26 Haziran 2008 Perşembe

blog&müzik

evet bir konu daha var yazacağım.
aslında bu aklımdaydı; arada sırada gördüğüm ve hoşnut olmadığım bir konu.
öncelikle bu yazı sadece blogu olan arkadalara hitaben yazılıyor, onun için diğerleri okumasın, sayfayı kapısın, ya da daha önce yazmış olduğum o süper eserlere geri dönsün.
ikinci olarak bu yazıyı godsyndrome un blog una tıkladıktan sonra yazma kararı aldım, bunu da belirteyim.
bir aralar sayfayı yenilemeyi düşünüyordum, ama bu sadece bir düşünce olarak kaldı, üstünden altı ay geçti, hala düşünüyorum, düşünmekteyim, düşüneceğim.
neyse işte bu sayfaya müzik falan koyma durumu var, yandan böyle tıklıyorsun, çalıyor, senin sevdiğin şarkıyı belki de okuyucun da seviyor, hatta o zaten o şarkıyı seviyormuş, hayatımın kadını falan kısacası.
konuya dönecek olursak böyle yandan bir tıklama şeklinde bu müzik olayına dalınmasına karşı değilim, hatta arkasındayım.
ama bir de sevgili godsyndrome gibi blog kullanıcıları var, siz sayfayı açıyorsunuz, fonda cat power, hatun sanki yanımda mırıldanıyor, sonra birden ne oluyoruz lan diyorsun, evet şarkılar onu söylesin güzel de, böyle de olmuyor ki jeremy, hadi şarkılar seni söyler neyse de, bir keresinde arya opera ne haltsa bir başladı, sandalyeden zıpladım.
kısacası bence blog sahipleri bu durumu düşünmeli ve duruma uygun programlar kullanmalıdır.
öyle program yok demeyin, ben bile biliyorum, ayıptır.
tekrar iyi akşamlar.

persembe aksamı

selam jeremy
bir iki bir sey var dün aksam düşündüğüm onlardan bahsetmek istedim bu aksam evde otururken.
dün aylardır görmediğim bir dostumla buluştum.
aylardır görüşmediğiniz biriyle neler yaptığınızdan bahsedersiniz sanırım. öyle olmalı bence de. ama biz başladık rilke yle, mallarme den çıktık, verlaine la bağladık. uzun zamandır edebiyat konuşamıyordum, güzel oldu, ama onun yanından ayrıldıktan sonra nedenini tam olarak anlayamadığım yavan bir tat kaldı aklımda.
sonra tophane, 9.40 da evdeydim.
evet efendim, tahmin edeceğin üzere dönüş saatimi randevuma göre ayarlamıştım.
yoldayken aklımda rilke vardı.
sonra evdeydim, üç dakika içinde zeytinburnu kökenlerime yakışır bir biçimde maçı izlemeye koyulmuştum.
maç izlerken sıkı küfrederim.
hatta bazen abartırım.
artık sadece önemli maçları izliyorum ama izlediğim zaman da hakkını veriyorum. ilk golden sonra beni görecektin jeremy. televizyona sarılıyordum nerdeyse.
sürekli söylerim ya, burjuva çekirdek aile yaşamına karşı olduğumu. işte bu futbol bu yaşamın tatlısı, hatta bazıları için hayatın iki anlamından biri. o zaman benim futboldan nefret etmem gerekir değil mi? hatta bana çoğu kişi sen futbol izlemiyorsundur kesin der, ama öyle değil işte jeremy, küçüklükten kalma bir şey bu, ne kadar tavsasa da hep benimle olacak.
evet milli maçı da kendime bağladım farkındayım.
dramatikti.
aslında bütün bu maçlar bir stüdyo yapımı amerikan filminin senaryosu gibiydi ama öyle olsaydı bizim bir maç daha oynamamız gerekirdi.
gerçekten üzüldüm.
ama televizyondaki elleri kelinde maçı izleyen, sonra tv ye çıktığı görünce aptal aptal sırıtan herif gibi değil.
sonra beş on dakika tv de dolandım yattım.
galip gelemediğimiz için mermileri ellerinde patlayan magandalar can sıkıntısından patlattıkları kurşunlarıyla bana maçı düzenli aralıklarla hatırlatıyordu ama gerçekten maçı hiç düşünmedim.
işte böyle oldu, az sonra rilke ye devam etmeyi düşünüyorum.
iyi akşamlar.

23 Haziran 2008 Pazartesi

esbjorn svennson


esbjorn svensson yaklaşık on gün önce öldü.
geçtiğimiz hafta evde kasım ayındaki konserde nerede oturacağımızı konuşuyorduk, sonra akşam öldüğünü öğrendik.
ne kalıyor geriye bir müzisyen öldükten sonra?
bir müzisyen öldükten sonra onun şarkılarını dinlerken artık ne hissediyorsun?
e.s.t dinlemek artık zor, sevdiğim müzisyenlerin ölmüş olmalarına alışkınım ama dinlediğim müzisyenlerin ölmesine pek alışkın değilim.
bencil bir çocuk gibi mi davranıyorum, belki de.
svennson dan bahsederken aklıma geldi.
bu sayfada hep ölmüş kişilerden bahsediyoruz jeremy farkında mısın? uyar, rimbaud, antonioni aklına kim gelirse.
ölüm hakkında konuşmayı hiçbir zaman beceremiyorum, kelimeler dökülmüyor ağzımdan.
ölüm her zaman yanımızda ve her zaman ulaşamayacağımız kadar uzağımızda.
tıpkı hayat gibi.
geride e.s.t kaldı dinlenecek, dinlemekten asla sıkılınmayacak.

aylak zamanlar


tamam tamam, o kadar gündür benden yazı bekliyorsun jeremy, bir yazıyla kaçacak değilim.
ne iyi adamım ben ya.
müşfik dostunuz hep sizinle.
neyse sabah düşünüyordum, seninle paylaşayım jeremy.
sabah saatimi ararken rimbaud nun şiir kitabına rastladım jeremy. o sırada da kafamdan crystal ship i çalıyordum.
birden aklıma geldi, rimbaund altmışlarda veya yetmişlerde yaşasaydı nasıl biri olurdu?
bence kesin bir rock star olurdu, hem de en afilisinden.
hani patti der ya hep, morrison rimbaud reenkarnesi diye.
bu reenkarnasyon olaylarına inanmıyorum, hatta nasıl yazıldığını bile bilmiyorum, ama içten içe de patti diyorsa doğrdur diyorum.
neyse bir an patti yle rimbaud yanyana canlandı gözümde, ne tatlı çift olurlardı.
bu yazı da bitti.
yaz ayları böyle jeremy, pek sağlıklı şeyler düşünemiyorum.

aylak a.

uzun zamandır yazmıyordum, aslında yazacak bir şey yok jeremy o yüzden.
neyse oturduysam, kirap okumayı bırakıp makinanın başına geçtiysem bir şeyler yazabilirim sanırım.
geçenlerden sahaflardaydım.
ha ha çok yeni bir şey.
evet, yeni bir şey yok ama sahaflarda her zaman hayat var.
kitap almak için de girdiğim olur ama genellikle sadece bakınmak için sahaflara giderim. sahaflarda kaderlerine terkedilmiş, üstüste tıkıştırılmış kitapları görmek hiç de güzel bir manzara değil aslında.
düşünsene bütün hayatını oraya aktarıyorsun ve sonra orada biri okuyor, seni bırakıyor, öbürü alır bakar gibi yapıyor, sonra o da çöpe bırakıyor.
kitapların kaderi bu.
iyi kitapların da ne yazık ki.
önceden okuduğum bir kitabı sahafalarda bana ürkekçe selam verirken görmek de hiç güzel bir manzara değildir.
ama yine de çok severim bunu. bir anda o kitap aklıma gelir. aklıma gelmekle kalmaz, artık elimdedir ve gerçekten de aklımdaysa onu bir gazetenin sayfalarını çevirir gibi çevirmem, not ettiğim satırları bulmaya çalışırım.
bir de görünce hiçbir şey hatırlayamadığım kitaplar var, ki onları görmek sinirim bozar.
düşünsene okumuşsun bir kitabı jeremy ve bir satır bir şey hatırlamıyorsun, onu bırak konusu hakkında bile hiç fikrin yok, sadece kapaktan tanıyorsun.
öyle bir kitap gördüm işte.
dublorün dilemması.
evet, ben almamıştım, ablam almıştı, niye almıştı, nedir, ne değildir, neyse artık, kitabı elime aldım düşündüm. hiçbir şey gelmedi aklıma.
ki o zaman bu kitap niye var?
ve ben "çok değerli zamanımı" niye okuyarak harcamıştım?
biliyorsun işte, gereksiz şeyleri okumamak lazım, üç sene öncesine göre çok bilinçliyim bu konuda. işte bir kitap düşün, bizim evde de var ve benim o kitapla ilgili tek hatırladığım şey bizim kütüphanede anar ın amat ın yanında sarı kırmızı uyumunu yakalaması. neyse bıraktım onu oraya, onun yerisi de orası olmalı zaten.
kazım taşkent baskısı bir don kişot gördüm, fiyatta uygundu ama almadım. bazen gereksiz yere cimri oluyorum, sahaftan çıktığım sırada niye almadım diye hayıflanmaya başlamıştım.
yine de elimiz boş çıkmadık. bernard ın okumadığım iki kitabını buldum sahaflardaki favori dükkanlarımdan birinde.
bana sen thomas bernard istiyordun öyle değil mi dedi.
yok dedim, gördüm aldım.
bir aralar paso ona turgut uyar var mı diye soruyordum, o da bana evde var diyordum.
şimdi benim evde de var, artık sormuyorum, neyse.
bu yazı burada biter.
iyice günlük gibi mi olduk jeremy, yazın performans düşüyor, tuz kaybı falan, idare et.

9 Haziran 2008 Pazartesi

selim

gecikmiş Selim'lerle devam ediyoruz. haftasonu da bir tane olacak inşallah.


Özge’ye her şeyi en başından anlattım, ne olacaksa olsun demiyordum, tam tersine Özge’nin her ne olursa olsun yanımda kalmasını istiyordum. Özge ise hiç beklemediğim kadar olgun davrandı, geçmiş geçmişte kalmıştı, önemli olan şimdi ne yapacağımdı.
Ortada özür dilenecek bir durum olmasa da Özge’ye bir hediye almak istiyordum, içimden geliyordu, Özge bunu anlayabilecek bir kadındı, bunları düşünmeme gerek yoktu.
Hediye için cüzdanınızda para olması lazımdı, oysa belki de para benim cüzdanımda olmayan tek şeydi. Bana veresiye verenlere bir daha bu hataya düşmeyecekleri için bu seçenek de ortadan kalkıyordu. Yine de Sami abide bir şansımı deneme istedim.
Sami abinin S.Sokakta plak satan bir dükkanı vardı. Plaktan başka kitap, eski masa, sandalye vb yani eski olan her şeyi bulabileceğiniz neredeyse zifiri karanlık olan hiç aydınlatılmayan bir mekandı. Sami abi bana bir plak verirdi belki. Kendini yetmişlerde yaşıyor sanmasının dışında iyi adamdı Sami abi.
Dükkana girdim, Sami abiye bir selam verdim, o gözlüğünün altından bana baktı, sonra önemsiz bir şey görmüş gibi umursamadan okumaya devam etti. Plaklara bakarken dükkana yeni bir şeyler geldiğini fark ettim. Sami abinin eline iggy’nin ilk iki solo albümü ve stooges’ın fun house’ı düşmüştü.
“Sami abi süper bunlar ya.”
Göz ucuyla bana baktı, sonra kitabına döndü.
“Kimsen geldi abi bunlar? Orijinaller galiba.”
“Neyi soruyorsun sen?”
“Abi Iggy gelmiş, Stooges.”
“Ha onlar mı? Ben de ne soruyor bu çocuk dedim. Kuru gürültü işte. İstiyorsan vereyim.”
“Abi ne diyorsun sen ya. Stooges kuru gürültü ne demek ya.”
“Selim kitap okuyorum şura. Seninle punk zırvalarını konuşacak halim yok. alacaksan al.”
Biraz dolanır gibi yaptım, hemen çıkmak istemedim, çok sinirlenmiştim. Sami’yi yalamaya hiç niyetim yoktu, o zaman da plakları alamayacaktım. Sami abiyi selamlamadan çıktım.
Dediğim gibi Sami abi iyiydi, hoştu, az iyiliğini görmemiştik ama kendini hala yetmişlerde sanıyordu. Sami abi hala İngiltere’de hippi karıları becerip, the wall falan dinlediği günlerdeydi. Dinozor pink floydculardan biriydi o. Oysa pink floyd nedir ki? Syd barrett, the piper at the gates of pawn. Tamam ya sonrası? Stooges kuru gürültüymüş. Ona dersini vermeliydim.
Hemen bas gitaristim Derya’yı aradım, o bana yardımcı olabilirdi.
“Alo.”
“Jeremy selam. Ben Selim. Çabuk gel jeremy, iggy’i kurtarmamız lazım.”
Plan gayet basitti. Derya kılık kıyafet değiştirecek, dükkana kendisinden önce iki kız yollayacak otuzbirci sami’nin dikkati dağılsın diye, arkasından o girecek, plakları resim çantasına atacaktı.
Gingsberg’in şiirlerini sahaflardan kurtardığımdan beri hiçbir şey aşırmamıştım. Derya ile kızları beklerken karısının doğurmasını bekleyen adamlar gibi volta atıyordum, bir yandan da yaptığımın yanlış olmadığını, iggy’nin hakkını teslim edecek birine götürdüğümü, Sami’nin kokuşmuş bir herif olduğunu kendime telkin ediyordum.
Derken Derya elinde çantayla göründü, sırıtıyordu. Tünel meydanın ortasında birbirimize sarıldık, hatırı sayılır bir kitlenin durup bizi izlemesine sebep olacak kadar bir süre zıpladık, öpüştük, sarıldık.
Turan abinin stüdyosuna gidip plakları kontrol ettik. Hepsi çalışıyorlardı, Sami’ye inat sallıyorlardı etrafı. TV Eye’la stüdyoyu birbirine katarken telefonum çaldı, arayan Batuğ’ydu.
“Batuğ ne oldu?”
“Selim pikap nerde?”
“Nasıl nerede, yok mu küçük odada?”
“Yok, bütün eve baktım, bir yere mi verdin?”
“Nereye verecem lan? Hırsız falan mı girdi?”
“Bilmem… Ben uyuyordum… Birileri geldi sanki, bilmiyorum ki..”
“Batuğ amına koyayım senin.”
Arda’yla Merve döndükten sonra Batuğ’y taşınmıştım. Batuğ benim grubumun değişmeyen tek elemanıdır. Yıllardır bateristimdir. Batuğ kullandığı maddelerin etkisiyle sürekli uyuklayan bir halde dolanır. Batuğ öyle bir adamdır ki, onun yanında ben bile sorumluluk sahibi bir insan gibi gözükürüm. Ki gerçekten de öyleydi. Eve gidip olaya müdahale etmeliydim.
Gerçekten soyulmuştuk, hırsız büyük ihtimalle pencereden girmişti. Evde çalınacak bir tek plaklarla, pikabı bulmuştu. Polis imdatı aradım.
“Polis imdat, buyrun.”
“Aa selam… Merhaba… Biz soyulduk.”
“Neredesiniz?”
“Şu an apartmanın önündeyim.”
“Hayır adresinizi sordum.”
“Ha adres… Adres.. Şey, birkaç dakika sonra arasam.”
Ne yani, eminim sizde oturduğunuz evin açık adresini bilmiyorsunuzdur. Neyse bakkala sordum, sonra tekrar aradım, beş dakikaya bir ekip yolluyoruz dediler,. Yaklaşık 4 saat sonra bir araba geldi sonunda. Gerçekten hep böyle yapıyorlarsa polis imdat demek gereksiz bir işti, bana kalırsa beni pek önemsememişlerdi.
Polislere aram oldum olası boktu. Siviller her zaman beni çekerlerdi kenara, her daim kimlik sorarlar bana, üstüm aranır falan filan. Bir polis görmek bende hep kaçma isteği doğururdu, ama bu sefer polis amcalar bizi kurtaracaklardı.
Ama dakika bir gol bir oldu.
“Sizin evi mi soydular?”
“Evet, amirim.”
“Sizin soyulacak neyiniz var ki lan?”
“Öyle demeyin amirim.”
“Ben amir değilim, memurum.”
“Peki, amirim.”
Polis amca üç odaya şöyle göz ucuyla baktı, mutfağa geçtik.
“Ev nasıl dağınık mıydı, yoksa hırsızlar mı dağıttı.”
“Yani biraz onlar, biraz biz galiba.”
İkna olmamış bir ifadeyle kafasını salladı.
“Peki mutfaktan bir şey almış mı? Şişeleriniz tamam mı? Mutfağa çok girerler.”
“Bizde dolu şişe kalır mı be amirim, olsa biz içeriz.”
“Tamam lan, cıvıma. Ne çalındı şimdi?”
“Bir pikap, birkaç plak.”
“Bunun için mi çağırdığınız beni? Şunu bir baştan anlatın bakalım. Sen evde yoktun, sen evdeydin, anlat.”
Batuğ’ya söylüyordu. Batuğ’yu dürttüm.
“Amirim birkaç tıkırtı duydum sanki, ama bilemiyorum… Biri geldi sanki ama görüntü çok flu amirim, anlatabiliyor muyum?”
“Flu ne lan. Dalga mı geçiyorsun sen benimle. Ne diyorsunuz lan siz.. Hem senin gözlerinin altı ne lan öyle. Götüreyim mi narkotiğe.”
“Amirim biz.”
“Yürü yürü, hangi odadaydı bu pikap.”
Küçük odaya geçtik, daha doğrusu polis amca içeri girdi, biz kalabalık olmasın diye kapının eşiğinde duruyorduk. Biraz bakındıktan sonra bize döndü.
“Kim kalıyor bu odada?”
“Muhtelif amirim.”
“Muhtelif. Kaç kişi kalıyor bu evde?”
“Pek belli olmuyor amirim.”
Kafasını salladı, biraz daha bakındı.
“Ama bak bu odayı kurcalamışlar adamakıllı.”
“Yok aslında pek bir şey yapmamışlar amirim. Öyleydi zaten. Alıp gitmişler.”
“Oğlum ne entel kuntel zevklerin var senin. Bu ne lan?”
“Gitar amirim.”
“Bak bunu almamışlar. Bozuk mu lan bu?”
“Değil aslında.”
Gitarımı almaya tenezzül etmemişlerdi kısacası; ya da belki de acımışlardı, bir müzisyenin her şeyidir gitarı, belki de onlarda müzisyenlerdi.
“Peki bunlar ne, bunlar da plak değil mi?”
“Onları bugün aldım jeremy.”
“Ne ceremisi lan. Lan sizin ikinizin de kafası iyi.”
“Amirim pardon ağız alışkanlığı, herkese jeremy derim ben, saygımı göstermek adına.”
Amirim kendi kendine bütün cinsler de beni buluyor diye söylendi. Odadan çıktık, öbür odaya girdik.
Polisler konuşmayı çok severlerdi ve klasik soruları vardı, ben niye sormadı lan diye düşünürken soru gelmişti.
“Ne okuyorsunuz lan siz?
“İstanbul Üniversitesi, Orman Mühendisliği amirim.”
“Ne olacaksın onu bitirince?”
“Amirim ben müzikle ilgileniyorum. Grubum var, barlarda çalıyoruz, sizi de bekleriz. İnşallah albüm çıkartacağız.”
“Yaparsın, yaparsın. Sen ne okuyon lan. Kesin ya işletme ya iktisat.”
Batuğ ayakta uyuyordu.
“İşletme okuyor amirim, benimle birlikte aynı grupta o da.”
Polis amca Batuğ’ya ilk defa gördüğü bir böceğe bakar gibi bir daha baktı, kafasını salladı.
“Ben demedim sana. Bu senin arkadaşında bir şey var ama neyse. Sormayacağım, sormayacağım diyordum, ama bu ceketinde yazan ne?”
“Hate, yani Türkçe nefret yazıyor amirim.
“Satanist misin lan sen?”
“Yok amirim, bir çeşit kendine ifade etme biçimi, İngiltere’den bir arkadaşım yollamıştı, arada giyiyorum.”
“Oğlum bu tip, kulağındakiler, bu dövmeler-batuğ’nun kolunu işaret ediyordu-, ne lan bu haliniz. Adam olun adam. Babanız, ananız sizi bunun için mi büyüttü, bir işin ucundan tutun, bu seferlik sizi götürmüyorum, ama bırakın bu işleri.”
Adam kapıya yönelmişti.
“Amirim gidiyor musunuz?”
“Ne yapacağım, bir su bile ikram etmediniz, gideceğim tabii ki.”
“Parmak izi almayacak mısınız?”
Güldü, kapıyı açtı.
“Amirim nereye gidiyorsunuz, beni de bıraksanız.”
“Karakola, istiyor musun?”
Kapıyı kapadım, Batuğ’ya baktım, yatmıştı bile.
Evet, Özge’ye verecek bir hediyem vardı ama pikabım ve plaklarım gitmişti. Tarkan’ın karma felsefesinde dediği gibi ne ekersem onu biçiyordum, bugün bunu öğrenmiştim.

8 Haziran 2008 Pazar

radiohead en iyiler


Radiohead için emi bir best of çıkardı, her ne kadar yorke bu durumdan hoşnut olmasa da bu tarz işlerin grupları yeni nesillere tanıtmak acısından iyi olduğunu düşünüyorum, ama radyoculuk yapmamak lazım, albüm dinleyelim.
Listeye baktım, sonra kendi yirmi besimi yapmak istedim, listeye bağlı kaldığımı gördüm, seçimler iyi olmuş kısacası.
Bu en iyi listeleri çok hoşuma gidiyor, ama yapması çok yorucu, daha fazla yapmak istiyorum, önerilerini bekliyorum jeremy, ayrıca bir radyokafaysan bu liste hakkındaki görüşünü de bekliyorum.
25. 2+2 = 5
bir giriş şarkısı için fazlasıyla etkileyici, ama sonrasını biliyoruz. Aslında kırgınım bu parçaya.
24.Planet Telex
gelmiş geçmiş en güzel albüm açılış parçalarından.
23.Jigsaw falling into place
dinlemeden edemiyoruz, çok tatlı bir parça.
22.Stop whispering
radyokafanın en naif şarkılarından, kendi halinde, unutulmayanlardan.
21.Airbag
radiohead ın her zaman en iyi yaptığı işlerden biri olan albümü iyi açma alışkanlığının en güzel örneklerinden.
20.My iron lung
ilk dinlediğimde ataklarından dolayı çok ilginç bir şarkı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi böyle bir düşüncem yok ama radiohead tarihinde bu şarkının ilginç bir yeri var bunu yadısayamayız.
19.You
thom yorke un gençlik şeysi.
18.the tourist
ok computer a yakışan son, son söz.
17.knives out
thom şarkı sözlerine öylesine yazarken biz ister istemez yine de bir şeyler bekliyorduk, bir şekilde acıtmasını istiyorduk. Bu şarkı ve bu şarkının acaip klibini ne zaman izlesem içimi bir hüzün kaplar.
16.Anyone can play guitar
grow my hair grow my hair
i am jim morrison
ilk gençlik yıllarının en içten söylenen şarkısı, bütün loser müzisyen adaylarının bir numaralı şarkısı.
15.high and dry
beni tek başıma burada bırakma!
İlk gençlik yıllarının grubunun, ilk gençlik yılları şarkısı.
14.i might be wrong
thom un sol gösterip sağ vurduğu şarkı.
13.idioteque
yokuş yukarı çıkarken dinlenmemesi gereken radiohead şarkısı. Ok computer sonrasını en iyi ifade eden şarkı.
12.just
en merak edilen klip, yıllardır çözülemeyen sır, sinir oluyorum, bu konudaki fikrilerinizi bekliyorum.
11.fake plastic trees
sanki bir aşk şarkısı, sözlerini anlamasan öyle, bu şarkıyı dinlerken hep aklıma bu gelir.
10.talk show host
bu şarkı bir b-side. Bu nasıl bir malzeme bolluğudur hiçbir zaman çözemedim.
9.pyramid song
=huzursuz edici.
8.paranoid android
doksanların en büyük hitlerinden. Burada sekizinci sırada yer almasına bakmayın, burası kişisel tercihlerin rol oynadığı bir liste.
Bir de mehldau dan dinlerim derim bu arada.
7.exit music
ayrılıkların şarkısı ve her nedense herkesin söz birliği ettiği üzere yağmurlu havaların şarkısı.
6.karma police
ilk dinlediğim radiohead şarkısı ve thom un sesinin en çok parladığı radiohead eserlerinden biri.
Durduğunuz yerde this is what u get diye mırıldanmanıza neden olan bir şarkıdır.
5.creep
thom bir ian curtis fanıydı, evet, belki onun kadar aşmış bir müzisyen değildi küçükken ama o da kendi “çapında” bir şeyler yapıyordu.
Bu şarkıyı dinleyen bütün genç arkadaşları da selamlıyorum buradan.
4.lucky
her dinlediğimde gözlerimin dolmasına neden olan şarkı. Alıp götüren bir solosu vardır ve thom un yazdığı en güzel dizelerden birkaçı.
3.true love waits
ilk dinlediğimde çarpıldığım nadir şarkılardan. Thom un en güzel yazdığı, en güzel söylediği şarkılarından biri.
2.street spirit
bu şarkı “ruhunu aşka daldır” sözüyle küçücükken aklıma kazınmıştı.
Tek çıkış yol sevgi, o yaşlarda bunu görmem adına bende çok ayrı bir yeri olan şarkı.
Gelmiş geçmiş en iyi kliplerden birine sahip, çıkış yolunu arayan yol parçası.
1.no surprises
ok computer hakkında onlarca cümle kurabilirim onu birine anlatmak için ya da sadece no surprises i açarım.
Bu şarkıyı en tepeye koyarken hiç zorlanmadım.
Ne zaman huzuru bulsak-ki genelde çok kısa süreli olur- fonda no surprises olmuştur.
Modern toplumun insanını en iyi anlatan şarkılardan biri, efsane radiohead şarkısı.

euro mevzusu

televizyonun karşısına geçip bir maçın tamamını izlemeyeli epey olmuştu, yanlış hatırlamıyorsam en son elemelerdeki türkiye norveç maçını izlemiştim sanırım.
maçtan bahsetmeyeceğim, zaten konuşacak bir şey de yok, adamlar yürüye yürüye bizimkileri yendiler kısacası.
kısa kısa dikkatimi çekenlerden bahsedeyim.
tuncay ın saçları. bu herifi yıllardır biliyorum, bir kez olsun saçını düzgün görmedim, bu sefer kendini aşmış, sabri den bile beter durumu.
milli takımın forması. abi şimdi bu nedir, bizim formamız niye turkuaz? hadi bu oryantalist bakış açısını bir kenara bıraktım, turkuaz ı onayladık, niye formanın üstü değil de şortu turkuaz, nedir bu, kim düşünmüştür, kim dizayn etmiştir, uykumu getiren maç sırasında bunları düşündüm.
ve fatih terim. kendisini jilet takımlarının içinde görmemek çok şaşırttı, sanki böyle karizması gitmiş gibi oldu, derhal takım elbiseye dönmeli.
şimdi ben futbolu eskisi kadar takip edemiyorum, belki de benim bilgisizliğim ama milli takımın forvetini sokakta görsem tanımayacak oluşum da garip bir durum. adam kırk metreden bir şut çekti de yüzünü gördük, yoksa adamın yüzünü göremeden maç bitecekti. zdf nin spikeri en az üç kere hakan şükür dedi, bu kadar diyorum.
en son olarak da bu yazıyı yazma sebebim olan atv-zdf yayın farkından bahsedeyim. ben maçın çok büyük bir bölümünü zdf den izledim, format 16 9, kamera hd, görüntü mükemmel. atv ye döndüğümde ise başka bir maçı izliyormuş izlemine kapıldım. 2008 yılında bu kadar büyük bir kalite farkı nasıl oluşuyor, kim ne derse desin bunun hiç bir mantıklı açıklaması olamaz. azeri televizyonu gibi kalıyor atv zdf nin yanında. imkanı olanlar ve diğer maçlarımızı izleyecek kadar sabrı olanlar zdf den devam etsinler bence.
görüşürüz.

4 Haziran 2008 Çarşamba

nazım hikmet


ömrümün mezarının buraya getirilişini görecek kadar çok olacağını umuyorum.
soyadı bulmacalarda sorulan adam olmaktan çıktığını görecek kadar çok yaşamayı umuyorum.
memleketimden insan manzarlarının okuma yazması olan herkes tarafından okunduğunu görecek kadar çok yaşamayı umuyorum.
tabii hepsi hayal bunların, ne yapalım bu da bizim hayatımız.

selim

selim haftasonu evime geldi, kağıtları bıraktı, en kısa zamanda yayınla dedi. bir çorba bile yapanım yok okur gördüğün üzere, işte yazı çarşambaya kaldı.
selim tom waits more than rain i fonda istiyormuş. yazıyı okudum, hiç olmadığı kadar romantik bu sefer, ben de diyorum ki yazıdan sonra yine tom amcadan innocent when you dream i dinleyin, hatta albümün tamamını dinleyin.

Arda, üzerimde hissetmeye hiç alışkın olmadığım kinle bakan gözlerle karşıma geçti ve onu buldum dedi. Sonra gözlerini bir kez daha üzerimde hissettim, bir şeyler dememi bekliyordu, ben sadece birkaç akor daha basmakla yetindim. Bir süre sonra en büyük sırrını efendisine bir hiç karşılığında söyleten bir köleymişçesine fısıldadı.
“Antalya’daymış.”
Bu sefer gitarı bırakıp ona baktım. İkimizde aynı kadını sevmiştik, şimdi her şey tersine mi dönmüştü, ne komik.
Arda birden sıradan bir yaz tatiline gider gibi Antalya’ya nasıl gideceğimiz, ne kadar gün kalacağımız, yanımıza ne almamız gerektiğinden bahsetmeye başladı. Sonra birden aklına yeni bir şey gelmiş gibi durdu, bana baktı ve sordu:
“Sen geleceksin değil mi?”
Arda’ya baktım. Bu sefer ikimizde gözlerimizi kaçırmıyorduk birbirimizden, konuşmamız gayet güzel devam ediyordu. Arda bana lütfen gitme diyordu, bize bir şans ver, yıllar sonra bir kez deneyelim. Ki Arda belki de haklıydı.. Arda Merve’yi seviyordu, Merve’de Arda’yı. Ben de ikisini herkesten çok seviyordum, e o zaman al sana Merve, bu kadar basit.
Ben şövalye değilim biliyorum, Arda’ya o gün ben gelmiyorum dediysem bunu sebebi bendim. Arda kapıdan çıktıktan sonra ne güzel bir şey yaptığımı düşünüp kendimi şişirirken asıl nedenleri kendime söyleyip rahatımı bozmak niyetinde değildim.
Merve beni terk etmişti ve bu sefer arkasında hiçbir şey bırakmadan beni terk etmişti. Onsuz ne hale geleceğimi bilmesine rağmen beni terk etmişti. O gittikten sonra kendimi o kadar yalnız hissettim ki, bu çok anlamlı gelmeye başladı. Merve benim eroinimdi, kurtulmuştum, artık Arda’nın sırasıydı.
Ve Arda gitti. Bir süre sonra da tek başına geri döndü. Arda’ya tek kelime bir şey sormadım, Antalya’da ne yemek yediğini falan konuştuk.
Arda bir şey konuşmuyordu ama içimden hiç istemesem de sürekli gözlerine bakmak istiyordum ve o gözlerini ne kadar kaçırsa da görüyordum: yeşil, gökyüzü, her ne halt diyorlarsa ona görüyordum. Merve’yi bekliyordu ve belki de gelecekti Merve, burada olmak istemiyordum.
Ne yapacağımı bilemediğim bugünlerde modelliğini yaptığım sevgili Özge’yle de aramız bozulmuştu. Fotoğrafımı çek, rahat bırak beni diyordum, ama prensipleri varmış, hem ona söz vermişmişim. Özge meraklı bir kızdı ve gördüğüm en zeki kadınlardandı, bir şeylerin ters gittiği onun gözünden kaçmıyordu.
Ama Özge hiçbir şey sormazdı. Hani tozları koltuğun altına itersiniz ya, Özge’nin gerçeklerle yüzleşmeye pek niyeti yoktu. Sonra bana hayatım da duyduğum en güzel fikirmiş gibi güzel görünen planı anlatan günün birinde.
Çok basitti her şey. İkimizde burada “odak” sorunu yaşıyorduk ve burada bir şeylerin değişmesini beklersek bütün yazı boş boş oturarak bitirebilirdik, elimizde yine hiçbir şey olmazdı. Özge’nin babasının Silivri’deki yazlığına gidersek ikimizde istediklerimiz yapabilirdik, ben şarkı yazardım, o da bütün gününü beni aramakla geçirmezdi. Ama bir şeyin altını kesinle çizmesi gerekiyormuş: ikimiz sadece arkadaşmışız ve bundan başka bir şey aramızda olamazmış, böyle bir şey düşünmemeliymişim.
Tamam jeremy, sanki ben de bayılıyorum senin o körpe etine dedim, bozuldu, hey bozulma jeremy, biz arkadaşız takılıyorum sadece deyince de bir “arkadaş” olarak toparlanmak zorunda kaldı.
Silivri insanın şehirden izole olduğu, doğayla bütünleştiği, hayatını tatlandırdığı, şehre hiç dönem istemediği bir yer değildi doğrusu. Silivri buram buram İstanbul kokuyordu, her yerde İstanbul vardı, her yerde İstanbul’a dönüş vardı ve bu durum benim canımı çok sıkmıştı.
Bu anlamsız sıcakta geçen günlerimiz sanatsal açıdan çok başarısızdı. Sadece arkadaş olduğumuz için bize de klonun diğer üyeleri gibi yüzüp uymaktan başka bir şey kalmıyordu. Ben kitap okumak istiyordum, mesela Aylak Adam, ama Özge hep elimden alıyordu getirdiğim üç kitabımı da. Halbuki ne güzel kitaptır.
Birden kaldırımdan taşan kalabalıkta onunda olabileceği aklına geldi.
Silivri günleri hayatımda bir donuk noktası oldu mu, bunun şimdilik kestiremiyorum. Ama bu sıkıcı tatilin böyle bitmeyeceğinden neredeyse emindim. Ne işimiz vardı bu soytarılıkta, elbette bir şeyler olmalıydı.
Bir gün önce 40 derece sıcakta oturduğumuz yerde terlerken sabah rüzgarın ayaklarımızı gıdıklaması başlı başına bir mucizeydi. O gün Özge’yle çok güzle çalıştık. On günde yapamadıklarımızı bir günde yapmıştık, Silivri anlamını bulmuştu belki de.
Özge yorulduktan sonra koltuğa çöküp birbirimize tanımadığımız arkadaşlarımızdan bahsetmeye başladık. Özge kimi anlatsa kesin iyi çocuktur diyordum. Özge’nin yanında kötü bir insan barınamazdı, aklımda hep bu düşünce vardı.
Sonra bütün gün beklediğim diğer mucize gerçekleşti ve yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlaları misafirliğe gelmiş çocuklar gibi önce ürkek ürkek, sonra keyiflerince koşturuyordu.
“Hani filmlerde vardır ya. Oğlanla kız böyle yağmurda dans ederler, gaipten müzik sesleri gelir, çok imrenirim.”
Özge bir şeye hemen karar verip, hemen uygulamak isteyenlerdendi.
“Yapalım o zaman.”
“Yukardakinin bize müzik sağlayacağını sanmıyorum pek.”
“Sen ne işe yarayacaksın. Tabi ki sen söyleyeceksin.”
“Ben dans edemem ki.”
“Off Selim ya. Ben yönlendiririm seni.”
İlk defa denize girecek bir çocuk gibi Özge’ye bakıyordum.
“Beni koruyacak mısın?”
“Tabi koruyacağım, yağmur durmadan çıkalım hadi!”
“Elimi tutacak mısın?”
“Tabii tutacağım şapşal, nasıl dans edeceğiz.”
Güldüm, güldü, kapıyı ona açtım, elimle buyur ettim, o çıktıktan sonra akordeon sesi çıkartarak dışarı çıktım.
Özge’nin belini kavradım, o yavaşça elimi düzeltti, kafasıyla başlamamı söyledi.
“It’s more than rain”
Pek Tom Waits gibi çıkmamıştı sesim, Özge hınzırca güldü.
“It’s more than rain that fals on our parade tonight
It’s more than thunder
It’s more than thunder”
Özge gerçekten iyi dans ediyordu, o kadar iyiydi ki, ben bile dans ettiğimi zannediyordum kulağına fısıldarken kelimeleri.
“And it’s more than a bad dream, now that i’m sober
Nothing but sad times
Nothing but sad times”
Yanağıyla dağının birleştiği yerden yavaşça öptüm, elimi sıktı, dudağını beceriksizce ilk defa öptüm. Ne zaman arkadaşlık bitmişti hala emin değim. Burunlarımız çarpıştı gülümsedik, sonra o beni öptü. Birkaç öpücükte melodimizi bulmuştuk. Ellerini boynuma daladı, ben onu bacaklarından kavradım, içeri girdik.
İlk sevişmenin telaşlı acemiliğini belki de Merve’den sonra ilk defa duyumsamıştım. Küçücük koltukta Özge’yle beraber sigaralarımızı içerken kendimi çok iyi hissediyordum. Özge seviştikten sonra yanında uzanırken bir boşluk hissi veren kadınlardan değildi; yanından kalkıp gitmek isteyeceğin, bir daha ne zaman görüşürüz muhabbetlerine girmek zorunda kalacağın biri değildi.
Sonra Silivri’de daha fazla oyalanmamak adına ironik bir şekilde İstanbul’a dönem kararı aldık. Şehir hayatının çalışmalara olumlu yansıyacağı ve bunun gibi saçmalıkları birbirimize söylüyorduk.
Özge evdekilerle hemen konuşmak istemediği için bizimle kalacaktı, Deniz’in evine gittik. Kapıyı becerip açamadım, lanet lamba kendini aydınlatmıyordu, sonra kapı içerden açıldı.
“Aşk bizi yine ayıracak.”
Kapı açıldığımda karşımda ilk gördüğüm şey bu cümlenin İngilizcesiydi. Kafamı kaldırdığımda Merve’yi gördüm.
Onu bir daha görünce nasıl olur diye kafamda kurardım. Her seferinde kızmak istesem de tek yaptığım ona sarılıp dudağına yapışmak olurdu. Oysa hiçte öyle olmamıştı. Hayır, Özge burada diye çekinmemiştim, Özge buradaydı, Merve bilmeliydi bunu.
İçeri girdik, Özge’ye oturmasını işaret ettim. Arda’yı selamladım, bir süre ayakta kafamı kaşıdım-aklıma hiçbir şey gelmeyince hep böyle yaparım-, sonra üç maymunu oynayan teyzeler gibi en iyisi bir çay koyayım dedim.
Böyle durumlarda en iyi yaptığım şey çay demlemekti. Çayın kaliteliyse, beklemeye vaktin varsa iyi çay garantiydi.
Merve’ye eroin desem de siz buna inanmadınız zaten, dememe bile gerek yok ya; aslında onu görünce bütün dediklerim anlamsız kalıyordu, geriye sadece bugün kalıyordu.
Üzerimde yağmurdan daha fazlası vardı, kara bulutlar tepemde dikiliyordu.

3 Haziran 2008 Salı

hastane&ben

hastaneleri ve doktorları hiç sevmediğimi belki daha önce de yazmışımdır.
ama ne kadar nefret etsem de mecburen yolumuz düşebiliyor.
berbat bir haftasonu geçirdim. iki gün boyunca bedenim her türlü kalleşliği yaptı, kendimden iğrendim, geçmedi, pzt sabahı doktordaydık.
sevgili babam elimden tuttu, vatan hastanesine gittik. haftasonu boyunca ebeveynlerimin ikisininde yanımda olmayışı sonucu bünyemde oluşan "şefkat" ihtiyacı babamda kendini buldu, babamın yanımda olmasına bu kadar sevindiğim bir günü yakın zamanlarda hatırlamıyorum.
efendim neyse doktorun yanındaydık. benim genel durumu anlattıktan sonraki ilk sorusu kırlarda gezmeyi sever misin oldu.
ve ben iffetli bir genç kız gibi başta adamın ne dediğini anlamadım bile, ne kırı diyor lan, işim gücüm yok piknik mi yapacağım diye düşünürken babamla doktorun pis pis sırımtası sonucu benim jeton düştü.
belki hasta olduğumdan, belki de kaaplı alanları sevdiğimden doktorumuzun ne dediğini anlayamadım, ama aklında bulunsun jeremy benim gibi afallamazsın sonra.
aslında bu doktor çok iyi bir adam, genel olarak beni ürküten doktor havasından çok uzakta. çok sevdim onu.
hiç unutmam bir keresinde-bunu böyle yazmaya bayılıyorum- küçüktüm daha, benim eko sonuçlarıma doktorla, genç bir doktor bakıyorlardı. kadın bir şeyiniz yok demişti, ama kaltak hocasına ama şu ne oluyor hocam, bu bilmem ne, bık bık, yarım saat konuştu, neredeyse kalp krizi geçirecektim on yaşımda, sonra doktor uyanmıştı da merak etmeyin demişti bir şey yok, o öğrenci soracak.
sonra serum için acile indik, orada on sene önce üç haftada bir iğne yaptırdığım hemşireyi gördüm, aslında başta tanımadım bile, babam söyleyince hatırladım.
insanları yıllarca görmeyince onların yaşlanmadığını sanıyorum. onlar aklımda nasıl kaldıysa görünce de öyle olacaklarını zannediyorum. onu yaşlanmış olarak görmek güzel bir deneyim olmadı, yaşlanmışsınız da diyemedim tabii.
sonra serum diye bir şey takıldı ama yani ucunu göremiyorum serumun o kadar büyük.
ne yapalım bekleyecektik.
serumdayken geçen dakikalar kadar aptal bir zaman dilimi az vardır hayatta. salak gibi seruma bakarsınız, azıcık azalmasıyla sevinirsiniz, bir yerden sonra hiç ilerlemiyormuş gibi gelmeye başlar. serumdayken serumdan başka bir şeye dikkatinizi vermeniz diye bir şey yok kısacası.
ve sonra test sonuçlarım geldi. ilk ben açıp baktım, bir bok anlayacakmışım gibi.
bu testlere bakmak beni bir anda ilkokul karnemi aldığım günlere götürdü. ilkokulda benim bütün derslerim beşti jeremy, senin nasıldı acaba. karneme hep gururla bakardım. sonra test sonuçlarıma da öyle baktım. ürem normal, potasyum, sodyum evet normaller, çok seviyorum ben sizi, çok mutluyum, başardım!
sonra eve döndük, pirinç lapası denilen dünyanın en berbat şeyini yedim.
şimdi de size yazıyorum.
görüşürüz, eyvallah.