04 Haziran 2008 Çarşamba

selim

selim haftasonu evime geldi, kağıtları bıraktı, en kısa zamanda yayınla dedi. bir çorba bile yapanım yok okur gördüğün üzere, işte yazı çarşambaya kaldı.
selim tom waits more than rain i fonda istiyormuş. yazıyı okudum, hiç olmadığı kadar romantik bu sefer, ben de diyorum ki yazıdan sonra yine tom amcadan innocent when you dream i dinleyin, hatta albümün tamamını dinleyin.

Arda, üzerimde hissetmeye hiç alışkın olmadığım kinle bakan gözlerle karşıma geçti ve onu buldum dedi. Sonra gözlerini bir kez daha üzerimde hissettim, bir şeyler dememi bekliyordu, ben sadece birkaç akor daha basmakla yetindim. Bir süre sonra en büyük sırrını efendisine bir hiç karşılığında söyleten bir köleymişçesine fısıldadı.
“Antalya’daymış.”
Bu sefer gitarı bırakıp ona baktım. İkimizde aynı kadını sevmiştik, şimdi her şey tersine mi dönmüştü, ne komik.
Arda birden sıradan bir yaz tatiline gider gibi Antalya’ya nasıl gideceğimiz, ne kadar gün kalacağımız, yanımıza ne almamız gerektiğinden bahsetmeye başladı. Sonra birden aklına yeni bir şey gelmiş gibi durdu, bana baktı ve sordu:
“Sen geleceksin değil mi?”
Arda’ya baktım. Bu sefer ikimizde gözlerimizi kaçırmıyorduk birbirimizden, konuşmamız gayet güzel devam ediyordu. Arda bana lütfen gitme diyordu, bize bir şans ver, yıllar sonra bir kez deneyelim. Ki Arda belki de haklıydı.. Arda Merve’yi seviyordu, Merve’de Arda’yı. Ben de ikisini herkesten çok seviyordum, e o zaman al sana Merve, bu kadar basit.
Ben şövalye değilim biliyorum, Arda’ya o gün ben gelmiyorum dediysem bunu sebebi bendim. Arda kapıdan çıktıktan sonra ne güzel bir şey yaptığımı düşünüp kendimi şişirirken asıl nedenleri kendime söyleyip rahatımı bozmak niyetinde değildim.
Merve beni terk etmişti ve bu sefer arkasında hiçbir şey bırakmadan beni terk etmişti. Onsuz ne hale geleceğimi bilmesine rağmen beni terk etmişti. O gittikten sonra kendimi o kadar yalnız hissettim ki, bu çok anlamlı gelmeye başladı. Merve benim eroinimdi, kurtulmuştum, artık Arda’nın sırasıydı.
Ve Arda gitti. Bir süre sonra da tek başına geri döndü. Arda’ya tek kelime bir şey sormadım, Antalya’da ne yemek yediğini falan konuştuk.
Arda bir şey konuşmuyordu ama içimden hiç istemesem de sürekli gözlerine bakmak istiyordum ve o gözlerini ne kadar kaçırsa da görüyordum: yeşil, gökyüzü, her ne halt diyorlarsa ona görüyordum. Merve’yi bekliyordu ve belki de gelecekti Merve, burada olmak istemiyordum.
Ne yapacağımı bilemediğim bugünlerde modelliğini yaptığım sevgili Özge’yle de aramız bozulmuştu. Fotoğrafımı çek, rahat bırak beni diyordum, ama prensipleri varmış, hem ona söz vermişmişim. Özge meraklı bir kızdı ve gördüğüm en zeki kadınlardandı, bir şeylerin ters gittiği onun gözünden kaçmıyordu.
Ama Özge hiçbir şey sormazdı. Hani tozları koltuğun altına itersiniz ya, Özge’nin gerçeklerle yüzleşmeye pek niyeti yoktu. Sonra bana hayatım da duyduğum en güzel fikirmiş gibi güzel görünen planı anlatan günün birinde.
Çok basitti her şey. İkimizde burada “odak” sorunu yaşıyorduk ve burada bir şeylerin değişmesini beklersek bütün yazı boş boş oturarak bitirebilirdik, elimizde yine hiçbir şey olmazdı. Özge’nin babasının Silivri’deki yazlığına gidersek ikimizde istediklerimiz yapabilirdik, ben şarkı yazardım, o da bütün gününü beni aramakla geçirmezdi. Ama bir şeyin altını kesinle çizmesi gerekiyormuş: ikimiz sadece arkadaşmışız ve bundan başka bir şey aramızda olamazmış, böyle bir şey düşünmemeliymişim.
Tamam jeremy, sanki ben de bayılıyorum senin o körpe etine dedim, bozuldu, hey bozulma jeremy, biz arkadaşız takılıyorum sadece deyince de bir “arkadaş” olarak toparlanmak zorunda kaldı.
Silivri insanın şehirden izole olduğu, doğayla bütünleştiği, hayatını tatlandırdığı, şehre hiç dönem istemediği bir yer değildi doğrusu. Silivri buram buram İstanbul kokuyordu, her yerde İstanbul vardı, her yerde İstanbul’a dönüş vardı ve bu durum benim canımı çok sıkmıştı.
Bu anlamsız sıcakta geçen günlerimiz sanatsal açıdan çok başarısızdı. Sadece arkadaş olduğumuz için bize de klonun diğer üyeleri gibi yüzüp uymaktan başka bir şey kalmıyordu. Ben kitap okumak istiyordum, mesela Aylak Adam, ama Özge hep elimden alıyordu getirdiğim üç kitabımı da. Halbuki ne güzel kitaptır.
Birden kaldırımdan taşan kalabalıkta onunda olabileceği aklına geldi.
Silivri günleri hayatımda bir donuk noktası oldu mu, bunun şimdilik kestiremiyorum. Ama bu sıkıcı tatilin böyle bitmeyeceğinden neredeyse emindim. Ne işimiz vardı bu soytarılıkta, elbette bir şeyler olmalıydı.
Bir gün önce 40 derece sıcakta oturduğumuz yerde terlerken sabah rüzgarın ayaklarımızı gıdıklaması başlı başına bir mucizeydi. O gün Özge’yle çok güzle çalıştık. On günde yapamadıklarımızı bir günde yapmıştık, Silivri anlamını bulmuştu belki de.
Özge yorulduktan sonra koltuğa çöküp birbirimize tanımadığımız arkadaşlarımızdan bahsetmeye başladık. Özge kimi anlatsa kesin iyi çocuktur diyordum. Özge’nin yanında kötü bir insan barınamazdı, aklımda hep bu düşünce vardı.
Sonra bütün gün beklediğim diğer mucize gerçekleşti ve yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlaları misafirliğe gelmiş çocuklar gibi önce ürkek ürkek, sonra keyiflerince koşturuyordu.
“Hani filmlerde vardır ya. Oğlanla kız böyle yağmurda dans ederler, gaipten müzik sesleri gelir, çok imrenirim.”
Özge bir şeye hemen karar verip, hemen uygulamak isteyenlerdendi.
“Yapalım o zaman.”
“Yukardakinin bize müzik sağlayacağını sanmıyorum pek.”
“Sen ne işe yarayacaksın. Tabi ki sen söyleyeceksin.”
“Ben dans edemem ki.”
“Off Selim ya. Ben yönlendiririm seni.”
İlk defa denize girecek bir çocuk gibi Özge’ye bakıyordum.
“Beni koruyacak mısın?”
“Tabi koruyacağım, yağmur durmadan çıkalım hadi!”
“Elimi tutacak mısın?”
“Tabii tutacağım şapşal, nasıl dans edeceğiz.”
Güldüm, güldü, kapıyı ona açtım, elimle buyur ettim, o çıktıktan sonra akordeon sesi çıkartarak dışarı çıktım.
Özge’nin belini kavradım, o yavaşça elimi düzeltti, kafasıyla başlamamı söyledi.
“It’s more than rain”
Pek Tom Waits gibi çıkmamıştı sesim, Özge hınzırca güldü.
“It’s more than rain that fals on our parade tonight
It’s more than thunder
It’s more than thunder”
Özge gerçekten iyi dans ediyordu, o kadar iyiydi ki, ben bile dans ettiğimi zannediyordum kulağına fısıldarken kelimeleri.
“And it’s more than a bad dream, now that i’m sober
Nothing but sad times
Nothing but sad times”
Yanağıyla dağının birleştiği yerden yavaşça öptüm, elimi sıktı, dudağını beceriksizce ilk defa öptüm. Ne zaman arkadaşlık bitmişti hala emin değim. Burunlarımız çarpıştı gülümsedik, sonra o beni öptü. Birkaç öpücükte melodimizi bulmuştuk. Ellerini boynuma daladı, ben onu bacaklarından kavradım, içeri girdik.
İlk sevişmenin telaşlı acemiliğini belki de Merve’den sonra ilk defa duyumsamıştım. Küçücük koltukta Özge’yle beraber sigaralarımızı içerken kendimi çok iyi hissediyordum. Özge seviştikten sonra yanında uzanırken bir boşluk hissi veren kadınlardan değildi; yanından kalkıp gitmek isteyeceğin, bir daha ne zaman görüşürüz muhabbetlerine girmek zorunda kalacağın biri değildi.
Sonra Silivri’de daha fazla oyalanmamak adına ironik bir şekilde İstanbul’a dönem kararı aldık. Şehir hayatının çalışmalara olumlu yansıyacağı ve bunun gibi saçmalıkları birbirimize söylüyorduk.
Özge evdekilerle hemen konuşmak istemediği için bizimle kalacaktı, Deniz’in evine gittik. Kapıyı becerip açamadım, lanet lamba kendini aydınlatmıyordu, sonra kapı içerden açıldı.
“Aşk bizi yine ayıracak.”
Kapı açıldığımda karşımda ilk gördüğüm şey bu cümlenin İngilizcesiydi. Kafamı kaldırdığımda Merve’yi gördüm.
Onu bir daha görünce nasıl olur diye kafamda kurardım. Her seferinde kızmak istesem de tek yaptığım ona sarılıp dudağına yapışmak olurdu. Oysa hiçte öyle olmamıştı. Hayır, Özge burada diye çekinmemiştim, Özge buradaydı, Merve bilmeliydi bunu.
İçeri girdik, Özge’ye oturmasını işaret ettim. Arda’yı selamladım, bir süre ayakta kafamı kaşıdım-aklıma hiçbir şey gelmeyince hep böyle yaparım-, sonra üç maymunu oynayan teyzeler gibi en iyisi bir çay koyayım dedim.
Böyle durumlarda en iyi yaptığım şey çay demlemekti. Çayın kaliteliyse, beklemeye vaktin varsa iyi çay garantiydi.
Merve’ye eroin desem de siz buna inanmadınız zaten, dememe bile gerek yok ya; aslında onu görünce bütün dediklerim anlamsız kalıyordu, geriye sadece bugün kalıyordu.
Üzerimde yağmurdan daha fazlası vardı, kara bulutlar tepemde dikiliyordu.

0 yorum: