23 Mart 2008 Pazar

selim

Her şey bir kurabiye yememle başlamadı. Hayır hayır; bir efes dark veya köpek öldüren de
getirmedi eskileri aklıma. Eskiler her zaman aklımdaydı.
Proust belki bir kurabiyeyle hatırlamıştı her şeyi. Ama benim geçmişim çok yakın, sanki düzeltebilecekmişim kadar yakın. Ama öyle değil tabi ki, bunu konuşmaya değmez.
Evet, ortaokul ve liseyi N.’de okumuştum. Birkaç yıldan sonra artık okuduğum okul bende okul etkisini yitmeye başladı. Evet, derslere giriyorduk, sınavlar oluyordu, hocalar beynimizi sikiyorlardı, ama bunu sorgulamayı bırakmıştım. Okuldan çıkınca okul aklımın ucuna bile gelmiyordu. Düşünmüyordum orayı, belki de dayanmamın en büyük sebebi buydu.
Herkes liseden şikayet eder, siz de etmişsinizdir; ama bana durum farklı gibi gelirdi. Aslında onların tıkırındaydı işler. Söyleniyorlardı, ağlaşıyorlardı ama eminim ki bir hafta okulu tatil etsek ikinci hafta hepsi sıkıntıdan patlar, okula gelirdi. Hep bunu düşünürdüm sabahları okulun kapınsın açılmasını beklerken. İnsanların en az toplandığı köşeyi seçer, kulağımda walkmenimin cızırtılı sesleri onları izlerdim. Hep kendimi onlardan farklı hissederdim. O zaman dinlediklerimde bu doğrultudaydı. O yaşlarda müzik benim için çok önemliydi. Farklı olduğumu, farklı olanların da olduğunu hissettirirdi.
Aslında bu farklı olma meselesi, öteki olma durumu çok eskilere dayanıyordu. Daha küçücükken, henüz hayatın “piyes”leriyle pek fazla haşır neşir olmamışken burada misafir olduğumu inanırdım. Burada neden olduğumu bir türlü anlayamıyordum ve bu durumun çabucak bitmesini, eve dönmeyi istiyordum. Her gece yukarıdakine seslenirdim. Hadi ama artık, cezam bitsin. Gerçekten kötü bir şey yapmış olmalıydım, yoksa çoktan dönerdim. Elma da sevmem ya..
Ama dönemedim, tersine iyice içine battım. Sistem bir şekilde beni de bir grubun içine almayı başarıyordu. “ Başarısız öğrenciler” grubu. Ama bu gruba -bir grup diyebilirsek eğer- en önemli özelliğimiz hiçbirimizin birbirine benzememesiydi. Hepinizin ayrı bir kaybetme yöntemi vardı.
Belki de onlarla konuşmayı denemeliydim. Ama bu okul da yaptığım tek şey memur gibi gidip gelmek, çok sıkılırsam da arazi olmaktı. Çok sıklaşmadıkça müdür bir şey demezdi bunlara, sanki bu kaçışlar benim uslu durmamın ödülüydü.
Yine de derslere, yani sınıfa girmek zorundaydım. Yıllardı gördüğüm bu “anlamsız” suratlar her sene biraz da silikleşiyordu. Aslında kafam iyi değildi, ama arada 5 senelik sınıf arkadaşlarımın ismini karıştırdığım olurdu. Ama onlar nedense beni olduğum gibi kabul ediyorlardı. İçindeki iyiyi çıkarmaya çalışıyorlardı.
Evet, buna gülünür haklısın. Belki de yakışıklılığım, belki arak şairliğim, belki gitar çalmam, bir şey çekiyordu onları. Bana karşı naziktiler; erkeler de öyleydi doğrusunu söylemem gerekirse. Sınıfta uğraşılan tipler vardı, bilirsiniz; tam bir işe yaramaz olmalarının yanı sıra insanı uyuz edecek bir tavırları olan, işte onlarla uğraşıyorlardı ortaokulda falan. Bense sadece okulda ilk tanıştıkları veya servis arkadaşları falan filan. Hiç uğraşmazlardı benimle. Hocalar da uğraşmazlardı benimle. Hiçbir soruyu cevaplayamayacağımı bildikleri için beni tahtaya bile kaldırmazdılar. Bilmiyorum, belki de iyi insanlardı.
Ama o sınıfın içinde otururken bunları düşünmeniz imkansızdı. Televizyonlarda gösterdikleri ibret verici görüntüler değildi bizimkisi, evet nuri bilge’nin kasaba’sına konu olacak imkansızlıklar ortamı da yoktu, ama çevremdekilerle anlaşamadıktan sona bunların bir önemi kalmıyordu.
Herkesin en yakın arkadaşıyla oturduğu sınıfta ben her sene boş kalan yere geçiyordum. Yakın arkadaş grubu tekil bir sayıdan oluşanlardan kalan boşluğu ben dolduruyordum. Yanımda oturan sarışın hatunla bir sorunum yoktu. Sadece o dişlerinin nasıl bu kadar beyaz olduğunu çözemezdim. Reklamdaki tiplerin bile dişleri bu kadar parlayamaz. Evet işte onun iki yakın arkadaşı vardı ve anladığım kadarıyla o ikisi daha “yakın” arkadaş olduğu için arkada benimle oturmak zorunda kalıyordu. Üçünün birbirinin aynısı olması gerçekten ilginç bir konuydu. Hayır timbirlend botları veya barbır gocuklarından bahsetmiyorum. Şaşırdıklarında ellerini ağızlarına götürüşleri bile birbirinin aynıydı ve de ne çok şeye şaşırıyorlardı. Her neyse demek istediğim bunu farkında mıydılar?
Benim gibi bunları düşünüp düşünmediklerini bilmek isterdim. İlkokuldayken sınıf hocamız kim ilerde sigara içecek demişti, ben ve bir çocuk parmak kaldırmıştık sadece-acaba içmiş midir?-. Yani şunu demek istiyorum; bugün ne olduklarını veya yarın ne halt olacaklarını düşünüyorlar mıydı? Koskoca N.’de okuyorduk. Klas çocuklardı bizimkiler. Yan sıradaki T. birkaç sene daha okur gibi yapacaktı, sonra babasının şirketinin başına geçecekti. Sonra evlenecekti, o mutlu aile fotolarından biri masasında olacaktı, sonra hafta sonları sekreteriyle birlikte “iş gezilerine” gideceklerdi. Yanımdaki sarışında T. gibi bir herifle evlenip sonra kocasının iş gezileri nedeniyle boşalan hafta sonlarının masör çocuklarla oynaşarak geçirecekti. Bunun gibi şeyler geliyordu aklıma. Başka türlüsü olamaz gibime geliyordu.
Adenin, guanin, timin, stozin beni inanılmaz bayınca okuldan kaçardım. Deniz’le beraber ikimizin okuluna eşit mesafede kalan S. Parkında buluşurduk. Buluşma da denemez ya. Birimiz gelirdi, sonra belki de öbürümüz.
Bir iki bira içince sarhoş taklidi yapan liseli çocuklardan belki sen de olmuşsundur, bilemem. Ama biz Deniz’le harbiden içerdik. Yaşımıza aldırmadan, ne bulursak içerdik. Bira, votka, tekila, konyak, şarap, cebimizde ne varsa harcardık. Deniz annesinin sakinleşicilerini getirirdi arada, onlar da iyi kafa yapardı.
İçmemizin nedeni açıklayamazdım. Nedenini bilmediğim bir öfke vardı içimde ve içki içince kendimi kısa süreli de olsa dingin hissederdim. İçecek bir şey almak her zaman kolay değildi. Deniz’in parası olurdu genelde, ama limitlerimiz pek yoktu. O sıralar ganyan oynuyorduk, para umurumuzda değildi, ganyan oynamak bir şeyler yaptığımızı hissettiriyordu.
Tabi ki başlarda batırıyorduk, acemi şansı efsanesi bize pek uğramıyordu anlaşılan. Kuponumuza bir sürpriz at yazdık, dördüncü ayakta. Atın simi “Sarhoş Gemi” idi. Kazanırsa bir ay yetecek içki paramız olacaktı.
Kuponu yatırdıktan sonra sigarları sarıp radyoyu dinlemeye koyulduk. Birinci ayak tamam. İkici ayak yine tamam. Pek umurumuzda değil gibi yapıyorduk, havadan sudan konuşuyorduk.. “Strokes un klibini izledin mi? Yok ben izlemedim.” Üçüncü ayak yine oldu. Sonra dördüncü ayak. İkimizde bir şey demesek de “Sarhoş Gemi”den bir şeyler bekliyorduk. Haydi oğlum, haydi. Ve son düzlükte bizim at diğerlerinin eline verdi. Spiker inanılmaz rahatsız edici bir tonda cıyaklarken ben de heyecandan cep konyağını kırmıştım. İlk defa yukarıdakinin bana kıyak geçtiğini hissettim, o da beni seviyordu.
Televizyonda izlemek istiyordum, Deniz pek iyi hissetmediğini hissetti, ben tek başıma kalktım. Beşinci ayakta otobüsteydim, bizim at kazanınca sarhoşluğunda etkisiyle bağırdım, galiba insanlar beni deli sandı.
Eve normalde pek erken gelmediğim için annem şaşırdı, TV’yi açıp at yarışı izlemeye başlayınca ne diyeceğini bilemedi. “Serseri Aşık”a güveniyordum. Çok favori bir attı, ganyanı da çok düşüktü. Yarış başladı, “Serseri Aşık” geride kaldı. Heyecan yapıyor kerata dedim, bugün kaybedemezdim, yukarıdaki benimleydi. Bir türlü ön gruba giremiyordu “Serseri Aşık”. Son düzlük, hayır. “Serseri Aşık” kaybetmişti.
Odama gittim, Deniz’i aradım.
“Yattık abi.”
“Olur oğlum, boş ver.”
“Yarın bir daha.”
“Evet, selim. Yarın bir daha.”
Deniz bana ne olursa olsun denemeliyiz derdi. Denemesek nasıl bilebilirdik ki? Hayatı tanımaya çalıştığımız günlerdi ve biz gerçekten denemeye inanıyorduk. Tuhaf hissettiğim günlerdi benim için aynı zamanda. Adımın nerden geldiğini öğrenmiştim. Babam çok sevdiği bir kitabın kahramanının ismini bana koyduğu söylemişti. Tesadüfen bulmuştum o kitabı. İsmi “Tutunamayanlar”dı. Babam doğduğum anda beni bir tutunamayan olarak görmüştü. Ama ben yine de tutunabileceğime inanıyordum. Kaybetsek de deneyerek kaybedecektik. Tutunamasak da sımsıkı sarılırken elimiz kayacaktı.
O günler ben çok farklıydım. Tutunabiliyordum mesela. Her şey farklıydı. Bir evim bile vardı, hatta alt kata inince görebileceğim bir Merve. Merve yanımdayken her şey bana kolay gözüküyordu. O günler sevgimizin bize acı vermediği günlerdi, birbirimize güç veriyorduk. O alexander kruge tarzı filmler çekecekti, ben joy division vari şarkılar yazacaktım. Gerçekten inanıyorduk bunlara. Sevgi varken her şey gerçekti.
Aşağı kata indim, kapıyı annesi açtı. Ta o günlerden bana gıcıktı.
“Ne var Selim?”
“Şey, Merve evde mi?”
Merve’yle aşağı indik. Yağmur kaldırımları bütün gücüyle dövüyordu, sanki bu sokak ona çok kötülük yapmıştı.
Dış kapının önüne çöktük.
“Konyak var mı?”
Kafamı salladım.
“Paran?”
“Yok ya. Altılıya verdim bütün parayı.”
“Off selim ya”
“Boş ver güzelim.. Meteliğimiz yok, ama bak yağmurumuz var.”
Evet, yağmurumuz vardı. Sanki sonsuza kadar yağacaktı yağmur ve biz sonsuza kadar birlikte oturacaktık.
Ama yarın yeni bir gündü, bunu o zamanlar bilmiyordum.

8 yorum:

twenty four hours dedi ki...

Selim ' in lise hayatı böyle bir şey olmalıydı zaten. Çok güzel karıştırmışsın bazı şeyleri , her zamanki akıcı ve içtendi anlatım. Sanki hiçbir şeyden bahsetmiyormuşsun gibi ama aradaki bir iki cümle düşündürmeye, anlamaya yetiyor. Belki biraz bilmek gerek bazı şeyleri ha üstad.Kendine iyi bak görüşürüz..

lüzumsuz adam dedi ki...

biliyorsun selim i yazarken pek özen göstermiyorum. bu seferde öyle oldu, aceleye getirdim. ama birçok selim yazısındaki gibi sonra geriye döneceğim ibr hikaye.
deniz le selim parkta bulusmasından baslayıp onların o dönemki ilişkisine, çevreyle ilişkilerine, kendilerine ibraz bakacağız, kapanıs da yine merve yle olur. merdiven basında otururlarkene.
bu arada
so this is permanence
love shattered pride
what once was innocence,
turned on its side
a cloud hangs over me,
marks every move
deep in the memory,
what once was love
eyvallah, görüşürüz.

cizgilidefter dedi ki...

Selim'i birine benzettim

Yağmuru bol,dünya dursa vız gelir...

Selim işte...

lüzumsuz adam dedi ki...

selim işte
haklısın, bizim selim işte.
bu arada hoş geldin çizgili defter.:)

cizgilidefter dedi ki...

Hoşbuldum... :]

selim'in öncesi de varmış;bi gezinelim..

godsyndrome dedi ki...

bu çok güzel bir yazı olmuş usta!

godsyndrome dedi ki...

selimin tüm maceralarını okudum selim artık benim kahramanım olmak istediğim adam tyler durden ım

lüzumsuz adam dedi ki...

tyler durden a benzetmene bayıldım abi.
saol,beğenmene gerçekten sevindim:)
selim haziran basında üç yazıyla tekrar sizlerle:)