onlara.
Bir de tipler var. Önce “pure evil” olan, sonra içindeki iyiyi çıkaran.
Onlara da bayılıyorum. Hep onların sahneleri olsun istiyorum. Başroldeki herifi çıkarıp onların hikayesini anlatsınlar istiyorum. Herkese iyilik yapsınlar, herkse onları sevsin istiyorum.
Onlar mahçup mahçup gülümsesinler, diğerleri de onları sevgiyle kucaklasın istiyorum.
Bu arada jeremy bu sayfa kapanmadı, haberin olsun.
Kierkegaard demiş ya konuşmak en büyük susuştur diye, o zaman susarken de konuşabiliriz sanırım.
Kafamda konuşuyorum jeremy merak etme.
Birçok hikaye var aklımda, yazmazsam çatlarım. Sen de anlat, seni de yazayım.
İyi akşamlar.